Federal Almanya Parlamentosunun 1915 yılında yaşanan Ermeni olaylarıyla ilgili aldığı karar

23 06 2005

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Almanya Federal Parlamentosu 16 Haziranda Ermeni iddiaları hakkında bir karar kabul etmiştir. Bu karar, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunu yöneten Jöntürk rejimini, Ermenilere karşı imha etmek amacıyla sürgün ve kitle katliamları uygulamakla suçlamaktadır. Karar, ayrıca, Osmanlı İmparatorluğunu dolaylı olarak başkalarının ağzından soykırımıyla suçluyor. Gerekçesiyle birlikte dört sayfalık bir metin olan bu karar incelendiğinde, tek yanlı olduğu, hiçbir nesnel yönü bulunmadığı, tarihsel gerçekleri çarpıttığı, asılsız ve mesnetsiz suçlamalar içerdiği görülüyor.

Değerli arkadaşlarım, bu talihsiz davranış, Almanya gibi bir ülkenin parlamentosuna yakışan ciddiyet ve sorumluluktan maalesef uzaktır. Kararın özellikle gerekçe bölümünde, hiçbir yargı kararına dayanmadan ve hiçbir karşı görüş dikkate alınmadan sadece bazı parlamentoların kararlarına ve bazı yazarların sübjektif eserlerine istinaden soykırımı iddiasına yer vermiş olması büyük bir adaletsizlik ve haksızlık olduğu gibi, Alman  Parlamentosunun da bu konuda önyargılı ve taraf tutan tutumunu yansıtmaktadır. Ayrıca,  karar, bir yandan gerçeklerin ortaya çıkması için tarihçilerin bir araya gelmesini öneriyor, bir yandan da Türkiye’yi suçluyor;  tabiatıyla bu da çelişkili ve mantıktan yoksun bir yaklaşımdır.

Alman Parlamentosuna bu kararla ilgili önergenin sunulması sırasında bunun nedenleri medyada tartışılmıştı. Bu tartışma, önergenin, sırf, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunu kesmek için yapıldığını; yani, esas amacının siyasî nitelikte olduğunu, hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde ortaya koymuştur değerli arkadaşlarım.

Bu durumda, bir müttefik devletin parlamentosunun, sırf siyasî amaçlarla Türkiye’nin tarihini karalamaya, tahrif etmeye yeltenmesinin çok yakışıksız, adaletsiz ve etik değerlerle bağdaşmayan bir hareket tarzı olduğunu da bu kürsüden belirtmek durumundayım.

Değerli arkadaşlarım, bu adaletsizlik, bize, ister istemez, 1921 yılında bir Alman mahkemesinin, eski Türk Sadrazamı Talat Paşayı Berlin’de öldüren Ermeni militanını beraat ettirerek bir hukuk skandalına yol açması olayını anımsatıyor. Dünya Savaşından sonra, Batı basını, Alman Genelkurmayını, Ermeni tehcirini Osmanlı Devletine sadece önermekle değil, aynı zamanda yönetmekle suçlamıştı. Bu ithamlar, savaştan yenik çıkan Almanya’yı derinden etkilemiş ve psikolojik baskı altında savunmaya geçen Alman Dışişleri Bakanlığı, Türk düşmanlığıyla ün yapmış din adamı Lepsius’e “Almanya ve Ermenistan 1914-1918” adlı, propaganda amaçlı, Almanları temize çıkaran, Osmanlıları ise suçlayan bir kitap yazdırtmıştı. İşte böyle bir ortamda cereyan eden Talat Paşa mahkemesini, Alman hâkimler, maktul Talat Paşayı suçlu, Ermeni katil Teilirian’ı da kurban sandalyesine oturtacak şekilde kurgulayarak, Alman Devletini temize çıkarmayı amaçladılar. Mahkeme kararıyla, Alman Devleti de, o zamanki Alman Hükümetinin görüşüne göre beraat ettirilmiş ve hakkındaki ithamlardan kurtulmuş oluyordu.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de yaşamış olan ve olayları yakinen bilen Alman subayları, önce mahkemeye tanık olarak çağrıldılar; fakat, sonradan, bunların tanıklığına başvurulmadı. Mahkeme, tanık olarak olayları görenleri, bilenleri, yaşayanları tanık olarak çağırmadı. Sadece olaylar hakkında ikinci elden bilgi sahibi olanları ve Ermeni yanlısı kişileri dinledi.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum.

Örneğin, 1915 olaylarını Türkiye’de bizzat yaşayan; fakat, görgü tanığı olarak mahkeme tarafından kasıtlı olarak dinlenmeyen Alman Generali Bronsart, 24 Temmuz 1921 tarihli Deutsche Allgemeine Zeituntg Gazetesinde yayımlanan makalesinde şöyle diyordu: “Eli silah tutan bütün Müslümanlar Türk Ordusunda silah altında oldukları için, Ermenilerin savunmasız kalan halka karşı korkunç bir katliam yapmaları kolay oldu; çünkü, Ermeniler, Ruslar tarafından sıkıştırılan Osmanlı ordusuna yandan ve arkadan saldırılar gerçekleştirmekle kalmayıp, bu bölgelerde yaşayan Müslüman halkın kökünü kuruttular, yok ettiler. Bu gaddarlık, daha sonra, Türklerin Ermenilere karşı yaptıkları iddia edilen zulümden çok daha kötü idi.” Mahkemenin taraf tutan davranışına, General Bronsart gibi Türkiye’de görev yapan ve görgü tanığı olmak isteyen Almanlar itiraz etti; ama, mahkeme bu itirazları dikkate almadı ve verdiği kararla, katili serbest bıraktı. O zaman, Almanya’da yayımlanan önde gelen gazeteler, bu olayı tam bir hukuk skandalı olarak nitelendirdiler. Adaletin, hak ve hukukun siyasî nedenlerle katledildiğini ve bunun Almanya için utanç verici olduğunu belirttiler. Talat Paşa mahkemesine benzeyen bir skandal ve adaletsizliğin 84 yıl sonra Alman Federal Parlamentosunda vuku bulması büyük bir talihsizliktir.

Değerli arkadaşlarım, Alman Parlamentosunun kararında “Osmanlı İmparatorluğunda görev yapan Alman büyükelçilerinin ve konsoloslarının raporlarına dayanan Alman Dışişleri Bakanlığı dosyaları, katliamların ve sürgünlerin planlı bir şekilde düzenlendiğini belgelemektedir” deniliyor. Bu iddialar, tamamen gerçekdışıdır. Bu husus, Türk Tarih Kurumunun 2004 yılında yayımladığı Sürgün ve Göç adlı kitapta açıkça ortaya konulmaktadır. Türk Tarih Kurumu, 1915 olayları sırasında Türkiye’de görevli Alman Büyükelçisi ile başkonsolosların, orijinalleri Alman arşivlerinde bulunan raporlarının metinlerini, bu kitapta ayrıntılı bir incelemeye tabi tutmuştur. Bu raporlar, Osmanlı Devletinin planlı bir katliam düzenlediği iddiasının bir iftira olduğunu ve Osmanlı Ermenilerinin devlet eliyle imhasının planlandığı savının tamamen temelsiz olduğunu ortaya koymaktadır.

Peki, değerli arkadaşlarım, o zaman, Alman Parlamentosu böyle fahiş bir hatayı nasıl yapıyor; bunu soracaksınız. Bunun nedeni, Alman Parlamentosunun, 1915 olaylarına, Alman din adamı Johannes Lepsius’un 1919’da yayımlanan Deustchland und Armeniens 1914-1918 (Almanya ve Ermenistan 1914-1918) adlı kitabındaki görüşler perspektifinden bakmasından ileri geliyor.

Sizlere, tam bir propaganda ürünü olan Lepsius’un kitabının hangi koşullarda yazıldığını izah edersem, konuya açıklık getirilmiş olacak.

Biraz önce değindiğim gibi, Birinci Dünya Savaşından sonra, Osmanlı Hükümetinin, tehcir kararını, Alman Genelkurmayının desteğiyle aldığı ve uyguladığı hususunda, Batılı ülkelerde yerleşmiş derin bir kanaat vardı. Nitekim, Almanya’nın Ermeni tehcir ve kırımının başmimarı olduğu, 1914-1916 yıllarından İstanbul’da görevli Amerikan Büyükelçisi Morgenthau tarafından iddia ediliyordu. Morgenthau yazmış olduğu anılarında, Ermenilerin tehcir edilmesini, Türklere, Almanların önerdiğini, Alman Amirali Usedom’un kendisine bizzat söylediğini yazmıştır. Amerikalı tarihçi ve misyoner Gibbons da, Ermenilerin yok edilmesinden Almanları sorumlu tutar.

İşte, savaştan yenik çıkmış olmanın ezikliği altındaki Alman Hükümeti de, bu suçlamaların yarattığı psikolojik baskıya karşı durabilmek, tehcir ve uygulamasında hiçbir sorumluluğu olmadığını belirtmek ve sorumluluğun sırf Osmanlılara ait olduğunu ortaya koyabilmek amacıyla, Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde bulunan, sadece işine gelen bazı belgeleri yayımlatma yoluna gitmiştir. Bu görev, biraz önce belirtmiş olduğum gibi, Ermeni dostu olarak tanınan Protestan Papazı Lepsius’e verilmiştir. Lepsius’ün yazmış olduğu “Almanya ve Ermenistan 1914-1918” kitabını hangi amaçla hazırlamış olduğunu diğer bir Alman tarihçi Gotthard Jaschke şu şekilde açıklıyor: “Lepsius, ikibuçuk yıldan beri bulunduğu Hollanda’nın Lahey Şehrinden 1918 Kasımından sonra geri döndü. Döner dönmez Alman Dışişleri Bakanı Dr. Solf’le bir görüşme yaptı. Bu görüşmeden sonra, Dr. Solf’un izniyle, Alman Dışişleri Bakanlığı arşivindeki Ermeni sorunuyla ilgili belgeleri gözden geçirdi ve Mayıs 1919’da, seçtiği belgeleri yayınladı. Lepsius, bu çalışmasıyla, Alman Hükümetinin, Osmanlı İmparatorluğundaki konsolosları aracılığıyla Ermenilerin durumunu iyileştirmek ve kolaylaştırmak için her şeyi yaptığını ve dolayısıyla, Almanya’nın bu konuda tamamen masum olduğunu kanıtlama uğraşı içindeydi.”

Gerçek şu ki, Lepsius, çalışmaları sırasında, belgeleri, Osmanlı Devletini suçlayacak ve Almanları aklayacak şekilde özenle seçmişti. İngiliz tarihçi Ulrich Trumpener yayınladığı orijinal… O da bir kitap yazmıştır. “Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu” adlı kitabında esas sahtekarlığın bundan da öte olduğunu belirtiyor Ulrich Trumpener. Trumpener, Lepsius’un yayınladığı orijinal belgelerdeki bazı önemli pasajların birisi -birisi diyor- tarafından değiştirildiğini ya da silindiğini önemle kaydediyor.

Fritz T. Epstein adlı Alman tarihçisi de, bu konudaki bir yayınında Lepsius’un kitabındaki orijinal belgelerin tahrif edildiğini doğruluyor.

Gerçek şu ki değerli arkadaşlarım, çok adette Alman yayını da, Lepsius’un “Almanya ve Ermenistan, 1914-1918” isimli kitabının olayları bir Müslüman-Hıristiyan çatışması olarak değerlendiren bir görüşle yazıldığını, bu eserde sadece Türk düşmanlığı yapıldığını ve eserin tarihî bir değeri olmayıp, propaganda vasıtası olduğunu belirtiyor.

Bir örnek vereyim: Alman araştırmacı yazar olan Barth’ın “Türke, Wehre Dich” (Türk Kendini Savun) adlı kitabında “Türk yiyicisi” (Türkenfresser) adıyla tanımladığı Lepsius için kullandığı şu sözler, Lepsius’un kitabının güvenilecek bir tarihî kaynak olmadığını ortaya koyuyor. Barth şunları söylüyor: “Lepsius, Almanya’da uzun bir mücadele ve çalışmadan sonra, Türkler aleyhine bir kamuoyu oluşturmakta başarılı olmuştur. Hatta, bugün bile, birçok araştırmacı, onun roman özelliği taşıyan yayınlarından faydalanmaktadır. Bir defa, Lepsius, 1 inci Asırlardan kalma kopkoyu Haçlı düşüncelere sahip bir papazdır. Bu Haçlılık ruhunu ve düşüncesini, her fırsatta, hem de açıkça ortaya çıkarıp işlemektedir.” Alman tarihçi Barth şu şekilde devam ediyor: “Lepsius, bütün Türk olanlara karşı, vahşi, körü körüne, acımasız bir kin sergilemekte, katliamın politik, ahlakî ve sosyal sebeplerini tamamen örtbas etmekte ve keyfî sahte vahşet olayları sunmaktadır.”

Değerli arkadaşlarım, bu söylediklerim, tarafsızlığı son derece kuşkulu, Türkler ile Müslümanlar hakkında önyargılı bir din adamı olan Lepsius’un ve tarihî kaynak olarak güvenilir olmayan yayınlarının Alman Parlamentosunun kararıyla yüceltilmiş olmasının ne denli bir talihsizlik olduğunu ortaya koyuyor.

Alınan kararda, Lepsius’un 1915 Temmuz-Ağustos aylarında İstanbul’da yürüttüğü araştırmaların sonucunda Ermenilerin durumu hakkında yazmış olduğu; fakat, o dönemde askerî sansür nedeniyle Almanya’da yasaklanmış olan raporuna da atıfta bulunuluyor. Lepsius’un İttihat ve Terakki hükümetinin Ermeni azınlığına karşı bir toplukıyım tasarlayıp uyguladığını iddia ettiği bu rapor, savaşın sona ermesiyle birlikte, 1918’de, Paris’te “Dr. Johannes Lepsius’un Ermeni Katliamı Hakkındaki Gizli Raporu” adıyla yayımlandı. Alman Parlamentosunun dikkate almadığı husus, Lepsius’un, kitabında İstanbul’da ziyaret ettiği, Amerikan Büyükelçisi Morgenthau’ın kendisine verdiği Amerikalı Protestan misyonerlerin uyduruk ve düzmece iddialarına dayalı raporlarını temel kaynak olarak almasıdır.

Bakınız, şimdi, Lepsius’ün,     bu kitabını nasıl yazmış olduğu hususunda Amerikalı tarihçi profesör Heath Lowry ‘nin “Büyükelçi Morgenthau ‘ın Öyküsünün Perde Arkası” adlı eserinde çok ayrıntılı bilgiler vardır değerli arkadaşlarım. Heath Lowry söz konusu eserini, Morgenthau’nın Amerikan Dışişleri Bakanlığına gönderdiği resmi rapor ve yazılara, tuttuğu günlüğe ve özel mektuplara dayalı sağlam ve sağlıklı bilgilere istinat ettirmiştir. Bu bilgiler ışığında, Heath Lowry, şunları söylüyor: “Lepsius, İstanbul’da 31 Temmuz 1915’te Amerikan Büyükelçisi Morgenthau’u ziyaret ederek, büyükelçiye, Türkleri tehcide ve katliama son vermeye zorlamak amacıyla dünya çapında bir protesto hareketi başlatmak istediğini, bu amaçla, Cenevre’ye giderek, Uluslararası Kızılhaç Örgütünden, Papadan ve tarafsız devletlerin başkanlarından yardım isteyeceğini belirtmiştir. Ve Büyükelçi Morgenthau’dan yapacağı bu girişimlerde kullanılmak üzere Osmanlı vahşetine ilişkin bilgi talebinde bulunmuştur. Bu ziyaretten sonra Morgenthau ile birçok görüşme yapan Lepsius, istediği belge ve bilgileri Büyükelçi Morgenthau’dan almıştır. Lepsius bu bilgilere dayanarak, sonradan Paris’te kitap halinde yayınlanan raporunu yazmıştır.

Bu konuda Amerikalı tarihçi profesör Heath Lowry’nin değerlendirmesi şöyledir: “… Morgenthau’ya Amerikan konsolosları ve Amerikan misyonerleri tarafından gönderilen raporlardaki verilerin basitçe karşılaştırılmasından Lepsius’ün kitabı için ana kaynağın Morgenthau olduğu ortaya çıkmaktadır. Lepsius’un savaş sırasında Osmanlı Başkentinde sadece bir ay kaldığı ve Anadolu’da nispeten az sayıda Alman misyoneri bulunduğu gözönüne alınınca, elindeki Ermeni sürgünlerle ilgili malzemenin çoğunun, Amerikalı misyoner kaynaklardan sağlanmış olması şaşırtıcı değildir.”

Profesör Hearth Lowry’nin araştırmaları, Morgenthau’ın Lepsius’a verdiği bilgileri aynı zamanda İngiliz savaş propaganda bürosu tarafından 1916’da yayımlanan Mavi Kitabın editörü konumundaki Viscont Bryce’a da verdiğini göstermektedir.

Değerli arkadaşlarım, yani bugün artık tam bir savaş propaganda malzemesi olduğu ortaya çıkan Mavi Kitapla Lepsius’un savaş sonrası Paris’te kitap olarak yayımlanan raporu ve Büyükelçi Morgenthau’nın anılarının dayandığı bilgilerin kaynağı aynıdır. Bu bilgi kaynağı da tümüyle yalan veya yarı gerçek verileri nakleden ve çarpıcı tutarsızlıklar içeren Amerikalı misyonerlerin raporlarıdır. Amerikan konsolosluk raporlarının da misyoner raporlarına dayandığı bilinmektedir. Bu bağlamda misyonerlerin Protestanlaştırmak istedikleri Ermenileri himayelerine almış olduklarını ve Osmanlıyı da baş düşman olarak gördüklerini burada anımsayalım.

Değerli arkadaşlarım, Alman Parlamentosu kararında, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 13 nisan tarihinde oybirliğiyle kabul etmiş olduğu bildiriye ve içerdiği öneriye en ufak bir atıfta bulunmamaktadır. Bu da son derece hayret verici ve düşündürücüdür. Bu durum, taslağı hazırlayan kişilerin bazı hususları Alman Parlamentosunun dikkatinden bilinçli olarak kaçırdıkları izlenimini yaratmaktadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu bildirisinde akıl ve mantığın Türkiye ile Ermenistan’ın ortak bir girişimle tabuları yıkmaktan korkmamalarını ve ortaklaşa yaşadıkları beşeri facianın tüm yönlerini açığa çıkararak tarihleriyle yüzleşmeye ve hesaplaşmaya hazır olmalarını emrettiğini açıklamış ve ortaya koyduğu bu siyasî iradeyi fiiliyata intikal ettirmek üzere şöyle bir öneride bulunmuştu: “Türkiye ile Ermenistan, kendi tarihçilerinden oluşacak ortak bir komisyon kurmalı, ulusal arşivlerini kısıtlamaya tabi tutmadan araştırmaya açmalı, ilgili diğer arşivlerde de sürdürülecek ortak araştırmaların sonuçları dünya kamuoyuna açıklanmalı ve bahis konusu komisyonun kuruluş ve çalışma yöntemleri iki ülke arasında saptanmalıdır.” Türkiye Büyük Millet Meclisinin önerisine, bugüne kadar Ermenistan’dan bir yanıt gelmemiştir.

Bu bakımdan, Alman Parlamentosu kararında belirttiği gibi, gerçekten de samimiyetle Türkiye- Ermenistan ilişkilerinin düzelmesini içtenlikle istiyor idiyse, Türkiye Büyük Millet Meclisinin önerilerine de atıfta bulunarak, Ermenistan’a “tarihiyle yüzleşmekten ve hesaplaşmaktan korkmamasını” ve Türkiye’nin akılcı ve uzlaşıcı ortak tarih değerlendirmesi önerisini kabul etmesini tavsiye etmesi gerekirdi.

Aklın ve basiretin yolu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin önerdiği şekilde, taraflar arasında bilimsel nitelikte ortak bir tarih değerlendirmesinden geçmektedir. Tarihin yükünden ve önyargılarından kurtulmanın yolu budur.

Alman Parlamentosunun 16 Haziranda aldığı kararın, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 13 Nisan Bildirisinde açıklanan şu yaklaşım çerçevesinde değerlendireceğini bilmesi gerekir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, Osmanlı Ermenilerinin tarihi gibi dünya tarihçileri arasında tartışmalı olan bir konuda, bazı parlamentolar tarafından siyasî amaçlarla karar alınmasını ve aydınlığa kavuşturulmamış bir tarihsel sorunun hangi yanının doğru olduğuna yasa yolu ile karar verilmesini, yakışıksız, anlamsız, keyfî ve adaletsiz bir uygulama olarak görerek kınamakta ve bu tür karar ve yasaların Türkiye açısından hiçbir geçerliliği olmadığını ilan etmektedir.”(Alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, burada “soykırımı” teriminin belirli tanımı olan bir suça ilişkin olduğunu ve suçun tanımı ile varlığının nasıl saptanacağının, İkinci Dünya Savaşından sonra hazırlanarak, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 9 Aralık 1948 günlü kararıyla onaylanıp 11 Ocak 1951’de yürürlüğe giren “Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme” ile yapılmış olduğunu da belirtmek isterim.

Bu itibarla, belirli bir yasal hükme istinaden, yetkili yargı organı tarafından karara bağlanmamış bir suç iddiası hususunda uluslararası, ulusal ve yerel parlamentoların karar almaları veya yasa çıkarmaları hukukdışıdır ve geçersizdir. (Alkışlar)

Bu açıdan, Alman Parlamentosunun kararında yer alan “çok sayıda tarihçi, parlamento ve uluslararası kuruluş, Ermenilerin sürgün edilmesini ve katledilmesini soykırımı olarak tanımlamaktadır” ifadesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Diğer bir deyişle, bu ifadeler hukuk dışıdır ve geçersizdir.

Değerli arkadaşlarım, baştan sonra kadar Türkiye’ye karşı hasmane duygu ve düşüncelerle kaleme alındığı görülen bu kararın Alman Meclisinde temsil edilen bütün siyasî partilerin oybirliğiyle kabul edilmesini, esefle karşılıyorum ve bunu, tarihî Türk-Alman dostluğuna indirilmiş büyük bir darbe olarak görüyorum.

Alman Parlamentosunun bu kararı, Türk Milletinin ve onun Almanya’daki temsilcisi olan 2 500 000 Türk’ün millî duygularını rencide etmiştir.

Yakın tarihte işlenen en büyük soykırımın sorumluluğunu taşıyan Almanya’nın, kendi vicdanını temizlemek için dost bir milletin tarihini haksız ve asılsız iddialarla kirletmeye kalkması hazindir. (Alkışlar)

Alman parlamenterleri, benim bu konuşmamla Türk Milletinin duygularına tercümanlık yaptığımı ve onlar namına Alman Parlamentosunun bu kararını şiddetle protesto ettiğimi bilmelidirler.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: