Kıbrıs Konusundaki Genel Görüşme

22 06 2005

22. Dönem 3. Yasama Yılı 115. Birleşim 22 Haziran 2005 Çarşamba

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; benden önce konuşan değerli meslektaşım Onur Öymen, Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğinin gerçekleşmesi ihtimalinin tehlikeye düştüğü bir dönemde uyum protokolünün bize önerildiği şekilde imzalanmasının Türkiye için yaratacağı sakıncaları ve ulusal çıkarlarımıza vereceği zararları tam bir vukufla ve açıklıkla izah etti.

Gerçekten de, değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin kendinden beklenen adımları atabilmesi için, verdiğinin karşılığını alıp alamayacağı hususunda kesin bir görüşe sahip olması lazım, muhataplarına güven duyması gerekli. Böyle bir güven ortamı halen mevcut değil, ne zaman oluşacağı da belli değil.

Değerli arkadaşlarım, Kıbrıs konusunda atacağı adımdan önce, Türkiye’nin, Avrupa Birliğinin geleceği ve kendisine karşı tutumu konusunda sağlıklı bir analiz yapması zorunlu. Ben, bu konudaki görüşlerimi, değerlendirmemi sizlerle paylaşacağım; hepinize saygılarımı sunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, iki kurucu üye olan Fransa ve Hollanda’da yapılan halk oylamalarında Avrupa Birliği Anayasasına hayır denilmesi, Avrupa ülkelerinde depremsel etkiler yarattı. Avrupa siyasî çevrelerindeki genel kanaat, siyasî birlik sürecinin aldığı bu çok ağır yaradan sonra, artık, Avrupa birleşik devletleri hedefinin, yani, süper Avrupa’nın, süper Avrupa idealinin, önümüzdeki uzun yıllar boyunca gündeme gelmeyeceği yolunda oluştu; fakat, bu, Avrupa Birliğinin çöktüğü anlamına gelmiyor; Avrupa Birliği, ulus devletler topluluğu kavramı çerçevesinde bir ekonomik birlik olarak yaşayacak.

Yapılan araştırmalar ve kamuoyu yoklamaları, hayır oylarının nedenlerinin çok geniş bir yelpazeye yayıldığını ortaya koydu; fakat, Batı Avrupa’daki siyasî çevrelerin büyük bir bölümü, tüm günahları genişlemeye yüklemek gibi bir yolu seçiverdi; genişleme ile bütün bu sorunlar arasında organik bir bağ kurdular ve genişlemeyi bütün bu olumsuzlukların ortak paydası olarak değerlendirdiler. Diğer bir deyişle değerli arkadaşlarım, Türkiye günah keçisi yapıldı, Türkiye’nin tam üyelik perspektifinin tamamen yok edilmesi birdenbire Avrupa gündeminin ön sıralarında yer aldı.

Referandumların üzerinden daha on gün geçmeden, Avrupa Birliğinin, Türkiye’yi içine alacak bir genişleme için frene basacağı belli olmuştu; ancak, Avrupa Birliğinin, Brüksel’de toplanan, 17 Haziran Zirve Toplantısında hava büsbütün Türkiye’nin aleyhine dönüştü. Avrupa Birliğinin genişlemeye ve Türkiye’nin üyeliğine nasıl baktığını ortaya koyan kararlar birbirini izledi. Önce, aday ülkelere yönelik bilgilendirme toplantısı iptal edildi, Sayın Abdullah Gül bu nedenle Brüksel’e gitmekten vazgeçmek durumunda kaldı, sonra, devlet ve hükümet başkanları, sanki ellerini kirletmek istemezlermiş gibi, genişleme konusunu zirve gündeminden tamamen çıkardılar.

Değerli arkadaşlarım, 40 sayfalık sonuç bildirgesinde “genişleme” sözcüğü bir kere dahi sarf edilmiyor. Sonuç bildirgesi taslağında yer alan ve Türkiye’yle müzakere tarihi olarak 3 Ekimin telaffuz edildiği pasaj da metinden çıkarıldı ve yasak savma kabilinden Aralık 2004’te alınan kararların uygulanacağı belirtildi.

Şimdi, Fransız devlet adamları yaptıkları açıklamalarla referandumun faturasını Türkiye’ye çıkardılar ve ülkemizin Avrupa Birliği yolunu var gücüyle tıkamaya çalışan bir tutum ortaya koydular. Alman Hıristiyan Demokrat Partisinin Başkanı Angela Merkel de Fransa’daki referandum sonuçlarının kendisinin Türkiye hakkındaki değerlendirmesini teyit ettiğini coşkuyla söylüyor. Partisinin sözcüsü “3 Ekim tarihi Avrupa Birliğiyle üyelik müzakerelerinin başlama tarihi olamaz. 18 Eylül seçiminden sonra kurulacak yeni Alman hükümetinin çizgisi, Avrupa Birliğinin Türkiye’yle tam üyelik değil, imtiyazlı ortaklık müzakereleri yapması olacaktır” diyor.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu gelişmeler şunu ortaya koyuyor: Avrupa’nın en etkili iki ülkesi, yani, Fransa ile Almanya Türkiye’ye imtiyazlı ortaklı formülü dayatmak için güç birliği yapıyorlar. Bu durum, maalesef, Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğinin gerçekleşme olasılığına umutla bakmanın artık pek mümkün olmadığını ortaya koyuyor.

Avrupa Birliği, sözünden dönmüş görünmek istemediği için de, Türkiye’yle müzakereleri büyük bir olasılıkla 3 Ekim’de başlatmak eğiliminde. Ancak, bu Türkiye’yi yanıltmamalı değerli arkadaşlarım, esas zorluklar bundan sonra başlayacak. Fransa Dışişleri Bakanı tarafından da açıklandığı üzere, Fransa, Avrupa Birliğinin Türkiye’yle üyelik sürecinin önünü kesmek için kesin bir tavır koyacak ve imtiyazlı ortaklık formülünü ısrarla dayatmaya çalışacak.

Avrupa Anayasasının reddedilmesinin açığa vurduğu bir olgu da değerli arkadaşlarım, Avrupa kamuoyundaki milliyetçi, şoven, ırkçı ve dinci eğilimleri oya çevirmek isteyen ırkçı, dinci ve Hıristiyan demokrat partilerin güçlenmiş olmasıdır. Bu durumda, Avrupa Birliği krizinin daha da derinleşmesini beklemek yanlış olmayacaktır.

Değerli arkadaşlarım, burada önemle belirtmek istediğimiz husus, Türkiye’nin imtiyazlı ortaklık gibi bir özel statüyü kesinlikle kabul etmeyeceğidir. Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle imzaladığı hiçbir anlaşmada, müzakere sürecinin imtiyazlı ortaklık olduğu belirtilmemiştir. Türkiye’nin hakkı tam üyeliktir. Avrupa Birliği, Türkiye’ye karşı açık bir yükümlülüğe girmiştir bu hususta. Türkiye, bu hakkından hiçbir zaman feragat etmeyecektir.

Ancak, buraya kadar söylediklerimden, değerli arkadaşlarım, şu üç nokta ortaya çıkmaktadır:

1- Biraz önce de belirttiğim şekilde, önümüzdeki en azından iki üç yıl içinde, Avrupa Birliğinde tam bir belirsizlik havası sürecek, birlik bütünleşme sürecindeki tıkanıklığı aşma ve hedeflerini yeniden belirleme ve tartışma dönemine girecektir.

2- Avrupa Birliği içinde, Türkiye’ye karşı açık ve resmî taahhütler unutulmuştur; Türkiye’yi de kapsayan genişleme süreci askıya alınmıştır. Türkiye’den tam üyelik hakkının esirgenmesi ve ona imtiyazlı ortaklık statüsünün dayatılması hususunda çok kuvvetli bir cephe oluşmuştur.

3- Türkiye’den belirli ödünlerin koparılması için, Türkiye’nin tam üye olarak Avrupa Birliğine alınıp alınmayacağı, önümüzdeki dönemde bilinçli olarak muğlak bırakılacaktır.

Değerli arkadaşlarım, bu belirsizlik döneminde, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle müzakerelerde son derece ihtiyatlı hareket etmesi gerekir ve önünü tam anlamıyla görmeden adım atması çok yanlış olur. Türkiye açısından en isabetli hareket hattı, Avrupa Birliğiyle ilişkilerdeki konuları iki gruba ayırmak suretiyle ele almasıdır.

Bunlardan birinci grup, Avrupa müktesebatına ilişkin olanlardır. Bu çerçevede, Türkiye, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ile ekonomik, sosyal ve çevreye ilişkin olan alanlarda hem yasama hem de uygulama açısından üstüne düşeni en mükemmel şekilde yerine getirmelidir. Reformlar gerçekleştirilmeli, bütün bu alanlarda Türkiye en mükemmel bir performans sergilemeyi bir ulusal gurur meselesi haline getirmelidir.

İkinci grup ise, Avrupa Birliği müktesebatı dışında olan ve bazıları diğer üyelerden talep edilmediği halde Türkiye’ye önşart olarak dayatılan hususlardır. Kıbrıs, Ege sorunları ve Lozan Antlaşmasına ilişkin konular bu gruba dahildir. Bu konularda, Türkiye, azamî ihtiyatla hareket etmelidir. Örneğin, halen Güney Kıbrıs’ın tanınması anlamına gelmediği belirtilerek, Türkiye’ye gümrük birliği protokolü imzalatılmak istenmektedir. Bununla koşut olarak, hükümetimiz, bu imza keyfiyetinin herhangi bir şekilde Güney Kıbrıs’ı tanıma anlamına gelmediği konusunda bir deklarasyon yapmayı kabul etmiştir.

Değerli arkadaşlarım, bu şekilde bir deklarasyonun hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Böyle bir deklarasyon, amacına kesinlikle hizmet etmeyecektir; çünkü, bu tür tek yanlı bir bildirgenin hiçbir hukukî bağlayıcılığı yoktur uluslararası hukukta. Bu, sadece bir duyuru olmaktan ileri gidemez.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun efendim.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Türkiye’nin çekincesinin bağlayıcı olması için, imzalanacak protokol metnine bu işlemin tanıma anlamına gelmeyeceğinin açık bir ifadeyle konulması gerekir. Bu şekilde, çekince metninin altında Türkiye’nin yetkilisinin imzasının yanında, Avrupa Birliği temsilcisinin de imzası bulunacaktır. Bu, çekinceyi hukuken geçerli hale getirir.

Türkiye, bu tarz hukuken bağlayıcı bir çekincede ısrarlı olmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde, Kıbrıs Rum Yönetimi, protokolün imzalanmış olmasını tanıma olarak ilan edecektir ve Türkiye’den, bunun hukukî sonuçlarını yerine getirmesini isteyecektir; Avrupa Adalet Divanına gidecek, buradan arzu ettiği yönde bir karar çıkaracak ve Türkiye bu kararı kabul edinceye kadar, vetosuyla müzakereleri askıya aldıracaktır.

Tanımanın hukukî sonuçlarının en başında, KKTC’nin varlığının dayandığı uluslararası anlaşmaların keenlemyekûn olması gelir. Bu durumda, artık, KKTC’nin Rum Yönetimiyle müzakerede bulunmasının bir anlamı kalmaz değerli arkadaşlarım; çünkü, KKTC, artık, ayrı ve egemen bir siyasî varlık olma hakkını kaybetmiş olur. Bunun anlamı, Kıbrıs Türklerinin, korumaya alınmış azınlık statüsünde, Rum Cumhuriyeti içinde yok edilmeye mahkûm edilmeleri olur. Tanımanın bir sonucu da, Kıbrıs’tan Türk askerlerinin çekilmesinin Avrupa Birliği tarafından Türkiye’ye dayatılmasıdır. Bu bakımdan, Türk Hükümeti, protokolü, metne doğrudan rezerv koymadan imzalamak gibi fahiş bir hataya düşmemelidir; çünkü, bunun telafisi yoktur. Değerli arkadaşlarım, Lipponen mektubunu zihninizden çıkarmayın.

Tekrar ediyorum; izah ettiğim koşullar dolayısıyla, halen, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolu kalın bir sisle kaplıdır. Şu an, Türkiye’nin tam üyeliği, her zamankine oranla karanlıkta görünüyor. Önümüzdeki bu ağır sis açılıncaya kadar, Türkiye reform sürecini devam ettirmelidir; müktesebat dışındaki hususlarda ise adım atmamalıdır; atıyorsa, bastığı zeminin sağlam olduğuna azamî dikkati göstermelidir ve gümrük protokolü, ancak ve ancak, önerdiğim şekilde bir rezervle imzalanmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, halen, imtiyazlı ortaklık ülkemize yegâne seçenek olarak sunulur ve Türkiye, imtiyazlı ortaklıktan fazlasının verilmemesi görüşü lehinde yoğun bir kampanya yürütülürken, Ankara’nın, daha müzakere sürecinin başlangıcında, stratejik çıkarlarıyla ilgili alanlarda ödün vermesi affedilmez bir hata olur. Türkiye bu şekilde hareket ederse, gerçekleşmeyecek bir Avrupa Birliği hayaliyle, bir kere verildikten sonra, telafisi imkânsız stratejik imkânlarını elinden çıkarmış olur.

Değerli arkadaşlarım, son sözüm, diplomaside ve askerlikte karar alma sorumluluğuna sahip olanların önlerini görmeden, işi şansa bırakarak adım atma gibi bir lüksleri olmadığıdır. Bu şekilde atılan adımların sonunun, çok büyük bir olasılıkla, hüsranla sonuçlandığı unutulmamalıdır.

Hepinize saygılarımı sunuyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: