Ermeni Savları ve Soykırım Suçunun Hukuksal Niteliği

11 07 2005

İstanbul Barosu Başkanlığı
Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş kampüsü
11 Haziran, 2005

Birleşmiş Milletler Soykırımını Önleme Ve Cezalandırma Sözleşmesi Perspektifinde 1915 Olaylarında Örtülü Soykırımı Unsurunun Bulunup Bulunmadığı

I. GİRİŞ

Osmanlı arşivlerinde Ermenilerin soykırımı iddiasını çürütecek nitelikte çok sayıda belge mevcuttur. Sözkonusu belgeler, şu iki noktayı açık seçik ortaya koyuyor:

Birincisi, Osmanlı Hükümeti’nin hiçbir zaman Ermeni halkını kısmen veya tamamen imha etme gibi bir kastı veya niyeti olmamıştır. Hükümet, tehcir kararını, Rusya’nın tahrik ve kışkırtmalarına kanarak devletlerine ihanet eden Ermenilerin, kurdukları çetelerle Müslüman halka karşı katliama girişmeleri ve cephede savaşan Osmanlı kuvvetlerinin gerisinde sabotaj eylemlerinde bulunmaları nedeniyle ve devlet güvenliğine karşı ağır bir tehdit oluşturdukları gerekçesiyle almaya zorlanmıştır.

İkincisi ise, tehcirin uygulamasında Hükümetin, savaş ortamının olağanüstü zor koşullarına rağmen, Ermenilerin korunması ve güvenliklerinin sağlanması için mümkün olan önlemleri hiçbir art niyetsiz almış, ancak bunların uygulanmasında tam kontrole sahip olamamıştır.

Türk tarafının tezini destekler nitelikte ve tarihin asıl kaynaklarına inen bu denli sağlam belgelere sahip olmasına karşın, soykırımı iddiasını 90 yıldır canlı tutmayı başaran Ermeniler tüm çabalarına rağmen dünya kamuoyuna iddialarını kanıtlayabilecek açık ve geçerli bir belge sunamamışlardır.

Bu durumda, iddialarını, doğruluğu kanıtlanmamış hatırat türü sübjektif yayınlar ile savaş yıllarında yayımlanmış propaganda amaçlı kitap niteliğindeki kaynaklara dayandırmak zorunda kalmışlardır.

Bunlar arasında bulunan, Aram Andonyan tarafından yazılmış olan “Talat Paşa Telgrafları” veya “Naim Bey’in Hatıratı” adlı kitabın tam bir sahtekarlık eseri olduğu tam anlamıyla kanıtlanmış olduğundan, bugün artık Ermeni tarihçiler tarafından iddialarına dayanak olarak gösterilmemektedir.

Buna mukabil, propaganda amacıyla yazıldıkları ve güvenilir tarihi bir kaynak oluşturmadıkları somut kanıtlarla ortaya konmuş olmalarına rağmen, Amerikan Büyükelçisi Morgenthau’nun 1918’de yayımladığı “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü” ve İngiliz Savaş Propaganda Bürosu tarafından 1916’da yayımlanmış olup Mavi Kitap ismiyle de atıfta bulunulan “Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilere Muamelesi, 1915-1916” adlı kitaplar, hala Ermeni iddialarını savunanlar tarafından temel dayanak olarak kullanılmaktadır. Keza, Alman Protestan din adamı Johannes Lepsius tarafından yazılarak 1919’da yayımlanan “Dr. Johannes Lepsius’ün Ermeni Katliamı Hakkındaki Gizli Raporu” isimli kitap da, Ermeni tarihçiler tarafından aynı amaçla kullanılmaktadır.

Oysa, bu üç kitabın da içerdiği tüm bilgiler aynı sahtekarlık ve yalancılık kaynağının, yani Amerikalı Protestan misyonerlerinin, ürünüdür. Misyonerlerin, Protestanlaştırmak istedikleri Ermenileri himayelerine almış olduklarını, Ermenilerin bağımsızlıklarını ve isyanlarını desteklediklerini ve Osmanlı devletini de baş düşmanları olarak gördüklerini belirtelim. Amerikalı tarihçi Profesör Heath Lowry,

Nitekim, ABD Büyükelçisi Morgenthau’nun kitabı Amerikalı Protestan misyonerlerin uyduruk ve düzmece iddialara dayalı raporlarını temel kaynak olarak almıştır. ABD konsolosluk raporlarının da misyoner raporlarına dayandığı bilinmektedir
“Ermeni erkeklerinin tümünü öldürerek onların kadın ve kızlarına sahip olmak suretiyle Türk neslini güzelleştirmek” istemekle suçladığı Osmanlı Türklerini planloı bir soykırımıyla

Lepsius Johannes, Le Rapport Secret du Dr. Johannes Lepsius sur les Massacres d’Arménie, Payot &Cie, Paris,1918)

(Heath W. Lowry, The Story Behind Ambassador Morgenthaus’s Story, İsis Ltd, İstanbul, 1999, ss.66-71)

Lepsius’un “Gizli Raporu” Amerikan misyonerlerinin uyduruk raporlarına dayanıyor

Bu konuda Profesör Lowry’nin değerlendirmesi şöyledir:

“ … Morgenthau’ya [Amerikan] konsolosları ve Amerikan Misyonerleri tarafından gönderilen raporlardaki verilerin basitçe karşılaştırılmasından Lepsius’ün kitabı için ana kaynağın Morgenthau olduğu ortaya çıkmaktadır. Lepsius’ün savaş sırasında Osmanlı başkentinde sadece bir ay kaldığı ve Anadolu’da nisbeten az sayıda Alman misyoneri bulunduğu göz önüne alınınca, elindeki sürgünlerle ilgili malzemenin çoğunun Amerikalı misyoner kaynaklardan sağlanmış olması şaşırtıcı değil.”

II.BM SOYKIRIMININ ÖNLENMESİ VE CEZALANDIRILMASI SÖZLEŞMESİ IŞIĞINDA1915 OLAYLARINDA YOK ETME NİYETİ

Sözleşme ile korunan gruplar ve soykırımı filleri

Soykırımı kavramı, bir Amerikalı Hukuk profesörü olan Raphael Lemkin tarafından icat edilmiş ve yine onun çabalarıyla devletler hukukunda yer almıştır. Bu konu üzerinde daha 1933’te çalışmaya başlayan Lemkin, Nazi Almanyası’nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere uyguladığı yoketme planını (“Holocaust” = toptan yoketme) dikkate alarak, bir milletin veya bir etnik grubun sistematik şekilde kırımını tanımlamak için, Yunanca “genos” (ırk, kabile) ve Latince “cide” (öldürme) sözcüklerinden oluşan “genocide” (jenosid) kavramını üretmiştir.

Lemkin’in çabaları sonucunda, 11 Aralık 1946’da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun soykırımı konusunda kabul ettiği kararda şu ifadeler yer alıyordu: “Soykırımı, insan gruplarının yaşam hakkının tamamen reddedilmesidir… Irksal, dinsel, siyasal veya diğer bir grubun tamamen veya kısmen tahrip olunduğu durumlarda bu tür suç işlenmiş olur…”

Ancak, bu noktada soykırımı sözleşmesinin ortaya çıkarılması çabası BM içinde ciddi engellerle karşılaştı. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere birçok devlet, “siyasal grupların” soykırımı kurbanları kategorisine dahil edilmesine karşı çıktı. Keza, “kültürel grup” terminolojisi üzerinde de görüş birliği sağlanamadı.

Uzun tartışmalardan sonra, “siyasal ve kültürel grupların” soykırımı suçu kapsamı dışında bırakılması üzerinde mutabık kalınarak, “Soykırımı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” ortaya çıkarıldı ve 9 Aralık 1948’de oylanarak üye devletlerin imzasına açıldı. 12 Ocak 1951’de yürürlüğe giren Sözleşme’yi, Türkiye aynı yıl onayladı. ABD’nin onaylaması ise, 23 Şubat 1989’u buldu. Ermenistan da Sözleşme’ye taraf ülkeler arasına 1991’de katıldı.

Sözleşme’nin 2. maddesi ışığında soykırımı suçunun varlığından söz edilebilmesi için şu üç temel unsurun mevcudiyeti gerekiyor :

• Bunlardan birincisi, ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun hedef olarak alınmasıdır.

• İkincisi, hedef grup mensuplarının, öldürülmeleri veya yok edilmelerine yol açacak bir takım insanlık dışı eylemlere tabi tutulmalarıdır.

• Üçüncü unsur da, sözkonusu eylemle hedef alınan grubu sırf o gruba mensup olmaları nedeniyle “kısmen veya tamamen yok etme kastı”’nın mevcut olmasıdır.

Üçüncü unsur, soykırımı eyleminin saptanmasında kilit bir nitelik taşıyor ve onu diğer adam öldürme fillerinden ayırıyor. Bir fiilin soykırımı olabilmesi için “ belirli bir grubu sırf o gruptan olması nedeniyle katletme kastinin mevcudiyetini” gerekiyor.

Sözleşmeyi 1951’de üyelerin onayına sunan BM Genel Sekreteri yaptığı konuşmada şu iki nokta üzerine dikkati çekmişti. Bunlardan birincisi, soykırımından bahsedilebilmesi için, belirli bir grubun üyelerinin sırf o gruptan olmaları dolayısıyla hedef alınmış oldukları hususunda bir niyetin/kastın varlığına ilişkin kesin kanıtın mevcut olması zorunluluğudur. İkincisi de, siyasi grupların Sözleşme kapsamına girmedikleridir.

Mahkeme kararlarında, soykırımı suçunun varlığı için kastın kantılanması temel kriteri oluşturuyor

Bugüne kadar, uluslararası belgelerde ve mahkeme kararlarında, BM Genel Sekreteri’nin altını çizdiği şekilde, soykırım suçunun mevcudiyeti için, faillerin işledikleri fiilleri soykırım kastıyla gerçekleştirmiş olmaları daima temel kıstas olarak vurgulanmıştır.

Örneğin, Brezilya’nın Amazon, Paraguay’ın da Guaki Kızılderililerine karşı soykırımı suçu işlediklerine dair şikayetler 1969 ve 1974’de Birleşmiş Milletler’e intikal ettiği zaman, suçluların ve kurbanlarının teşhisinde hiçbir zorlukla karşılaşılmadı. Ancak “yok etme kastının mevcudiyeti”
kanıtlamadığından anılan devletlerin suçlanmaları mümkün olmamıştır.

Keza, eski Yugoslavya için kurulmuş olan Uluslararası Ceza Mahkemesi, Eski Yugoslavya’da gerçekleşen vahşet olayları bağlamındaki fiilleri inceledikten sonra bunları insanlığa karşı suç ve savaş suçları kapsamında değerlendirmiştir.

Ancak, Kristic kararında, mahkeme, çok somut kanıtlara ulaştıktan sonra, faillerin fiillerini soykırım kastiyle işledikleri kanısına varmıştır. Kararda, soykırım suçu açısından mevcut bulunması zorunlu olan özel kastin, bir fiilin soykırım niteliğini kazanması için anahtar rol oynadığı belirtilmiş ve failin suç işleme iradesi ile gerçekleşen fiziki netice arasında, soykırımına dayalı özel kastı içeren psikolojik bir bağlantının bulunması gerektiğinin altı çizilmiştir.

Jelisic ve Tadic kararlarında ise, mahkeme olayların soykırımı suçu vasfını kazanmadığı sonucuna varmıştır. Bunlardan Tadic kararında mahkeme soykırım niyetinin varlığını incelerken, bu yönde bir politikanın var olmasını aramış ve suçun organizasyon olmadan gerçekleştirilemeyeceğine dikkati çekmiştir.

Bu bağlamda, (Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin) Sudan Hükümeti’nin Darfur bölgesinde gerçekleşen katliam konusunda verdiği karar da not edilmelidir. Kararda, Darfur’da çok somut ve ciddi insaniyet hukuku ihlallerinin varlığı tespit edilmişse de, fiillerin mağdurları yoketmeye yönelik özel bir kasıtla işlendiği kanıtlanamadığından Sudan hükümeti soykırımıyla suçlanamamıştır.

Görüleceği üzere, soykırımı eylemini diğer adam öldürme fiillerinden ayırt eden temel unsur, hedef alınan grubu “kısmen veya tamamen yok etme niyetinin (kastinin)” mevcut olmasıdır. Yani bir Ermeni soykırımından bahsedilebilmesi için sırf Ermeni oldukları için Ermenileri yok etme kastinin mevcudiyeti gerekir.

Peki, bu yok etme niyetinin varlığı nasıl saptanır? Yok etme niyeti örtülü olduğu takdirde bunu teşhis etmenin yöntemi nedir?

Niyetin varlığı Nüremberg Mahkemesi gibi bir yargı sürecinde, örneğin Alman Nazi Partisi kararlarında Yahudilerin yok edilmesi hususundaki iradenin belgelerde mevcudiyeti nedeniyle açıkça belirlenebilir.

Osmanlı devletinin Ermenilere karşı örtülü bir yoketme niyeti veya planı mevcut muydu?

Osmanlı arşivlerinde yapılan araştırmalarda ise, açık bir niyetin varlığını gösterecek hiçbir belgenin mevcut olmadığı görülmüştür. Ancak, Ermeni tarihçileriyle onların destekçileri, “Ermeni soykırımı” konusunda Osmanlı Arşiv belgelerine dayanarak gerçeği saptamanın mümkün olmadığını ileri sürerler. Bunun nedeni de Türklerin belge düzenlemekteki zihniyet ve geleneklerindeki “çarpıklıktır”. İddialarına göre, Türkler belgeleri gerçeklere göre değil, yansıtılması istenen şeylere göre düzenlerler. Bir tür refleks niteliğindeki bu itiyatları nedeniyle, Osmanlı arşivleri olayların gerçekçi bir şekilde değerlendirilmesine imkan vermez. Bu nedenle, Ermeni kırım emrinin veya buna işaret eden belgelerin Osmanlı arşivlerde aranması yanlıştır.

Sözünü ettiğimiz çevrelerin bu görüşlerinin nedenini anlamak zor değildir. Ermeni tezlerinin savunucuları, iddialarını kanıtlamak hususunda hiçbir geçerli belge ve kanıta sahip olmadıklarından var güçleriyle Osmanlı arşivlerine güvenilemeyeceği fikrini yaymaya çalışmakta, bu arada “soykırımına” ilişkin talimatların tümünün sözlü olduğunu iddia etmektedirler.

Tabiatıyla, Ermenilerin bu yoldaki iddiaları inandırıcı olmaktan uzaktır. Zorunlu göçle ilgili merkez ve taşra teşkilatında belirli sorumlulukları bulunan sivil ve asker sayıları on binleri bulan çeşitli kademelerdeki devlet görevlileri tarafından hazırlanan binlerce karar, talimat, rapor ve belgenin esas amacını, yani Ermeni halkına karşı planlanmış bir kırım uygulama niyetini, gizleyecek şekilde hazırlanmış olmasını ileri sürmek mantıksız ve anlamsızdır.

Osmanlı arşiv belgelerinde, zorunlu göç işleminin mümkün olduğunca güvenlik içinde yapılmasını sağlamaya yönelik yüzlerce hükümet kararı ve talimatın mevcudiyeti de Ermeni iddialarını çürütmektedir.

Örtülü bir niyetin olup olmadığının saptanmasının yolu ise, nesnel ve analitik bir bakışla “soykırımının” tarihi kökenlerinin aranması, “soykırımına” zemin hazırlayan ırkçı ve kindar bir eğilimin mevcut olup olmadığına bakılması, devletin gizli bir soykırımı politikası uygulayıp uygulamadığının araştırılması, tehcirin gerekçelerinin ve uygulanmasının mercek altına alınarak

Kanımızca, Osmanlı İmparatorluğu’nda örtülü bir yok etme niyetinin ve fikrinin varlığını şu nedenlerle ileri sürmek mümkün değildir:

1) İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından alınan tehcir kararında ırkçı düşüncenin rolü yoktur

Osmanlı ve Türk halkında, Alman-Yahudi ilişkileri örneğinde olduğu Yahudilerin ırk olarak ortadan kaldırılmasının gerektiğini savunan bir fikir yoktur. Yahudiler, Almanya’da, tarihsel kökleri anti-semitizm denen Hristiyan kültürünün ürettiği Yahudi düşmanlığından kaynaklanan bir kin ve intikam mantığının varolduğu bir ortam içinde yaşamışlardır. Sonra da 1933 yılında iktidara gelen Nazi Partisi propaganda faaliyetleriyle esasen var olan anti-semitizmi uyandırmış ve savaş içinde de soykırım eylemini gerçekleştirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ise, Almanya’daki gelişmelerin tamamen aksi tarihsel olgular sözkonusudur. Nitekim, Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden milliyetçilik çağına kadar yaklaşık sekiz yüzyıl boyunca Türk ve Ermeni toplulukları arasında dostluk hüküm sürmüştür. Toplumlar arasındaki bu uzun birliktelik sırasındaki “geçişme” (osmoz) sonucu Ermeni toplumu Türk-Osmanlı yaşam tarzını ve kültürünü benimsemiş ve Osmanlı sanat, kültür ve müziğini zenginleştiren çok önemli katkılarda bulunmuştur. Osmanlı’nın sağladığı hoşgörü ortamında kendisine tanınan hak ve ayrıcalıklardan da yararlanarak refah içinde yaşayan Ermeni toplumuna duyulan güven nedeniyle “millet-i sadıka” ünvanı verilmiştir. Bu sayede Ermeniler iş hayatında olduğu gibi kamu hizmetlerinde de çok önemli mevkiler elde etmişler, devletin en üst kademelerine tırmanarak yönetimde söz sahibi olmuşlardır. Bu belirttiklerimiz, son derece ilginç ve sıra dışı bir tabloyu yansıtmaktadır. Dünya tarihinde, farklı dil ve din sahibi olarak bu kadar uzun süre böylesine iç içe ve barış içinde yaşayan iki başka halkın gösterilmesi çok zordur.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere verilmiş hakların, dünyada mutlakiyetle yönetilen devletlerin kendi azınlıklarına tanıdıklarının çok ötesinde olduğu, hatta Ermenilerin çoğunluğun dahi sahip olmadığı haklardan yararlandığı bir gerçektir. Nitekim, 1863 yılında yürürlüğe konulan Ermeni Milleti Nizamnamesi ve kurulan 140 üyeli genel meclis, Ermenilere bir anayasa temelinde kendi kendilerini yönetme özerkliği tanımıştı. Ayrıca Ermeniler, Meclis-i Mebusan ve belediye seçimlerinde Türklerle eşit haklarla seçme ve seçilme hakları yasalarla tescil edilmişti. Ermeni cemaati kendilerine tanınan bu özel statü nedeniyle Beykoz çayırında yaptıkları kutlamalarda şükranlarını dile getirmişlerdir.

Bu açıklamalarla vurgulamak istediğimiz, Almanya’da Yahudilere karşı varlığı açıkça görülen anti-semitizme benzer bir anti-Ermenilik akımının Osmanlı İmparatorluğu’nda hiçbir zaman gözlemlenmediği, bilakis, tamamen bunun tersi bir durumun mevcut olduğudur.

Daha yakın tarihte de, Ermeni ve Osmanlı muhalefet güçlerinin ortak cephe kurarak uzun yıllar mutlakiyet rejimine karşı mücadele verdikleri ve 1908 devrimini beraberce başardıkları unutulmamalıdır. “İttihatçılar Ermenilerle kucaklaşarak iktidara gelmişler, sonradan Türkçülüğe kaymış olsalar bile hiçbir zaman Ermenilere karşı ırkçı bir doktrin geliştirmemişlerdir. Ermeni tarihçilerin Hitler yerine koyduğu Talat Paşa vurulmadan önce kaleme aldığı anılarında 1915 olaylarının ‘vicdansız ve seciyesiz insanların elinde bir facia şeklini aldığını’, kendisinin de ‘birçok geceler uyku uyuyamadığını’ yazmıştır. Bu konudaki görgü tanıkları da Talat Paşa’nın yüzünün simsiyah, gözlerinin kan çanağına dönmüş (olduğunu) kaydetmişlerdi.”

Osmanlı yönetici kadrolarında da ırkçılık eğiliminin bulunmadığını ortaya koyan çok adette somut olay vardır. Örneğin Sait Halim Paşa 10 Şubat 1914’te, Rusya tarafından 1914 reform planının gerçekleştirilmesi görüşmelerine Ermeni temsilcisi olarak katılan Bogos Nubar Paşa’ya Osmanlı Hükümeti’nde bakanlık teklif eder. Nubar Paşa, “ Türk siyasal hayatı üzerine hiçbir tecrübesi olmadığını ve Türkçe bilmediğini” ileri sürerek bu teklifi kabul etmez.

Savaş sırasında dahi, Osmanlı yöneticileri düşmanla işbirliği yapmayan Ermeni kökenli vatandaşlarına şefkat ve merhametle muamele etmişlerdir. Örneğin,12 Nisan 1916 tarihli Şehremaneti’nden Dahiliye Nezareti’ne gönderilen bir yazıda “ Kumkapı’daki yangında 390 evin yandığı, zarar gören 835 aileden 145’in Müslüman, 165’inin Rum, 525’inin Ermeni olduğu, ortada kalan 146 ailenin uygun yerlere iskan edildiği, yangın mahallinde açıkta ve ve kilise bulundurulduğu bildirilmektedir.” Bunun üzerine,Dahiliye Nazırı Talat Paşa, Şehremaneti’ne gönderdiği 1 Mayıs 1916 tarihli yazı ile, Kumkapı yangınında evsiz kalan yaklaşık 3000 fakir Ermeninin ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için gereken yardımın yapılması talimatını vermiştir.

2) Doğu Anadolu’da Ermeni isyanının şiddet kazanarak Osmanlı ordusunun savunma gücünü tehlikeye düşürmesi üzerine, Hükümet, Ermenilere karşı derhal önlem alma yerine, önce onları yaptıklarının yanlışlığına ikna etme hususunda ciddi çaba harcamıştır

Osmanlı Hükümeti, Ermeni partilerinin Rusya ile ittifak halinde Osmanlı devletine karşı cephe almalarını önlemek ve böyle bir işbirliğinin hem Ermeniler hem de Osmanlılar için felaketli sonuçlar doğuracağını, Patrik de dahil, Ermeni cemaatinin liderlerine anlatmak için büyük çaba sarfetmiştir. Bu bağlamda, Dahiliye Nazırı Talat Paşa ve Halil Bey, İstanbul Mebusları Zöhrap ve Halaçyan Efendilerin evlerinde Taşnaksutyun liderlerine Rusya’nın Ermenileri bir piyon olarak kendi amaçları için kullanmak istediğini, Moskova’nın Akdeniz yolu üzerinde uluslararası desteğe sahip bir Ermenistan’ın kurulmasını çıkarlarına uygun bulmayacağını anlatmışlar, bu nedenle Rusya’ya bel bağlamak yerine ıslahatın sühulet içinde birlikte yapılmasını önermişlerdi.

Daha sonra, Enver Paşa Ermeni Patriği’ne, Meclis-i Mebusan Başkanı da Ermeni mebuslarına gerekli uyarılarda bulunarak, Ermeni isyanının devam etmesinin devleti gerekli önlemleri almaya zorlayacağını, bunun da gayet üzücü sonuçlar doğuracağını muhataplarının dikkatine getirmişler ve onlardan ayaklanmanın son bulması için ellerinden gelen her şeyi yapmalarını istemişlerdir.

Ne var ki, bu yoldaki gayret ve çabalar etkisiz kalmış ve Ermenilerin kitleler halinde Rus ordusunun saflarına katılmaları ve onlarla işbirliği yapmaları önlenememiştir. Daha sonra yaşanan Sarıkamış felaketi, Kafkas cephesinde ağır bir zafiyet yaratmış, bu durum da o zamana kadar Osmanlı devletine sadakati devam eden Ermenileri de Anadolu’da yaygın bir alanda isyan etmeye ve düşman tarafına geçmeye teşvik eden ilave bir etken olmuştur.

Ermeni Kongresi ikinci reisi Çalkuşyan Petersburg’ta 24 Mayıs 1916’da yaptığı konuşmada bu gelişmeleri şöyle etmişti:

“Bu savaşta da Ermeni milleti tamamen Rusların yanında bulundu. Türk-Rus savaşından önce, Türklerle Ermeni reisleri arasında özel görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde Türkler Ermenileri kendi taraflarına çekmek istediler. Bu teklifleri Ermeni milleti nefretle geri çevirdi. Savaş geldi ve bir gönüllü hareketi başladı. Bütün Ermenistan’dan, Mısır’dan, Romanya’dan hepsi Türk tabiiyetinde olan ve Anadolu’yu çok iyi bilen gönüllüler toplandı ve bunlar Rus hükümetine büyük hizmetler gördüler”

Bu bağlamda altı çizilmesi gereken husus, Ermeni tarihçilerin iddia ettikleri şekilde, İttihat ve terakki Hükümeti’nin Ermenileri yoketmeye yönelik plan ve niyetleri olsaydı, bunun için en uygun gerekçe Ermenilerin isyan ederek Rus tarafında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşmaları olurdu. Oysa, Osmanlı hükümeti böyle bir gelişmeyi önlemek için çok büyük bir çaba göstermiştir.

3) Osmanlı hükümetinin tehcir kararını alması, sırf savaş alanındaki tehlikeli gelişmelerin yarattığı acil savunma zaruretinden ileri gelmiştir. Osmanlı devletinin ölüm kalım savaşı verdiği koşullarda, Ermenilerin, düşmanla işbirliğinde bulunarak devlete ihanet etmeleri ve devletin güvenliği ile ülke savunmasını büyük boyutlarda tehdit eden sabotaj ve silahlı eylemler yapmaları nedeniyle, tehcir olayı, devletin varlığını koruma çerçevesinde meşru ve hukuken haklı bir eylemdir. *****************

İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından tehcir kararının alınmasından yedi ay önce, daha savaşın ilanıyla birlikte, Ermeni çeteleri gerilla savaşı başlatarak Osmanlı cephe çizgisinin ardında sabotaj hareketlerine ve komando türü saldırılara girişerek Ruslar için önemli görevler yerine getirdiler.
Ayrıca, öncü birlikleri olarak da Rus ordusuna çok değerli hizmetlerde bulundular. Bunların yanında, savunmasız Müslüman köylerini basarak sayısız adette korkunç kıyımlar gerçekleştirdiler.

1915 Mayıs ayına gelindiğinde Rusya’nın desteğiyle de oluşturulan gayet iyi silahlandırılmış Ermeni birlikleri Doğu Anadolu’da şiddetli bir iç savaş sürdürmek suretiyle önemli sayıda Osmanlı askerini kendileriyle uğraşmak zorunda bırakmışlardı. Bu da, Osmanlı ordusunu tümen düzeyinde birçok birliğini cepheden çekerek başkaldıran Ermenilerin üstüne sürmek mecburiyetinde bırakıyordu. Bu durum, Rus ordusuna büyük bir kazanç sağlıyordu.

Osmanlı arşivlerinde bu durumu belgeleyen çok adette resmi rapor ve yazı vardır. Buna rağmen, önce, Ermeni taraftarı olduğunda kimsenin şüphesi bulunmayan Amerikalı tarihçi Herbert Gibbons’un bu konudaki saptamalarını değerlendirelim. Gibbons, Doğu Anadolu’daki Ermeni eylemlerinin “beş Türk tümeni ile 30.000 ya da daha çok düzensiz Türk ve Kürt savaşçıyı Ermeni ayaklanmasını bastırma işiyle uğraştırmak suretiyle Rus cephesinden uzakta tutma” sonucunu verdiğini vurgulamaktadır.

Beş tümen, 45 – 50 bin asker demek olduğuna göre, en mütevazi bir değerlendirmeyle bu kuvvet bir kolorduyla eşdeğer demektir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkas ordusunun üç kolordudan oluştuğu dikkate alınırsa, bu gücün üçte birinin Ermeni eylemlerine karşı kullanılma zorunluğunda kalınmasının cephenin yıkıcı boyutta bir zafiyete uğratılmasına yol açtığı anlaşılır.

Nitekim, savaş ilan edilince binden fazla savaşçısı bulunan bir çete kurarak Ermeni ayaklanmasına önderlik eden Armen Garo da (Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın eski mebusu Garo Pasdırmacıyan) “Armenia a Leading Factor in Winning the War” adlı kitabında, “Anadolu’daki Ermeni ayaklanmalarının, özellikle de Van’daki ayaklanmanın ve kentin Ermenilerce işgal edilmesinin, Rusları, Osmanlılar tarafından yenilgiye uğratılmaktan kurtardığını” öne sürmüştür.

Pasdırmacıyan daha sonra Fransa’da yayımlanan bir kitabında, daha Osmanlı-Rus savaşı başlamadan 1912-1914 yılları arasında Rusya’ya geçen Osmanlı Ermenilerinden gönüllü alaylar oluşturulduğunu ve bunların teçhiz edilerek Osmanlıya saldırıya hazır hale getirildiğini belirtiyor. Pastırmacıyan ayrıca, her bir 4000 kişiden oluşan altı Ermeni gönüllü intikam alayı hakkında bilgi vermekte ve Rus ordusu saflarında 180.000 Ermeni gönüllünün savaştığını kaydediyor. Paris Barış Konferansı’na Ermenistan delegasyonu başkanı olarak katılan Bogos Nubar Paşa, Rus ordusundaki Ermeni gönüllülerin sayısının 150.000 olduğunu, ayrıca Andranik ve Nazarbekof gibi komutanların emrinde 50.000 Ermeni gönüllüsünün Osmanlılara karşı çarpıştığını belirtmektedir.

Bu iddiaların hiç de abartılı olmadığını III. Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa’nın 19 Haziran 1915 tarihinde Savunma Bakanlığı’na göndermiş olduğu şifre rapor teyit etmektedir. Ermeni eylemlerinin, ilerleyen Rus kuvvetlerine karşı Osmanlı ordusunun direnişine verdiği ağır zararı ortaya koyan bu son derece önemli belge içeriği aynen şöyledir:

“Doğu’da Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas illeri savaş alanıdır. Harp harekatı bu alanda yapılmakta olduğu gibi, ordunun muhtaç olduğu yiyecek maddeleri de bu illerden sağlanmaktadır. Erzurum, Van ve Bitlis illerindeki Ermeniler, düşman tarafına firar ederek, çeteler halinde yolları kesip halkı katlederek, depoları yağmalayarak gerçek yüzlerini gösterdiler. Sivas, Diyarbakır, Elazığ illerinde oturan Ermenilerin de ayni gayeyi güttükleri, ele geçirilen silah, orduyu besleyecek bölgenin ve menzil sınırımızın geçtiği yerlerin düşmanca emeller taşıyan bu unsurlarla dolu olmasını, ordunun yiyecek ihtiyacı ve emniyeti bakımından tehlikeli görüyorum. Ordu, dış düşmana zorlukla karşı koyduğu anda, ikmal erlerinin ve yeni kuvvetlerinin bir kısmını iç düşmanlara ayırarak büyük tehlikeye maruz kalıyor. Bu nedenle gelecekte daha vahim bir durum karşısında kalmamak için şimdiden yukarda arz edilen illerdeki Ermenilerin de Halep ve Musul bölgesine sevkedilerek iskan edilmesine ve valilere bu konuda ordu tarafından yapılacak tebliğlerin geciktirilmemesi için yardım edilmesini ve bu konudaki onaylarının bildirilmesini arz ederim”

Belirttiğimiz bu hususlar, Ermeni isyan hareketinin tahammül edilmez boyutlar kazandığını ve Ermenilere topluca yer değiştirtme düşüncesinin siyasi veya başka nedenlerden değil, tamamen askeri ve güvenlik nedenlerinden ileri geldiğini ortaya koymaktadır.

4) Sivil halkın savaş bölgesinden çatışma olmayan alanlara kaydırılması genel olarak savaşlarda başvurulan bir uygulamadır. Özellikle, sözkonu halk düşmanla işbirliği yapıyor veya yapma eğilimine sahipse… ************

Bu konuda, Amerikalı tarihçi Justin McCarthy şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:

“Ermeni ayaklanmasına Osmanlıların verdiği karşılık, gerilla savaşı ile uğraşmak zorunda kalan diğer 20. yüzyıl devletlerinin verdiği karşılığın aşağı yukarı aynı idi: yerel destekleyicileri uzaklaştırarak gerillaları yerel destekten yoksun bırakmak. Osmanlılar, Ermeni asilerin hem Ermeni köylüler, hem de ayaklanma önderlerinin mesken edindiği doğu kentlerinin Ermeni halkı tarafından candan desteklendiğini biliyorlardı. Bu nedenle köktenci bir eylem gerçekleştirme kararı verdiler: Çatışmaların yapıldığı veya yapılabileceği yörelerde Ermeni nüfusu zorunlu göçe tabi tutmak. Bu içerikteki ilk emirler 26 Mayıs 1915’te gönderildi. Zorunlu göçü uygulamanın amacı, yoğun bulundukları yerde Ermeni nüfusu başka yerlere kaydırarak bu yoğunluğu sulandırmak ve önemli tesislerden uzakta tutmaktı. Göç ettirilenlerin yerleştirileceği yöreler herhangi bir demiryolundan en az 25 km. uzaklıkta olacaktı. İskan sonrasında, hiçbir bölgenin nüfusu içindeki Ermeni oranı %10’u geçmeyecekti” .

Fransız araştırmacı George Malesvilles’in bu konuya yaklaşımı da Justin McCarthy’nin görüşlerini destekler niteliktedir. Malevilles tehcir uygulamasını şöyle değerlendiriyor:

“Bütün ülkelerde, bütün rejimlerde, savaşan orduların kurmayları savaş bölgesinde bulunan ve birliklerin hareketlerini engelleyen toplulukları geri bölgelere doğru boşaltırlar. Hele hele, bu topluluklar hainane davranıyorsa…Kamuoyunun bu sıkıntılı ama gerekli tedbirlere söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Mesela 1939-40 kışında, Fransız radikal sosyalist hükümeti Majinot hattının doğusunda Rhine vadisinde bulunan Alsace köyleri halkının tamamını boşalttı ve Fransa’nın güney baısında özellikle Dordogne’a nakletti. Bu halk Almanca konuşuyordu. Hatta Almanlara sempati duyuyordu. Fransız ordusunu da bu durum rahatsız ediyordu. Bu halk 1945’e kadar boşaltılan ve bazen yıkılan yerlerinden uzakta Fransa’nın güneyinde kaldı. Ve Fransa’da hiç kimse buna barbarlık diye bağırmadı. Osmanlı devletini bu kararları almaya iten sebepler tamamen meşrudur. Bu konuda hiçbir eleştiri getirilemez. Fakat bu kararların ve bunlara bağlı tedbirlerin icrası dramatik bir felaket oldu.”

5) Tehcir kararının, savaşın fiilen başlamasından yedi ay geçtikten sonra, Osmanlı ordusunun varlığının tehlikeye düştüğü savaş ortamında ve Rusya’nın insanlık dışı bir hareketinin Osmanlı başkomutanlığını bir ikilemle karşı karşıya bıraktığı durumda gündeme gelmesi, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin Ermeni kırımını öngören önceden hazırlanmış bir projesi olmadığını göstermektedir.****

Rusya, 20 Nisan 1915’te kendi toprakları içinde yaşayan ve nüfusları bir milyonu bulan Müslüman ahaliyi cebri bir tehcir uygulamasıyla Osmanlı sınırları içinde ateş hattına sürmüştür. Bu son derece gaddar hareket Osmanlı ordusunu çok müşkül bir durumda bırakmıştır.

Bu durumda, Başkomutan Vekili Enver Paşa dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya 2 Mayıs 1915’te gönderdiği bir şifre telgrafla gelişmeyi izah etmiş ve iki alternatif öneride bulunmuştur.

Bunlardan birincisi, hem Van’da toplanan Ermeni isyancıları dağıtarak ordunun ardını emniyete almak, hem de Ruslara misilleme yapmak amacıyla Van vilayetindeki Ermenilerin Rus sınırına sürülmeleri, ikincisi ise, sözkonusu Ermeni ahaliyi savaş alanı dışındaki Osmanlı topraklarına göç ettirmektir.

Devletin bekası ve Osmanlı savunmasının çökmesinin önlenmesi açılarından bu iki alternatif yoldan birinin tercih edilmesi gerekiyordu. Başka bir çözüm şekli yoktu. Bilindiği üzere, Hükümet, insancıl bir yaklaşımı benimseyerek ikinci alternatifi tercih etmiştir.

Fransız araştırmacı Georges Malesville Enver Paşa’nın anılan şifre telgrafını inceleyerek şu sonuçlara varmaktadır:

• Bu belge, en etkili üç üyesinden biri Enver Paşa olan İttihat ve Terakki Hükümeti’nin 1915 yılı başlarında Ermenileri yok edecek bir imha planı olmadığını gösteriyor. Zira, tegraf, daha göç ettirme kararı alınmadan üç hafta önce, 2 Mayıs 1915’te Enver Paşa’nın zihninde oluşmuş hiçbir proje olmadığını gösteriyor.

• Ermeni toplumunu göç ettirme fikri Türklerden değil, Ruslardan gelmiştir. Enver Paşa’ya bu fikri veren Müslüman ahaliyi sefil ve perişsn halde Osmanlı topraklarına süren Ruslar olmuştur. O da Rusların yaptıklarına mukabele olarak böyle bir eylemi düşünmüştür.

• Enver Paşa’yı tehcir önlemi üzerinde durmaya zorlayan bir diğer neden de, Van isyanının vukubulması ve Van gölü çevresinde toplanan Ermenilerin daha geniş bir ayaklanmaya hazırlanmaları olmuştur.

• Eğer Türk Hükümeti, Enver’in telgrafında belirttiği birinci hal tarzını kabul etseydi ve Doğu Anadolu’daki Ermenileri, Rusların Türklere yaptığı gibi Rus cephe hattına sürseydi bunun sonucunun ne olacağı tahmin edilebilir… Fakat bu durumda, Türkler soykırımıyla suçlanmazlardı.

• Türkler şerefli davrandılar. Rusların yaptıklarını kopya etmediler. Bunun yerine daha insani olan Ermenileri geri bölgelere gönderme yolunu seçtiler. Bu hal tarzını da beceriksizce uyguladılar ve sonunda dram yaşandı.

Burada belirtilmesi gereken bir husus ta, ayaklanmaların sadece cepheye yakın bölgelerle sınırlı kalması halinde, tehcirin munhasıran bu bölgelerde uygulanmasının yeterli olacağıydı. Fakat, Ermenilerin isyan alanını Anadolu’nun batısına doğru genişletmeleri, Marmara bölgesinde İstanbul limanı civarındaki Rus donanması ile haberleşmeleri, tehcir kapsamının genişletilmesini zorunlu kıldı.

Görüleceği üzere, tehcirin Ermenilere uygulanması Ermeni oldukları için değil, düşman karşısında tutunmakta güçlük çeken bir ordunun ardının güven içine alma zorunluluğu ile karşılaşıldığı zaman bu bölgede yerleşik olmalarındandır.

Yukarda belirttiğimiz üzere bu uygulamanın kapsamına bilahare, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni komitacılara yataklık yapan diğer vilayetler ve bölgeler de ilave edilmiştir.

6) Tehcir kararının kapsam ve uygulamasında esas alınan ölçüt, kişilerin milli, dini ve etnik kimlikleri değil, ülkenin savunma ve düşmana direnme gücüne bir tehdit oluşturup oluşturulmadığıdır.*********

Ermeni tarihçiler, Ermeniler arasında hiçbir fark gözetilmeden tüm Ermenilerin sevk ve iskana tabi tutulduklarını, bu uygulamanın İstanbul Ermeni cemaati gibi bazı istisnaları olduğunu, ancak, İstanbul Ermenilerine dokunulmamasının da çok sayıda yabancının ve Batılı ülkeler temsicilerinin gözleri önünde bulunmalarından ileri geldiğini iddia ederler.

Oysa gerçek bunun tam tersidir. Sırf Ermeni oldukları için Osmanlı İmparatorluğu uyruklarının tehcire tabi tutulduğu iddiası doğru değildir. Belirli özelliklere ve şartlara sahip olanlar ve anarşi ile teröre bulaşmamış olanlar tehcir uygulaması dışında bırakılmış ve sevkiyata tabi tutulmamıştır. Bu meyanda, hastalar, sakatlar, yetimler ve dul kadınlar, Protestan ve Katolikler, Ermeni mebuslar ile aileleri, Osmanlı ordusundaki askerlerle subaylar ve aileleri, merkez ve taşradaki Ermeni devlet memurları ile aileleri, devlete sadakat ve iyi halleri göz önünde tutulan kişiler ve ticaretle uğraşanlar tehcir uygulaması dışında bırakılmıştır.

Bu yoldaki talimatların bir çoğu, Dahiliye Nezareti’nden çeşitli vilayet ve mutasarrıflıklara şifre telgrafla bildirilmiştir. Örneğin, 29 Ağustos 1915 tarihli Dahiliye Nezareti’nden Bursa, Ankara, Konya, İzmit, adana Maraş, Halep, Zor, Sivas, Kütahya, Karesi Niğde, Elazığ, Diyarbakır, Balıkesir, Erzurum ve Kayseri’ye gönderilen telgrafta, Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılarak tayin edilen bölgelere yerleştirilmelerinin sebebini şöyle açıklanmaktadır:

“Bu önlem (Ermeni Komitecilerin) hükümet aleyhine teşebbüs ve faaliyette bulunmaları ve bir Ermenistan hükümeti kurmaları yönündeki faaliyetlerini önlemek amacını gütmektedir. Sevkiyata tabi tutulan kimselerin imhası söz konusu olmadığı gibi sevkiyat esnasında kafilelere taarruz ve gasp edenler ve bunlara ön ayak olanlar görevlerinden el çektirilerek divan-ı harbe teslim edilmeli ve isimleri Dahiliye Nezareti’ne bildirilmelidir. Bu tür olayların tekrarı halinde bundan vilayet veya liva mesul tutulacaktır.”

Doğu Anadolu bölgesinin dışında kalan çeşitli vilayetlerde teröre bulaşmamış Ermeniler bir tehlike olarak görülmemiş bu nedenle de bunlar sevkiyata tabi tutulmamıştır. Bu hususu kanıtlayan çok sayıda belge vardır. Örneğin; 17 Ağustos 1915 tarihli Dahiliye Nezareti’nden Antalya Mutasarrıflığı’na çekilen telgrafta, nüfuslarının azlığı nedeniyle Antalya’daki Ermenilerin sevklerine lüzum görülmediği ; 23 Ekim 1915’te Kastamonu vilayetine gönderilen bir telgrafta da, Kastamonu’daki Ermenilerin tehcire tabi tutulmayacakları bildirilmiştir. Kütahya sancağı ile Aydın vilayetindeki Ermeniler de göç ettirilmemişlerdir .

Dahiliye Nezareti’nden 13 Mart 1916 tarihinde Karesi Mutasarrıflığı’na gönderilen bir talimat da, Osmanlı Hükümeti’nin tehcirdeki ölçütünün, uyruklarının kimliği veya milliyeti değil, devlete ihanet edip etmedikleri olduğunu ortaya koymaktadır. Sözkonusu talimatta, Karesi’den sevkedilen 27 Ermeni ailenin sevk edilme sebebinin bildirilmesine ve bunların derhal yerlerine iade edilmesine, ancak komitelerle münasebet ve alakası olan ihanetleri belli Ermenilerin sevkedilmeleri gerektiği bildirilmiştir .

Ticaretle uğraşan Ermeniler açısından da Osmanlı Hükümeti aynı ölçütü uygulamış ve komitecilerle işbirliği içinde olmayan Ermeni ticaret erbabını göçe tabi tutmamıştır. Nitekim, Dahiliye Nezareti’nden Maraş Mutasarrıflığı’na gönderilen 8 Haziran 1915 tarihli telgrafta, ticaretle uğraşan Ermenilerin yerlerinde bırakılması istenmiştir . Keza, Dahiliye Nezareti’nden Trabzon, Sivas, Diyarbakır, Elazığ valiliklerine ve Canik Mutasarrıflığı’na gönderilen 4 Temmuz 1915 tarihli bir talimatta ise, muzır tanınmış Ermenilerin aileleriyle birlikte göç uygulamasına tabi tutulmaları, buna mukabil kendi işleriyle meşgul tüccar ve esnafın yerlerinin değiştirilerek vilayet ve mutasarrıflık sınırları içinde bırakılması istenmiştir .

Açıkladığımız belgeler, Ermenilerin sırf Ermeni olmaları nedeniyle tehcire tutuldukları tezini geçersiz kılmaktadır. Esasen, Meclis-i Vükela’nın çıkarmış olduğu sevk ve iskan kararı incelendiğinde, “sevk ve iskan edilecek Ermenilerin düşmanla işbirliği yapan, masum halkı katleden ve isyan çıkaran Ermeniler” şeklinde tarif edildiği de görülecektir. Bu ilke, hükümet tarafından tehcirle ilgili olarak verilen talimatların bir çoğunda değişik ifadelerle yer almıştır. Bir talimatta, “ Osmanlı devleti aleyhinde çalışan ve kendi hükümetlerini kurmak isteyen Ermenilerin bu faaliyetlerini engellemek için sevkedildikleri, bu tür faaliyet içinde olmayanlara dokunulmaması gerektiği” belirtilmekte, bir başkasında ise, “Hükümet, Ermenilerin bulundukları yerden alınarak fesat çıkarmalarına imkan bulamayacakları yerlere yerleştirilmelerini ve sevk işleminin sadece bozguncu ve isyancı Ermenilere uygulanmasını istemektedir” ifadesi yer almaktadır.

Yukarda verdiğimiz örnekler de, sözkonusu talimatların kağıt üstünde kalmayıp uygulandıklarını göstermektedir.

Bu konuda, Amerikalı siyaset bilimci ve tarihçi Michael Gunter’in şu ifadeleri de, Osmanlı Hükümeti’ni soykırımıyla suçlamanın anlamsızlığını gözler önüne sermektedir:

“Hükümetin gücünün geçerli olduğu Constantinople’da ise, Ermeni halkının büyük çoğunluğu savaş boyunca yaşamlarını sürdürdüler. Gerçekte, onların torunları bugün hala İstanbul’da yaşamaktadır. Hitler’in, soykırımını Almanya’nın her tarafında uygularken, Berlin’de Yahudiler’in yaşamasına müsaade edeceğini kimin havsalası alabilir? Soykırımını kanıtlamaya peşinen kararlı olanlar için, kuşkusuz, Türkler tarafından yapılmış olan her şey onların suçluluğunu göstermektedir. Bu niyette olanlar, Osmanlı başşehrinde çok adette yabancı mevcut bulunduğu ve bunlar tanık olacakları için, İstanbul’daki Ermenilerin öldürülmediklerini iddia ediyorlar.”

7) Tehcir uygulaması, Ermeni tezini destekleyenlerin iddia ettikleri gibi, “Batılı devletlerin gözünden uzak Doğu Anadolu’nun ücra yerlerinde Ermenilerin yok edilmesi için bir bahane veya araç” değildir. Tehcir kararını, Ermenilerin bazı yörelerden çıkarılarak Osmanlı ordusunun savunma gücünü tehdit edemeyecekleri ve ülkenin asayişini bozamayacakları diğer mevkilere gönderilmek amacıyla almak zorunda kalan Osmanlı Hükümeti, bu kararın düzenli ve güvenli şekilde uygulanması ve sevk edilen Ermenilerin can ve mallarının korunması amacıyla mümkün olan her türlü önlemi almak için büyük çaba harcamıştır.

Hükümet, sevk ve iskan uygulamasının güvenli ve düzenli bir şekilde yapılması ve sevk edilen Ermenilerin can ve mallarının korunması amacıyla büyük çaba sarf etmiştir. Ayrıca, alınan hükümet kararları, gerek kamplarda, gerek yolculuk esnasında bir saldırıya uğramaları halinde, saldırganların derhal tevkif edilerek divan-ı harbe sevk edilmelerini öngörmektedir. Sözkonusu kararlar, tehcir edilenlerden rüşvet veya hediye alanların veya vaat yahut tehdit ile kadınları iğfal edenlerin, yahut onlarla gayrımeşru münasebet kuranların derhal görevden alınıp, divan-ı harbe sevkedilmelerini ve ağır şekilde cezalandırılmalarını da emretmektedir.

İçinde bulunduğu dünya savaşının boğucu baskısına rağmen Hükümet’in tehcir uygulamasını özenle izlemiş olması dikkat çekicidir. Nitekim, Ermenilerin sevkleri esnasında müessif ve şiddetli olaylar ve suistimaller olması üzerine, Hükümet derhal gerekli önlemleri alarak durumu soruşturmak üzere, Temyiz Mahkemesi ile Şura-yı Devlet üyeleri ve ceza mahkemeleri başkanlarından oluşturulan tahkikat komisyonlarını Anadolu’ya gönderilmiştir.

Bu bağlamda, Hükümet’in can ve mal emniyetinin özellikle üzerinde durmuş olduğunu ve gerekli tedbirlerin alınması için sürekli talimat verdiğini belirtmek gerekir. Bu hususlarda gerekli özeni göstermeyenlerle suç işleyenler tutuklanarak mahkemelere sevkedilmiştir. Savaş sırasında suçlu bulunarak mahkemeye verilen toplam 1397 kişiden büyük bir kısmı idam da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırılmışlardır .

9. Nesnel bir bakışla incelenirse, tehcir kararının, bir dünya savaşı içinde beş cephede ölüm kalım mücadelesi veren bir milletin, ihanet içinde olan bir azınlığa karşı alabileceği en insani önlem olduğu anlaşılır

Tehcir uygulamasının genel bir değerlendirilmesine gelince, savaş içindeki Osmanlı hükümetinin son derece kıt kaynaklara sahip bulunduğunun , devletin de altyapıdan, uygun yollardan ve her türlü ulaşım araçlarından yoksun olduğunun dikkate alınması gerekir. Keza, savaş koşullarında salgın hastalıklar korkunç bir felaket boyutunu kazanmıştı. Doğudaki iklim şartları bu durumu daha da ağırlaştırmıştı. Bu ortamda ve düşmanla işbirliği yapan ve Anadolu’yu kana boyayan Ermenilere karşı halkın kin ve nefret duygularının galeyana geldiği bir dönemde, Ermeni kafilelerin sevkiyat esnasında güvenliklerinin sağlanması da çok büyük bir sorun olarak hükümetin karşısına çıkıyordu. Ne var ki, tehcir kafilelerinin güvenlik içinde sevkini sağlayacak yeterli ve yetenekli muhafız kuvvetlerinin bu işe tahsisi de, ancak cepheyi zayıflatma pahasına mümkün oluyordu. Bu nedenle, oluşturulan derme-çatma jandarma kuvvetlerinin görevlerini her zaman kusursuz ifa edemiyorlardı. Buna rağmen, arşiv belgeleri, Osmanlı devletinin kafilelerin korunması ve yeni yerleşim yörelerine sağ ve salim gitmeleri amacıyla günün koşullarında mümkün olan her önlemi aldığını da ortaya koymaktadır.

Nitekim, bir tehcir kafilesinin sevkiyatından sorumlu bir jandarma taburu galeyana gelen halk tarafından saldırıya uğramış ve çok sayıda asker Ermenileri korumak için hayatlarını kaybetmiştir.

Bu şekilde Ermenileri canları pahasına koruyan görevliler olduğu gibi, intikam duygularıyla veya paralarına göz dikerek Ermenileri öldürenler de olmuştur. Fakat, bunlar yukarda da belirtildiği üzere mahkemelere sevkedilerek yargılanmış ve ölüm cezası da dahil, çeşitli cezalara çarptırılmışlardır.

Amerikalı tarihçi ve siyaset bilimcisi Michael Gunter’in bu konudaki değerlendirmesi şöyledir:

“Osmanlı İmparatorluğu 1915’te artık uzun yaşamının sonuna yaklaşan fena halde çürümüş bir kurumdu. Kaybedileceği belli bir savaşın kıskaçlarına sıkışmış, imkanlarının ötesinde zorlanmış ve yönetim kontrolünü kaybetmişti. Tehcir emrini uygulayan jandarma kıtalarının büyük bölümü, orduya yeni alınan ve jandarmanın yerine ikame edilen eğitimsiz birliklerden oluşuyordu. Bu ikame unsurlardan bazıları belki de eşkiyadan başka birşey değildi. Bunlar arasındaki disiplin muhakkak ki son derece gevşekti. Ayrıca, gayet yaygın savaş hali kargaşasında göçebe Kürtler tehcir kafilelerine cezalandırılmaktan korkmadan ve hatta jandarmanın da göz yummasıyla saldırıyorlardı. Müslüman çoğunluğun hain olarak nitelediği popüler olmayan bir azınlık olarak Ermeniler, savaş koşullarından feci şekilde iztirap çeken mahalli halktan az sempati gördüler. Bu koşullarda, tehcirin, birkaç yüzbin Ermeniye yaşamını kaybettiren, yaygın katliama, hastalığa ve açlığa yol açtığı anlaşılır.”

Osmanlı arşivlerindeki çok sayıda belge – Ermeni kayıplarına ilişkin tahmin hariç – Michael Gunter’in görüşleriyle oldukça uyumludur. Gerçekten de uzun çöküş sürecinin son demlerini yaşayan Osmanlı Devleti’nin, özellikle savaş ortamında karşılaştığı olağanüstü zor koşullar nedeniyle, tüm iyi niyetine rağmen, tehciri gerekli düzen ve sorumlulukla uygulayamadığını ortaya koymaktadır

10. Ermeni isyanının şiddet kazandığı ve zorunlu göç uygulamasına başlandığı dönemde dahi, Osmanlı merkezi yönetiminde üst düzey devlet memurluklarında birçok Ermeni’nin görevlerine devam etmiş olmaları soykırım iddiasını çürüten ilave bir olgudur.

Ermeni isyanının şiddet kazandığı ve tehcirin uygulamasına geçildiği dönemde dahi, Osmanlı merkezi yönetiminde üst düzey görevlerde pek çok Ermeni Osmanlı uyruğunun bulunduğu görülmektedir. Bir katliam uygulama niyet ve kararlılığı içinde bulunan hükümetin devletin merkez yönetiminde Ermeni görevli istihdam edebileceğini düşünmek abestir.

Ayrıca savaş sırasında, Ermenilerden oluşan sıhhiye bölükleri cephelerde ateş altında hizmet vermişler, keza Ermenilerden oluşan levazım birlikleri de cephede ve cephe arkasında sadakatle görevlerini yerine getirmişlerdir. Çanakkale ve Sarıkamış savaşlarında Ermeni askerler Türklerle birlikte düşmana karşı savaşmışlardır. Bu nedenle vatana hizmet faslından birçok Ermeni vatandaşımız uzun süre maaş almıştır. Bütün bunlara ilaveten, lisan bilmeleri nedeniyle 95 Ermeni er Osmanlı ordusunun muhtelif karargah, lojistik merkezleri ve muharip birliklerinde tercüman olarak görevlendirilmişti.

Bütün bu hususlar, şu iki noktayı tam bir açıklıkla ortaya koyuyor. Birincisi, tehcir kararının, bir dünya savaşı içinde beş cephede ölüm kalım mücadelesi veren bir milletin, ihanet içinde olan ve ülkesini işgal eden düşmanla ittifak içindeki bir azınlığa karşı alabileceği en insani önlem olduğudur. İkincisi de, Osmanlı devletinin Ermeni uyruklarına karşı örtülü bir yok etme niyetinin bulunmadığıdır. Örneğin, Hitler Almanyası için şöyle bir senaryo düşünülebilir mi? Naziler, topladıkları Yahudileri kamplarda gazlayarak yok ederken, başkent Berlin’de ve diğer birçok yerde Yahudiler güven içinde yaşayacak, Yahudi görevliler devlet dairelerinde çalışacak, Yahudi sıhhiye bölükleri cephelerde ateş altında hizmet verecek, Yahudi asıllı askerler cephelerde Almanlarla birlikte düşmana karşı savaşacak ve can verecek! Bu söylediklerimiz, soykırımı iddiasının ne denli büyük bir yalan olduğunu ortaya koyuyor.

SOYKIRIMI İDDASININ SİYASİ AÇIDAN DEĞERLENDİRLMESİ

Konuyu bir de, Osmanlı devletine başkaldıran Ermenilerin;

• Hınçak ve Taşnak siyasi partilerine bağlı örgütlere mensup olmaları;

• bu partilere bağlı silahlı birliklerin Osmanlıya karşı verdikleri siyasi ve askeri mücadele;

• Ermeni partizanların Rus ordusu saflarında Osmanlı kuvvetleriyle çarpışmaları ve

• Ermeni bağımsızlık hareketi liderlerinin Paris Barış Konferansı’na muhasım taraf temsilcileri olarak katılmak istemeleri açılarından değerlendirelim.

Böyle bir değerlendirme, hiç de derin bir analiz yapmaya ihtiyaç bırakmadan, I. Dünya Savaşı sırasında cereyan eden olaylar sırasında Ermenilerin siyasi/silahlı gruplar olarak eylemde bulunmaları nedeniyle, Birleşmiş Milletler Soykırımı Sözleşmesi kapsamına girmediklerini, bunun bir sonucu olarak da soykırımına uğradıklarını kesinlikle ileri süremeyeceklerini ortaya koyuyor.

Hemen belirtelim ki, Ermenistan’ın da bu hususları çok iyi bildiği anlaşılıyor. Aksi takdirde, BM Soykırımı Sözleşmesi’nin IX: maddesinin kendisine sağladığı haktan yararlanarak soykırımı konusundaki iddiasını kanıtlamak amacıyla Uluslararası Adalet Divanı’na gitmekte tereddüt etmezdi.

Ermeni ihanetini teyit eden belgeler

Bu bağlamda vurgulanması gereken bir husus da, Ermeni aktivistlerle yandaşlarının, on binlerce Osmanlı Ermenisinin Rus işgal orduları safında çarpıştıkları ve uyruğu oldukları devlete ihanet etmiş olduklarını gözden kaçırma çabalarıdır.

Bu işbirliğinin tehcir olayından önce başladığı ve savaşın patlamasıyla birlikte Ermenilerin Rusya safında yer aldıkları belgelerle kanıtlanan tarihsel gerçeklerdir.

Esasında, Ermeni ihanetini teyid eden en güvenilir kaynak Bogos Nubar Paşa’dır.

Nitekim, Birinci Dünya Savaşı’nı takiben toplanan Paris Barış Konferansı’na katılan Ermeni delegasyonu başkanı Boğos Nubar Paşa, Ermenilerin, sırf İtilaf Devletleri safında çarpışarak savaşa ciddi katkılarda bulunmaları nedeniyle Osmanlı otoritelerinin kötü muamelesine maruz kaldıklarını açıkça kabul etmiştir.

Boğos Nubar Paşa, Barış Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Kendi özgür iradeleriyle kaderlerini hak ve adaletin şampiyonu olan tarafla birleştiren Ermenilerin, İtilaf devletlerinin ortak düşmanımıza karşı elde ettikleri zafer dolayısıyle bağımsızlığı hak etmişlerdir” diyerek Ermenilerin savaşta “muhasım taraf” olduğunu ilan etmiş ve ihanetlerinin ödüllendirilmesini istemiştir.

Bogos Nubar Paşa, bu konuda “The Times of London” gazetesinde basılan bir mektubunda da şunları belirtmiştir:

“Ermeni gönüllüleri Fransız “Légion Etrangère” saflarında savaşarak zaferler kazanmışlardır. Légion d’Orient’daki sayıları 5.000’di ve General Allenby’nin kesin zaferine katkıda bulunan Suriye ve Filistin’deki Fransız kuvvetlerinin de yarısından fazlasını oluşturuyorlardı.

Kafkasya’da, Rus ordularına katılan 150.000 Ermeniye ilaveten, Andranik, Nazarbekoff ve diğerlerinin komutasındaki 50.000 Ermeni dört yıl boyunca sadece İtilaf Devletleri’nin davaları uğruna savaşmakla kalmamışlar, aynı zamanda Rusya’nın çökmesinden sonra da, Mütareke’nin imzalanmasına kadar, Kafkasya’da Türklerin ilerlemesine karşı koyan ve engelleyen yegane kuvveti oluşturmuşlardır.” (The Times of London, 30 Ocak 1919)

Transkafkasya Ermeni Cumhuriyeti Başbakanı Havhannes Katçaznuni de, Bogos Nubar Paşa gibi, Anadolu ve Kafkasya’daki Ermeni milliyetçilerin savaşın başından itibaren Rusya’nın yanında muhasım taraf olarak yer aldığını şu ifadelerle belirtmiştir:

“1914 sonbaharında daha Türkler savaşa girmeden, Ermeni ihtilalci çeteleri çok heyecanlı ve gürültücü şekilde örgütlenmeye başladılar. Bugün, bu gönüllü çetelerin savaşa katılmalarının iyi olup olmadığının değerlendirilmesi faydasızdır. Tarihi olayların kendi tartışılmaz mantığı vardır. Ermeni gönüllüleri örgütlendiler ve Türklere karşı savaştılar. Daha doğrusu, kendilerini savaşmaktan alıkoyamadılar. Bu, Ermeni halkının bir nesil boyunca bu doğrultuda şartlanmış olmasının bir sonucuydu. Bu fikriyatın eyleme dönüşmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Zihnimizde yoğun bir hayal dünyası yaratmıştık. Gerçekçiliği tamamen kaybederek hayallerimizin esiri olduk.

Ermeni halkının imkanlarını, politik ve askeri gücünü fazla abarttık ve halkımızın Ruslara yaptığı hizmetleri fazla önemsedik. Çok mütevazi değer ve özelliklerimizi abarttığımız için, umut ve beklentilerimiz de abartılı oldu… “ (Havhannes Katchaznouni, The Armenian Revolutionary Federation Has Nothing To Do Any More, New York, 1955 s: 5-7)

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: