Tarihsel Gerçekler Işığında Ermeni Soykırımı İddiası

26 04 2005

Gazi Üniversitesi

I. BAZI BATILI DEVLETLER ERMENİ SORUNUNU T’NİN DIŞ POLİTİKASINI YÖNLENDİRMEK, AB YOLUNU KESMEK VE ONU ÖDÜN VERMEYE ZORLAMAK için BASKI UNSURU OLARAK KULLANIYORLAR

Türkiye’nin dünyaya Ermenilere soykırımı uygulayan bir Müslüman ülke olarak tanıtılması kampanyası

Türkiye’nin dünyaya “Ermenilere soykırımı uygulamış bir Müslüman ülke olarak tanıtılması” amacını güden son derece etkili bir kampanya ile karşı karşıyayız.

Özellikle, Ermenilerin 2005 Nisan’ında sözde soykırımının 90. yılını anmaları nedeniyle son derece yoğunlaşan bu kampanyanın kazanmış olduğu uluslararası boyutun ülkemizin çıkarlarını tehdit eden bir nitelik kazandığı artık hiçbir kuşkuya meydan bırakmıyor.

Son yıllarda, aralarında Arjantin, Yunanistan, Lübnan, Belçika, Rusya, İtalya, İsviçre, Fransa, Kanada, Slovakya’nın da bulunduğu 14 ülke parlamentosu ile Avrupa Parlamentosu Ermeni soykırımını tanıdıkları yolunda kararlar almışlardı. Bunlara kısa süre önce, hiç umulmadık şekilde, Polonya da katıldı.

Ermeni iddiaları, Hristiyan Demokrat partilerin verdikleri bir önerge ile 2004 yılında Alman Parlamentosu’na da taşındı. Bundestag bu konuda soykırımı tanımını kullanmadan Türkiye’yi Ermeni katliamlarıyla suçlayan bir karar aldı. Bu gelişmeler Ermeni sorununun, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile bütünleşme sürecinde ciddi bir engel oluşturacak bir boyut kazandığını ortaya koyuyor.

Bu açıdan, özellikle AB Komisyonu’nun, 17 Aralık AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’ne Türkiye ile katılım müzakerelerine başlanması tavsiyesinde bulunan 6 Ekim 2004 tarihli ilerleme raporunda, 1915’te cereyan eden olaylara atıfta bulunularak Türkiye’ye Ermenistan ile bu konuda bir uzlaşmaya varmasının önerilmiş olmasının altı çizilmelidir.

Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu tarafından 15 Aralık 2004 tarihinde onaylanan “Eurlings” raporunda ise, ülkemiz açıktan soykırımıyla suçlanmak suretiyle, Türkiye’ye, Ermenilere karşı 1915’te yapılan soykırımını kabul ederek tarihi gerçekleri tanıması ve Ermenistan’la arasındaki sınırı erken bir tarihte açması öneriliyor.

Bugüne kadar Türk kamuoyunun ve medyasının gözünden kaçan bir husus, Avrupa Parlamentosu’nun yaklaşık son 20 yıldır Ermeni iddialarına destek veren pek çok karar alan ve bu sorunu ısrarla izleyen bir AB kurumu olduğudur. Bu kararların en kapsamlısı Türkiye’nin 17 Nisan 1987’de AB’ye tam üyelik başvurusunu yapmasından dört ay sonra 18 Temmuz’da kabul etmiş olduğu “Ermeni Sorununun Siyasi Çözümü Üzerine Karar”’dır.

Aday ülkelerin üyeliğe kabulünde söz hakkına sahip olan Avrupa Parlamentosu kararlarının içinde bulunduğumuz dönemde bağlayıcılığı olmasa dahi, önümüzdeki yıllarda çok daha fazla ağırlık taşıyacağı ve belirleyici bir nitelik kazanacağı dikkate alınmalıdır.

Ermeni sorunu Türkiye’nin önüne AB’ye önşart olarak sürülecek

Ermeni soykırımı iddiasının Fransız iç politikasında tüm siyasi partiler tarafından sahiplenilen bir siyasi rekabet konusu haline gelmiş olduğu dikkate alınırsa, bu sorunun AB ile ilişkilerimizde gündemden düşmeyeceği anlaşılır. Daha da önemlisi, Fransa ve Avusturya gibi açıktan Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkan ve bu konudaki kararlarını düzenleyecekleri bir halkoylamasının sonucu ışığında vereceklerini açıklamış olan devletlerin (Fransa bu hususu bir anayasa hükmü haline getirmiştir), Ermeni sorununu ülkemizin AB’ye üyeliğini engellemek amacıyla bir koz olarak kullanacakları açıktır.

Hernekadar, Başkan Bush 25 Nisan, 2005 açıklamasında “soykırımı” sözcüğünü kullanmamışsa da, kullandığı ifadeler Osmanlı Devleti’ni 1,5 milyon Ermeni’nin katlinden sorumlu tutmaktadır. Bir süre önce, ABD Kongresi’nden bu konuda Türkiye aleyhinde bir karar çıkıp çıkmayacağına kendisine soran Milliyet gazetesi Washington temsilcisine Savunma Bakan Yardımcısı Volfovitz’in verdiği yanıt ilginçtir. Volfovitz, “ “Türkiye ABD’yi memnun edecek bir davranış içine girsin ki, biz de Kongre de Türkiye lehinde bir hava yaratabilelim” anlamında sözler sarfetmiştir. Ayrıca, bugüne kadar 29 ABD eyaleti yerel meclislerinde Türkiye’yi soykırımıyla suçlayan kararlar almışlardı. Bunlara, kısa süre önce Kalifornia da katılmıştır. Tüm bu eyaletler de “Ermeni soykırımı” liselerin müfredat programlarına girmiş ders olarak okutulmaktadır.

Bu gelişmeler ve Türkiye’nin AB ile bugüne kadarki deneyimleri gerçekçi ve nesnel bir yaklaşımla değerlendirildiği takdirde, Türkiye’nin AB ile yürüteceği katılım müzakereleri sürecinde, Ermeni soykırımı iddiasının ülkemiz tarafından kabul edilmesinin AB’ye giriş için bir ön şart olarak önümüze sürüleceği hiçbir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde ortaya çıkmaktadır.

Tarih tekerrür mü ediyor?

Tarihsel perspektiften değerlendirildiği takdirde, bu gelişme kaygı verici çağrışımlara yol açıyor. Çünkü, Ermeni sorununun çıkış sebepleri incelenirse, Çarlık Rusyası, İngiltere ve Fransa’nın kendi emperyalist çıkarlarının gerçekleştirilmesi için, Osmanlı toprakları üzerinde bağımsız bir Ermeni devleti kurulacağı vaadiyle kandırıp isyan ettirdikleri Ermeni kavmini bir piyon olarak kullanmak suretiyle yarattıkları bu sorunu, mirasına göz diktikleri Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecini hızlandırmak amacıyla kullandıkları görülür.

Aradan bir asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra bugün karşılaştığımız olaylar, Türkiye’ye “tarih tekerrür mi ediyor ?” dedirtecek bir nitelik kazanmış bulunuyor. Çünkü bazı Batılı devletlerin bu kozu kullanarak Türkiye’nin dış politikasını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmek ve ödünler elde etmek, bazılarının da bu sorundan ülkemizin AB’ye tam üye olmasını engellemek ve onu ikinci sınıf bir statüde AB’ye bağlı tutmak amacıyla bir baskı unsuru olarak yararlanmak istediklerini gözlemliyoruz.

Bu bakımdan, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını bu gerçeklerin ışığında değerlendiren bir strateji oluşturarak bu oyunu mutlaka bozması gerekiyor.

Ermeni Megalo-İdeası: HayDat ve Dört T Planı

Ermeni iddialarının belgesiz, kanıtsız, tutarsız ve abartılı olmasına rağmen, dünya kamuoyuna mağduriyetlerini inandırmaktadki başarıları, sadece fanatik bir dürtüyle ve planlı şekilde çalışmalarından ileri gelmemişitir.

Bunun esas nedeni de, Ermeni soykırımı iddialarının arkasında yatan tehdidin gerçek niteliğinin, Türk aydınları, Türk kamu oyu ve Türk siyasi liderleri tarafından kavranmamış olmasıdır. Böyle olunca da, Türk tarafı, Ermeni propaganda saldırısını etkisiz hale getirecek etkili ve bilinçli bir mücadele ortaya koyamamıştır.

Oysa, Ermeni tarafı, kendisini Türkiye’ye karşı bir asırdan beri, bazen sıcak, bazen soğuk şekilde, ama kesintisiz şekilde süren topyekun bir savaş içinde görmekte ve tüm enerjisi ile varlığını bu savaş için seferber etmektedir.

Bu savaşın temelinde Yunan “Megalo İdea”’sına benzeyen ırkçı-yayılmacı bir ideoloji yatmaktadır. Ermeniler kendi ideolojilerine “Hay Dat” diyorlar. Büyük Ermenistan’ı kurma rüyası olan “Hay-Dat, Doğu Anadolu topraklarının önemli bölümünün Ermenistan’a ilhakını öngörüyor.

Soykırımı iddiası ise, bu hedefin gerçekleştirilmesinde kullanılan önemli bir siyasi maniveladır.

Hay Dat’ı gerçekleştirmek amacıyla uygulamaya konulan ve “4 T” şeklinde adlandırılabilecek olan plan şu dört aşamaya dayanmaktadır: Tanıtım, Tanınma, Tazminat, Toprak.

Tanıtım aşaması, Ermeni terörü yoluyla Ermeni soykırımı iddiasını ve Ermeni davasını dünya kamuoyuna tanıtmayı öngörüyordu. 1975’te başlayan bu aşama 1984’te kadar sürmüştür. Ermeni terör örgütleri, Türk Büyükelçilerini, başkonsoloslarını, diplomatik personelini ve onların aileleri ile çocuklarını öldürmek suretiyle, soykırım iddialarını dünyaya duyurmuşlardır…

İkinci aşama tanınma sürecidir. Bu dönemde soykırım kampanyalarıyla dünya kamuoyu ve parlamentoları Türklerin soykırım işlediklerine ikna edilecek, soykırımının tartışılmaz bir veri olduğu sağlandıktan sonra da, uluslararası baskı yoluyla Türkiye’nin soykırımını tanınması sağlanacaktır.

Bundan sonra üçüncü aşama olarak başlatılacak tazminat sürecinde soykırımına uğramış Ermeni ailelerinin mirasçılarının hak ve tazminat talepleri gündeme getirilecek, bunu da toprak talepleri izleyecektir.

30 yıl önce bulunduğum Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı görevinde ben bu “4T planını” Türk devletinin yönetiminden sorumlu olanlara anlatmak için ısrarlı çaba gösterdim ve soruna bu perspektiften bakılmasını sağlamaya çalıştım.

Etkili bir strateji oluşturmak için tehdidin hedeflerini ve niteliğine isabetli bir teşhis koymak lazımdı.

Muhataplarım, tehdidi küçümsediler. Peşpeşe katledilen Türk büyükelçileri ve diplomatları için, “her mesleğin nimetleri ve külfetleri vardır” diyerek, Ermeni teröristlerin her öldürdükleri Türk temsilcisiyle Türk devletinin aczini kanıtladıklarını ve davalarını dünyaya tanıtmakta mesafe kazandıklarını görmezden geldiler.

Daha sonra Washington Büyükelçiliği görevinde bulunduğum tarihlerde de aynı tutumla karşılaştım.

Bu lakaytlık nedeniyle, Ermeni militanlar “4 T planının” uygulanmasında büyük mesafe aldılar. Önce, Dört T planının, birinci aşamasını tamamladılar. Türk diplomatları ve ailelerini öldürerek soykırımını dünya gündemine oturttular.

Şimdi ikinci aşamayı tamamlamak üzereler. Önemli ülkelerin parlamentolarına ve Avrupa Parlamentosu’na iddialarına kabul ettirmiş bulunuyorlar. Dahası, Ermeni soykırımı iddiasının kabulü Türkiye için AB’ye tam üyeliğin önşartı haline dönüşmüş durumda .

Hatta üçüncü aşamaya dahi adım atmış bulunuyorlar. Türk Subay ve as subaylarının katkılarıyla kurulmuş bulunan OYAK’ın ortağı olan Fransız AXA sigorta şirketi Ermeni soykırımını tanıyarak Anadolu’da hayatlarını kaybeden Ermenilerin mirasçılarına 17 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Ve milli bir kuruluş olan OYAK, bendenizin TBMM kürsüsünden yaptığı ikazlara rağmen AXA ile ortaklığını bozmamış sürdürmüştür. Bu da, Ermenilerin milliyetçilik anlayışı ile OYAK’ın temsil ettiği milliyetçilik anlayışı arasındaki farkı ortaya koymaktadır.

Edilgenliğin bu şekilde devam etmesi halinde, Türkiye’nin bu davayı kaybetmesi kaçınılmaz olur.

III. ERMENİ MESELESİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ

Selçuk Türkleri 1071’de Alpaslan komutasında Anadolu’ya girdiklerinde burada, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve Araplar yaşıyorlardı. Ancak, Bizans Anadolu’nun tek hakimi konumundaydı. Bu bakımdan, Şelçuklular zaptettikleri toprakları Ermenilerden değil Bizanslılardan aldılar.

Ermeniler, gerek Büyük Selçuklu devleti idaresinde, gerekse Anadolu’da kurulan Türk beyliklerinde hiçbir zulme ve baskıya maruz kalmamışlardır.

Osmanlı Devleti’nin kurulup yayılmasıyla birlikte bu beyliklerle birlikte himayelerinde yaşayan Ermeniler de Osmanlı idaresine geçtiler.

Ermenilerin Osmanlı devleti içinde yaşamlarına gelince, Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Bizans’ın zulmünden kurtarılan Ermeniler için tarihlerinin hiçbir döneminde yaşamadıkları bir güven, özgürlük ve refah çağı başlamıştır. Ermeniler millet adı altında örgütlenmiş, patrikleri onların ruhani ve cismani lideri konumunu kazanmıştır.

19’uncu yüzyıla kadar, yani yaklaşık sekiz asır, Osmanlı devleti ile Ermeniler arasında herhangi ciddi bir probleme rastlanmamış, Ermeni toplumu, millet sisteminin bahşettiği muhtariyet çerçevesinde yaşamını hoşgörülü bir ortamda rahat şekilde sürdürmüştür.

Yunanistan’ın bağımsızlık ilan etmesinden sonra, Osmanlı devletinin Ermenilere karşı gösterdiği hoşgörü ve güven daha da güçlenmiştir. Osmanlı’nın itimadını kaybeden Rumların yerini bürokraside Osmanlı’nın kendilerine “millet-i sadıka” ünvanını verdiği Ermeniler doldurmuştu.

19. yüzyılda, Osmanlı Ermenileri, zengin bankerler, tüccarlar ve sanayiciler olarak öne çıkmışlarsa da, bu topluluğun kendini gösterdiği esas alan devlet hizmeti olmuştur. Nitekim 19’uncu yüzyıl Osmanlı devlet yıllıklarına bakılırsa (Salname-i Devlet-i Aliye-i Osmaniye) yüzlerce Ermeni’nin devlet hizmetinde yüksek mevkilere atandığı görülür.

Bunlar arasında, 29 Ermeni’nin kamu hizmetinde en yüksek rütbe olan paşa rütbesiyle taltif edildiği, 27 Ermeni’nin çeşitli bakanlıklara atandığı, yedi Ermeni büyükelçi ile 11 başkonsolosun Osmanlı diplomasisinde görev yaptığı, müsteşar, vali, yargıç, genel müdür, daire başkanı olarak bürokraside yüzden fazla Ermeni’nin görev aldığı, il yönetim örgütünde her düzeyde yüzlerce Ermeninin görevlendirilmiş olduğu, akademik toplulukta da 11 Ermeni öğretim görevlisi bulunduğu görülür. Bunlara ilaveten, 1876 Meclis-i Mebusanı’nda (parlamento) 33 Ermeni milletvekili bulunmaktaydı.

Nihayet, Osmanlı Devleti’nin son döneminde Gabriel Noradungyan Efendi Dışişleri Bakanlığı, Agop Paşa da Hazine Bakanlığı yapıyorlardı.

Belirttiğimiz bu hususlar, Ermeni propagandacıların Osmanlı Devleti’nin Ermenilere karşı ayrımcı davrandığı yolunda ileri sürdükleri iddiaların ne denli yalan olduğunu ortaya koymaktadır.

Osmanlı toprakları üzerinde bir Ermeni devleti kurulması sorunu nasıl ortaya çıktı?

19. Yüzyılda Avrupa’da milliyetçilik akımlarının yayılması, Yunanlılardan sonra, Romanya, Sırbıstan, Karadağ ve Bulgaristan’ın bağımısızlıklarını kazanma sürecine girmeleri Osmanlı Ermenilerini de etkilemişti.

İşte bu ortamda, Çarlık Rusyası Ermeniler arasında filizlenmeye başlayan milliyetçilik akımlarından yayarlanarakDoğu Anadolu’da kendine bağlı bir Ermeni devleti kurmayı tasarlar. Bu amaçla Ruslar Ermeni liderlerle temas kurmaya başlar.

Bu durumda 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı patlak verir. Osmanlı ordusu müthiş bir yenilgiye uğrar. Rus orduları. Batıda Yeşilköy’e, Doğu’da Erzurum’a kadar ilerlerler.

Ruslar, Ermenilerle ilgili planlarını uygulayabilmek amaciyle, savaşa son veren Ayestefanos Anlaşması’na 16. Maddeyi koydururlar. Buna göre, Osmanlı devleti Doğu Anadolu’daErmeniler lehine ıslahat yapacaktır. Rusya, bu maddeyle Osmanlı’nın iç işlerine müdahelede tekelci bir konum kazanmıştı.

Ancak, İngiltere Rus kazanımlarını onaylamadı. Nedeni de, Anadolu’ya yerleşecek Çarlık Rusyası’nın gözünü Mezopotamya ve Basra Körfesine dikmesi ihtimaliydi. Böyle bir gelişme halinde, İngiltere’nin Hindistan yolu tehlikeye girecekti.

Bu nedenle Ayastafanos İngiltere’nin işine gelmiyordu. İngiltere’nin baskısıyla 1878’de Berlin Kongresi toplandı Berlin Andlaşması’nın 61. maddesiyle Doğu Anadolu’da Ermeniler lehine yapılacak islahatın 5 büyük devletin denetiminde uygulanması kararlaştırıldı. (Kars, Ardahan ve Batum Rusya’ya bırakıldı)

Böylece, Rusya, kendine bağlı bir Ermeni devleti kurma planını bir süre için rafa kaldırma durumunda kaldı…

Bu dönemde, İngiltere, Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı koruyuculuk rolünü üstlenmişti. Bu konumuyla, kendisinden destek ve yardım bekleyen Osmanlı Devleti’nden Kıbrıs’ı alma becerisini gösterdi.

Haziran, 1878 tarihinde imzalanan andlaşma uyarınca, Osmanlı Devleti, Doğu anadolu’daki Rus tehdidi kalkana kadar İngiltere’nin Kıbrıs Adası’na yerleşmesini kabul etti.

Osmanlı Devleti, bu şekilde Rusya’ya bağlı bir Ermeni devleti kurulmasının önlenmesini garanti altına aldığını hesaplıyordu.

Ancak bu hesap doğru çıkmadı. Kıbrıs’ı alan ve Mısır’da yerleşen İngiltere, Hindistan’a en kısa beğlantı yolunu garanti altına alınca Osmanlı’ya stratejik açıdan ihtiyacı azaldı.

Bu ortamda, 1880de iktidara gelen Gladestone, Rusya’ya karşı Osmanlı devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikasın terk etti.

Yeni politika, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp, İngiltere’ye dost küçük devletler kurulmasıdır. Bunların arasında en önemlisi, Rusya’ya karşı tampon görevini üstlenecek Ermenistan olacaktır.

Doğu Anadolu’da kurulacak İngiltere’ye bağlı bir Ermeni devleti, Çarlık Rusyası’nın güneye doğru yayılma emellerinin önüne set çekecek, böylece Basra ve Hindistan yolu güvence altına alınmış olacaktı.

Yani Ruslar’dan sonra İngilizler de Ermeni liderlerin aklını çeldiler.

Böylece hırsları körüklenen ve Osmanlı’ya isyana teşvik edilen Ermeni militanları şöyle bir plan tasarladılar. Ermeni çeteleri Türk köylerine ve kasabalarına saldıracak, kadın, çocuk ayrımı yapmadan katliam yapacak ve Türkleri misilleme yapmaya tahrik edecekti.

Ayrıca, aynı amaçla isyanlar da düzenlenecekti. Türkler, karşılık verince de, büyük devletler “Ermeni halkı Türk zulmünden kurtarmak için duruma müdahele edecekti”.

Böylece, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tahrik ve müdahaleleriyle ardı arkası kesilmeyen Ermeni ayaklanmaları çıkarılarak Anadolu kana boyanmıştır.

1881’den I. Dünya Savaşı’na kadar, Ermeni Taşnak, Hınçak ve Ramgavar partileri 40 civarında isyan çıkarmışlar, aralarında Padişah II. Abdülhamid’in saltanat arabasını da bombalamaya varan sayıksız terör eylemlerimde bulunmuşlardır.

Ancak, bu arada büyük devletler aralarında anlaşmazlığa düştüler. Anadolu’da kurulacak Ermeni devletinin kimin nüfuzunda olacacağına karar veremediler.

Böylece Ermeni meselesi 20 yıl ertelendi…

Meselenin yeniden alevlenmesi 1913’e rastlar. Rusya başroldedir.

Almanya’nın Bağdat demiryolu projesini üstlenmesi Rusya’yı kuşkulandırmıştır. Rusya, Doğu Anadolu’da kendi nüfuz alanı olarak gördüğü bölgeyi güvence altına almak ister.

Bu arada ufukta savaş bulutları toplanmaktadır.

Rus Dışişleri Bakanı Sazanof, 1914’te savaşın patlamasından az önce Kafkasya’daki Çar Naibi’ne, Osmanlı Ermenileri arasında ayaklanma düzenlenmesini emreder.

Daşnak ve Hıncak Ermeni komiteleri, savaş başlar başlamaz isyan etmeye ve Rusların yardımına koşmaya hazırlanırlar.

Savaş başllayınca, Rus kuvvetleriOsmanlı ve Rus Ermenilerinden kurulmuş gönüllü alaylar öncülüğünde doğudan Osmanlı topraklarına girerler.

Ayni anda, Osmanlı ordusundaki Ermeniler silahlarıyla firar ederek Rus kuvvetlerine katılırlar, ya da çetelere katılırlar.

Yıllardır kilislerde ve okullarda saklanmış olan silahlar çıkarılarak Ermeni ahali silahlanır. Erkekler cephelerde olduğu için savunmasız kalan Türk şehir kasaba ve köylerine saldırarak karliama girişirler.

Çeteler, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmuşlar, birliklerin harekatını engellemişler, ikmal yolların kesmişler, yaralı konvoylarını pusuya düşürmüşler, köprü ve yolları imha etmişlerdir.

Rus kuvvetlerinin 1915 Mart ayında bu kez Van yönünde harekete geçmeleri üzerine 11 Nisan’da Van’da geniş çapta bir bir Ermeni isyanı başlamış, bu isyan sonucu Van Rusların eline düşmüştür.

Rus Çarı II. Nikola, 21 Nisan 1915’te Van‘daki Ermeni Komitesine bir telgraf göndererek”Rusya’ya yaptıkları hizmetler nedeniyle teşekkür etmiştir.”

Amerika’da yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak , 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında “Van’da sadece 1500 Türk’ün kaldığını “ iftiharla bildirmiştir.

Doğu Anadolu’da bütün bunlar olup biterken, Türk askeri 5 cephede çarpışmaktadır. İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazı’na dayanmıştır. Batı’da Galiçya cephesinde savaş sürmektdir. Güneyde Irak’ta İngilizler taarruza geçmiştir.

Osmanlı hükümeti bu durumda, İstanbul’da Ermeni Patriği ve ileri gelenlerini çağırarak onları son defa uyarır. “Ya bunlardan vazgeçin. Müslüman katliamını durdurun, yoksa gerekli önlemleri alacağız.”

Bu uyarı da fayda etmeyince , hükümet 24 Nİsan 1915’te bütün Ermeni komitelerini kapatır ve yöneticilerinden 2345 kişiyi devlet alayhinde faaliyette bulundukları için tutuklar.

İşte yurt dışındaki Ermenilerin her yıl “soykırım başlangıcı” diye andıkları 24 Nisan budur.

Bunun arkasından da 27 Mayıs 1915’te tehcir kanunu gelmiştir.

Prof. J. McCarthy: “İlk kanı akıtan, iç savaşı başlatan Ermenilerdir”

Amerikalı tarih profesörü Dr. Justin McCarthy Ermeni isyancıların ve gerilla birliklerinin Rus ordusuna verdiği desteğin Osmanlı savunması üzerindeki yıkıcı etkilerini şöyle değerlendiriyor:

“I. Dünya Savaşı başlamadan önce Ermeni gerilla çeteleri Rus İmparatorluğu’nda örgütlenmeye başlamıştı. Binlerce Osmanlı Ermenisi Rus eğitim kamplarına eğitildiler.Türk-Rus savaşı başlayınca bunlar Türklerle savaşmak ve Rus savaş gücüne destek vermek için geri döndüler. Anadolu’daki depolarda, kullanıma hazır olarak saklanan silah ve cephaneyle donatıldılar. Bunların sayıları 100.000 kadardı.

Ermeni tarih miti, barışsever Ermenilerin hiçbir tahrik olmadan Türkler tarafından saldırıya uğradıklarını anlatır. Oysa gerçek durum bunun tersidir. İlk kanı akıtan Ermenilerdir. İç savaşı başlatan Ermenilerdir. Ermeni milliyetçileri ayaklanma amacıyla örgütlenmeye başladıklarında hiçbir Ermeni sürgün edilmemiş, hiçbir Ermeni politikacı asılmamış, hiçbir Ermeni Osmanlı askerinin ellerinde ölmemiş, hatta savaş resmi olarak ilan edilmemişti bile…

Ama, Ermeniler, kendi vatanlarına, kendi devletlerine karşı, onun baş düşmanı olan Rus İmparatorluğu’nun yanında çarpıştılar. O zaman da özgürce itiraf ettikleri gibi, vatanlarına hıyanet ettiler.

Enver Paşa, Rusları Sarıkamış’ta cesur ama kötü tasarlanmış bir saldırıyla bozguna uğratmayı denedi. Fena halde başarısızlığa uğradı ve ordusunun dörtte üçünü kaybetti. Bu nedenle Rus ordusu karşısındaki Osmanlı güçleri enkaz durumundaydı. Ruslar hem sayıca daha fazla hem de daha iyi donanımlıydılar. Osmanlı güçlerinin tek şansı savunma durumlarını korumaktı. Cephede bir kişiye bile ihtiyaç vardı. Ne var ki, en deneyimli bazı askeri birlikler cepheden çekilip Ermeni isyancılarla çarpışmaya yollanmıştı. Bu nedenle Osmanlı cephesi tehlikeye düşmüştü.

Ermeni komitacı ve çetelerinin yarattığı tehlike hem Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını hem Anadolu’daki Müslümanların yaşamlarını ciddi bir biçimde tehdit ediyordu. Ermeni çeteleri aslında bütün Doğu Anadolu’da faaliyet gösteriyor, ulaşımı engelliyor, iletişim hatlarını kesiyor ve ücra Müslüman köylerine saldırıyorlardı. Bazı ayaklanma bölgelerinin stratejik bir amaçla seçildiği belli. Örneğin, Sivas vilayetinin nüfusunun sadece % 13’ü Ermeni. Sivas cepheden uzak olduğu gibi, aynı zamanda olası bir Rus desteğine de uzak düşüyor. İlk bakışta burada düzenlenen Ermeni isyanı pek o kadar anlamlı gözükmüyor. Ancak, buranın kilit bir ikmal merkezi olduğu, Osmanlı cephesine ulaştırılmak istenen savaş malzemesi ile askeri takviye birliklerinin Sivas’tan geçmesinin zorunlu olduğu, savaş bölgesine yayılan telgraf sisteminin merkezini oluşturduğu, ulaşım ve iletişimin darboğazı olduğu dikkate alındığında Ermenilerin isyan için Sivası seçmelerinin nedeni anlaşılır. Sıvas’ta herhangi bir kırılma Osmanlı savaş gücüne ağır bir darbe olacaktı.

Tehcir sırasında Ermeni kayıpları

Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ve Ekibi tarafından 2001 yılında Osmanlı Arşivleri’nde gerçekleştirilen bir araştırmanın verdiği sonuçlar şöyledir:

• Haziran 1915- Şubat 1916 tarihleri arasında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden tehcire tabi tutulan Ermenilerin toplamı: 438.758.

• Halep’tekilerle birlikte, iskan sahasına ulaşan Ermeni nüfus: 382.148.

• Tehcire tabi tutulanla, yeni iskan bölgesine ulaşan nüfus arasındaki fark: 56.610.

56.610 kişilik farkın izahı ise şöyle yapılmaktadır:

• 500 kişi Erzurum-Erzincan arasında, 2.000 kişi Mardin civarında eşkıya ve Arap aşiretleri tarafından katledilmiş; 5.000’in üzerinde kişi de Dersim bölgesinde kafilelere yapılan saldırılar sonunda ölmüştür.

• Tifo, dizanteri gibi hastalıklardan yaklaşık 25-30.000 kişi ölmüştür

• Tehcire uğrayanların önemli bir kısmı da, firar ederek başta Rusya olmak üzere yabancı ülkelerin ordularına gönüllü olarak katılmış, bir kısmı da Osmanlı toprakları dışına göç etmiştir. (Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve gerçekler, 1914-1918, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2001, ss.73-77)

Buna mukabil, tanınmış bir tarihçi ve demografi uzmanı olan Profesör Justin McCarthy’nin, tehcirle birlikte çatışmaları da kapsayan tahminleri, savaş sırasında yaklaşık 600 bin Anadolulu Ermeninin öldüğünü, buna karşılık Türk ve Müslüman halkın verdiği telefatın ise 2.5 milyon civarında olduğunu ortaya koymaktadır.

McCarthy Doğu Anadolu’da savaş alanındaki bazı vilayetlerde yaşayan Ermeniler ile Türk/Müslüman halkın yarısından fazlasının öldüğünü, örneğin savaştan önce Van vilayetindeki Türk/Müslüman halkın % 60’şının savaş sonrasında yok olduğunu belirtmektedir. Van’daki Ermeni zayiatı da aynı oranda olmuştur. (Justin McCarthy, Muslims and Minorities, New York University Pres, 1983)

Ermeni katliamları sonucu 500 bin Türk ve Müslüman ölmüştür

Ermeni propagandacılar, bugüne kadar sistematik olarak gerçeğin bir bölümünü dünyanın gözünden kaçırarak savaş yıllarında Anadolu topraklarında ölen Ermenileri Osmanlı zulmünün masum kurbanları olarak tanıtmaya çalışmışlardır.

Saklanan gerçek, Ermeni katliam ve zulmü sonucunda ölen Türk ve Müslüman ahalidir. Batılı tarihçilerin de sorunun bu yönüne ilgi göstermedikleri bir gerçektir. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından son derece titiz bir çalışma sonucunda 1998’de dört cilt halinde yayımlanan “Arşiv Belgelerine Göre Kafkasya ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi” adlı eser, bilimsel bir kaynak olarak bu tek yanlılığı gidermiş ve boşluğu doldurmuştur.

Doğu Anadolu’daki Ermeni ahalinin ve Ermeni çetelerinin Türk ve Müslüman halka karşı giriştikleri toplu katliamlar ve yaptıkları akla hayale gelmeyecek insanlık dışı vahşet, bu eserde belgelerle gözler önüne serilmektedir. Eserin içerdiği belgelerdeki verilere dayanılarak yapılan hesap, 1914-1921 döneminde Ermeni katliam ve zulmü sonucunda 517.955 Müslüman Osmanlı uyruğunun öldüğünü ortaya koymaktadır.

V. ERMENİ İDDİALARININ TEMEL DAYANAKLARI

Osmanlı arşivlerinde Ermeni iddialarını çürütecek nitelikte çok sayıda belge mevcuttur. Bu belgeler, şu iki noktayı açık seçik ortaya koyuyor:

• Birincisi, Osmanlı Hükümeti’nin hiçbir zaman Ermeni halkını kısmen veya tamamen imha etme gibi bir kastı veya niyeti olmamıştır. Hükümet, tehcir kararını, Rusya’nın tahrik ve kışkırtmalarına kanarak devletlerine ihanet eden Ermenilerin, kurdukları çetelerle Müslüman halka karşı katliama girişmeleri ve cephede savaşan Osmanlı kuvvetlerinin gerisinde sabotaj eylemlerinde bulunmaları nedeniyle ve devlet güvenliğine karşı ağır bir tehdit oluşturdukları gerekçesiyle almaya zorlanmıştır.

• İkincisi ise, tehcirin uygulamasında Hükümetin, savaş ortamının olağanüstü zor koşullarına rağmen, Ermenilerin korunması ve güvenliklerinin sağlanması için mümkün olan önlemleri hiçbir art niyetsiz almış, ancak bunların uygulanmasında tam kontrole sahip olamamıştır.

Türk tarafının tezini destekler nitelikte ve tarihin asıl kaynaklarına inen bu denli sağlam belgelere sahip olmasına karşın, soykırımı iddiasında bulunan Ermeniler 90 yıldır tüm çabalarına rağmen dünya kamuoyuna iddialarını kanıtlayabilecek açık ve geçerli bir belge sunamamışlardır.

Bu durumda, iddialarını, doğruluğu kanıtlanmamış hatırat türü sübjektif yayınlar ile savaş yıllarında yayımlanmış propaganda amaçlı kitap niteliğindeki kaynaklara dayandırmak zorunda kalmışlardır. Bu üç kaynak hakkında aşağıda kısa bilgi verilecektir.

Talat Paşa’ya atfedilen telgraflar

Bunlardan birincisi, 1920 yılında Aram Andonyan adlı bir Ermeni yazar tarafından kaleme alınan “Ermeni Katliamına İlişkin Resmi Türk Belgeleri” adlı düzmece bir kitaptır. (Andonyan Aram, Documents Officiels Concernant le Massacres Armeniens, Paris, 1920. Imprimerie Turabian)

Bu kitaba göre, Naim Bey adında Halep Valiliği’nde çalışan ve tehcir uygulamasından sorumlu hayali bir Osmanlı memuru “Ermeni katliamını” kanıtlayan şifre-telgraf talimatları ve şifre anahtarlarını Andonyan’a satmıştır. Bu telgraflarla, güya, Talat Paşa, Halep Valisi’ne Ermenilerin imhası talimatını vermektedir. Türk Tarih Kurumu’nun sağladığı imkanlarla çalışan iki araştırmacı, Andonyan’ın kitabında yer alan ve resmi olduğu iddia edilen belgeleri ele alarak incelemiş ve herbirinin sahteliğini kanıtlamışlardır. (Şinasi Orel ve Süreyya Yuca, ErmenilerceTalat Paşa’ya Atfedilen Telgrafların Gerçek Yüzü, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1983) İngilizce ve Fransızça’ya da tercüme edilen bu kitap, Andonyan’ın iddialarını çürütmek bakımından son derece etkili olmuştur. O kadar ki, bu sahtekarlığın ortaya çıkarılmasından sonra, Ermeni tarihçiler, Andonyan’ın kitabına artık atıfta bulunmaz olmuşlardır.

Büyükelçi Morgenthau’nun öyküsü

Ermenilerin iddialarını dayandırdıkları ikinci kaynak, İstanbul’da 1914’ten 1916’ya kadar ABD Büyükelçisi olarak görev yapan Büyükelçi Henry Morgenthau’nın 1918 yılında yayımlanmış olan “Büyükelçi Morgenthau’nın Öyküsü” adlı hatıratıdır. (Ambassador Morgenthau’s Story, Doubleday, New York, 1918).

Princeton Üniversitesi’nde görevli Amerikalı tarihçi Profesör Heath Lowry, çok dikkatli ve yoğun bir araştırma sonucunda yazmış olduğu “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsünün Perde Arkası” kitabıyla, Morgentau’nun anılarını içeren kitabının tümüyle yalan ve yarı gerçek verileri içerdiğini belgelerle ortaya koymuştur. Profesör Lowry, Morgentau’nun kitabındaki açıklama ve iddiaların tutarsızlığını ve uydurma olduklarını, bu iddiaları, büyükelçinin İstanbul’daki görevi sırasında Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği resmi rapor ve telgraflar ile Türkiye’de geçirdiği 26 ay boyunca tuttuğu günlüğündeki bilgileri karşılaştırmak suretiyle kanıtlamıştır.

Profesör Lowry’e göre, “Amerikan kamuoyunun belirgin özelliklerinden biri haline gelen ve günümüzde de varlığını sürdüren güçlü Türkiye aleyhtarlığının temel taşlarından biri olan Morgentau’nın kitabı, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin I. Dünya Savası’nı bahane ederek Ermeni azınlığa karşı planlı bir soykırım uyguladığı inancının ana çıkış noktalarından biridir.”

Morgentau’nun anıları eski güvenilirliğini kaybetmiş olsa bile, Ermeni tezlerinin taraftarları bugün hala bu kaynağa atıfta bulunmaktan kendilerini alıkoyamamaktadırlar. (Heath W. Lowry, The Story Behind Ambassador Morgentau’s Story, Isis Yayımcılık Ltd, İstanbul, 1990)

Mavi Kitap ve Arnold Toynbee

Ermeni tarihçilerin Türkiye’ye yönelttikleri soykırımı suçunu kanıtlamak için yararlandıkları en önemli belge, 1916 yılında İngiltere Hükümeti tarafından “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin Uğradığı Muamele, 1915-1916” adıyla yayımlanan ve genellikle Mavi Kitap diye atıfta bulunulan kitaptır. İngiliz Parlamentosu’nun onayıyla “Parlamento Mavi Kitaplar Külliyatı” çerçevesinde yayımlanan bu kitap, görünürde Osmanlı Hükümeti tarafından tasarlanan bir etnik imha planı çerçevesinde, Ermenilere karşı uygulanan vahşet ve katliamları ortaya koyan 150 “görgü tanığı” tarafından hazırlanan belge ve raporları içeriyor.

İngiliz hükümetinin bu kitabı hazırlatmakla amaçladığı ana hedef, Amerikan kamuoyunun Ermenilere acıma duygusunu sömürerek Washington’un savaşa mümkün olduğu kadar erken girmesini sağlamaktı.

ayının bu açıdan başarılı olduğu bir gerçek. Nitekim, bu kitabın, Başkan Wilson’un savaşa katılma kararını almasında başta gelen bir etken olduğunu zamanın İngiliz hükümeti üyeleri açıklamışlardır. (Mosa Anderson, Noel Buxton, A Life, London, 1952, s.81)

Büyük sahtekarlık

Büyükelçi Viscount Bryce ve ve ünlü tarihçi Arnold Toynbee’nin imzasını taşıyan Mavi Kitap’ın orijinal nüshasında, “Osmanlı misillemesinden korumak amacıyla”, “görgü tanıklarının” gerçek isimleri açıklanmadan onlara kod adlarıyla atıfta bulunuluyordu. Savaşın sona ermesinden sonra kitabın İngiliz Savaş Propaganda Bürosu tarafından hazırlanmış olduğu ortaya çıktıysa da, Mavi Kitap etkisinden bir şey kaybetmedi, Türkiye’ye karşı yıllar boyu son derece etkili bir propaganda aracı olarak kullanıldı ve soykırımı iddiasının altyapısını oluşturdu.

Savaş Propaganda Bürosu’nun tüm evrakı yakılmıştı. Ancak, imha edilmekten kurtulan ve Mavi Kitap’taki kod adlarının kimlere ait olduğunu gösteren bir belge 1999 yılında İngiliz arşivlerinde bulunup açıklanınca, Mavi Kitap’ın gerçeklere dayanmayan bir propaganda malzemesi olduğu tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı.

Keşfedilen belge bu 150 “görgü tanığından”, 59’unu misyonerlerin, 52’sini Ermeni aktivistlerin ve yedisini de isyancı Ermeni Taşnak liderlerin oluşturduğunu ortaya koyuyordu. Geriye kalan 32 kod adına gelince, bunlar ya tamamen uydurma kişilere aitti, yahut da aynı kişinin başka bir kod adıyla tekrardan gösterilmesi sonucu Mavi Kitap’ta yer almıştı.

Böylece, Mavi Kitap’ta “görgü tanığı” olarak atıfta bulunulanların, Osmanlı’nın can düşmanı Taşnak komitecilerden, Ermeni taraftarlığı nedeniyle ün yapan ve yansız bir tutum içinde olmaları mümkün olmayan kişilerden ve uydurma isimlerden oluştuğu ortaya çıktı. Bu şekilde, Mavi Kitap’ın güvenilir tarihi bir kaynak olmadığı, tamamen bir propaganda malzemesi olduğu hiç kuşkuya meydan vermeyecek şekilde belli oldu.

Buna rağmen Mavi Kitap 2000 yılında İngiltere de tekrar basıldı. Kitabı bastıran Ara Sarafyan, çaresiz, kod adlarının yerine gerçek isimleri koydurmak mecburiyetinde kalmıştı.

Fakat, Lordlar Kamarası binasında düzenlenen geniş bir davette kitap Baroness Cox tarafından basına önemli ve ciddi bir tarihi kaynakmış gibi tanıtıldı.İngiliz basını da bu görüşü tartışmasız kabul etti.

Malta Sürgünleri olayı

Bu büyük sahtekarlığa bir tepki göstermek gerekiyordu. Bu imkanı bana satırların yazarına, İngiltere’deki bir iş adamımız sağladı. Ve ben, 13 Şubat 2001’de Lordlar kamarası’nda Lord Ahmed’in ev sahipliği yaptığı ve tanınmış işadamı Remzi Gür’ün organize ettiği yemekli bir toplantıda, aralarında Avrupa ilişkilerinden sorumlu Bakan Keith Vaz ile Avam ve Lordlar Kamarası üyelerinin de bulunduğu çok sayıda davetliye Mavi Kitap’la ilgili bir konuşma yaptım.

Konuşmamda, dinleyicilere, İngiltere Hükümeti’nin, İstanbul’un işgali sırasında aralarında Ermenilere karşı vahşet ve katliamla suçlanan Osmanlı devlet adamı ve görevlilerinin de bulunduğu 144 kişiyi mahkeme ederek tutuklattığını ve bunları deliler toplanıncaya kadar Malta adasına sürdüğünü belirttim. Sonra da,Osmanlı, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde yapılan son derece titiz araştırmalara rağmen sanıkları suçlayacak hiçbir belge kanıt ve “görgü tanığı” bulunamayınca, İngiltere Kraliyet Başsavcısı’nın 29 Temmuz 1921 tarihli kararıyla, kanıtların yetersizliği nedeniyle davanın görülemeyeceğine ve tanıkların serbest bırakılmalarına karar verildiğini dinleyicilere anımsattım.

Sonra da şu soruyu sordum: “Malta sürgünlerini mahkum etmek için neden Mavi Kitap’ın içerdiği kanıtlar kullanılmadı?”. Sorunun yanıtını da kendim şöyle verdim: “Mavi Kitap’tan yararlanamadı, çünkü içerdiği belgeler mesnetsiz ve asılsızdı. Toynbee o dönemde hayattaydı, kitabı hazırlarken yararlandığı tüm kaynaklar da el altında idi. Buna rağmen bunlar kullanılmadı. Çünkü bunlar İngiliz mahkemesi tarafından dikkate alınacak bir değer ve gerçeklikte değildi.”

Sözlerimi şöyle bitirdim: “Milletlerin fikirlerini zehirlemek, onları birbirlerinin can düşmanı haline getirmek, kin nefret ve intikam saplantısının nesilden nesile geçmesine yol açmak, bir insanlık suçudur. Bu nedenle, İngiliz parlamentosundan Mavi kitabın asılsızlığını ilan etmelerini bekliyoruz. Türkiye’ye bir de özür borçlular”(Hürriyet, 14.02.2001, Ayşegül Ekinci’nin “İngilizler Özür Dilesin” başlıklı haberi)

TBMM’nin İngiliz parlamentosuna mektubu

Kişisel nitelikteki bu girişimimiz, resmi makamlarımız tarafından takip edilmemesi nedeniyle bir sonuç vermedi ve Mavi Kitap Ermeni aktivistler tarafından uluslararası medyanın, siyaset adamlarının, fikir önderlerinin ve bilim adamlarının aldatılarak Türkiye’ye karşı kin ve nefret duygularının yayılmasında etken olmaya devam etti.

Bu nedenle, TBMM üyelerinin, topluca İngiltere Avam Kamarası ile Lordlar Kamarası’na gönderdikleri bir mektupla, anılan kitabın bir propaganda malzemesi olduğunun ve kitapta yer alan Osmanlı Ermenilerinin isyanı ile buna karşı Osmanlı Devleti’nin almış olduğu önlemlere ilişkin bilgilerin mesnetsiz ve güvenilir olmadığının açıklanmasını talep etmesi çok yerinde bir girişim olmuştur.

VI. OSMANLI’YI TASARLANMIŞ BİR SOYKIRIMIYLA SUÇLAMAK MÜMKÜN DEĞİL

Birleşmiş Milletler Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, soykırımı suçunu hukuken tanımlanmış ve varlığının ne şekilde saptanacağını da belirtmiştir.

Sözleşme hükümlerine göre bir eylemin soykırımı olabilmesi için, “bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubun tamamen veya kısmen ortadan kaldırılması niyetiyle ” işlenmiş olması zorunludur. Soykırımı eylemini diğer adam öldürme fiillerinden ayırt eden temel unsur, hedef alınan grubu “kısmen veya tamamen yok etme niyetinin (kastinin)” mevcut olmasıdır. Yani bir Ermeni soykırımından bahsedilebilmesi için sırf Ermeni oldukları için Ermenileri yok etme kastinin mevcudiyeti gerekir.

Peki, bu yok etme niyetinin varlığı nasıl saptanır? Yok etme niyeti örtülü olduğu takdirde bunu teşhis etmenin yöntemi nedir?

Niyetin varlığı Nüremberg Mahkemesi gibi bir yargı sürecinde, örneğin Alman Nazi Partisi kararlarında Yahudilerin yok edilmesi hususundaki iradenin belgelerde mevcudiyeti nedeniyle açıkça belirlenebilir.

Örtülü bir niyet varsa bunun saptanmasının yolu objektif bir bakışla olayların izlenmesidir. Osmanlı arşivlerinde yapılan araştırmalarda, açık bir niyetin varlığını gösterecek hiçbir belge mevcut değildir. Aksine belgelerde, zorunlu göç işleminin mümkün olduğunca güvenlik içinde yapılmasını sağlamaya yönelik yüzlerce talimat ve hükümet kararı mevcuttur. Kapalı bir niyetin varlığını ise şu nedenlerle ileri sürmek mümkün değildir:

• Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden milliyetçilik çağına kadar yaklaşık sekiz yüzyıl boyunca Türk ve Ermeni toplulukları arasında dostluk hüküm sürmüştür. Toplumlar arasındaki bu uzun birliktelik sırasındaki “geçişme” (osmoz) sonucu Ermeni toplumu Türk-Osmanlı yaşam tarzını ve kültürünü benimsemiş ve Osmanlı sanat, kültür ve müziğini zenginleştiren çok önemli katkılarda bulunmuştur. Osmanlı’nın sağladığı hoşgörü ortamında kendisine tanınan hak ve ayrıcalıklardan da yararlanarak refah içinde yaşayan Ermeni toplumuna duyulan güven nedeniyle “millet-i sadıka” ünvanı verilmiştir. Bu sayede Ermeniler iş hayatında olduğu gibi kamu hizmetlerinde de çok önemli mevkiler elde etmişler, devletin en üst kademelerine tırmanarak yönetimde söz sahibi olmuşlardır. Bu belirttiklerimiz, son derece ilginç ve sıra dışı bir tabloyu yansıtmaktadır. Dünya tarihinde, farklı dil ve din sahibi olarak bu kadar uzun süre böylesine iç içe ve barış içinde yaşayan iki başka halkın gösterilmesi çok zordur.

• Osmanlılarda Ermenilere karşı hiçbir zaman ırk düşmanlığına dayanan bir akım oluşmamıştır. Almanya’da Yahudilere karşı hükümet propagandası ile de desteklenen ve pekiştirilen ırkçılık temeline dayalı anti-semitizm vardı. Bu nedenle Yahudiler sırf Yahudi olduklarından dolayı yok edildiler.

• Tehcirin Ermenilere uygulanması Ermeni oldukları için değil, düşman karşısında tutunmakta güçlük çeken bir ordunun ardının güven içine alma zorunluluğuyla karşılaşıldığı zaman bu geri bölgede yerleşik olmalarındandır. Bu uygulamanın kapsamına bilahare, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni komitacılara yataklık yapan diğer vilayetler ve bölgeler de ilave edilmiştir. Tehcir, tüm Ermenileri kapsamamıştır. Nitekim, hastalar, sakatlar, yetimler ve dul kadınlar, Protestan ve Katolikler, Ermeni mebuslar ile aileleri, Osmanlı ordusundaki askerlerle subaylar ve aileleri , merkez ve taşradaki Ermeni devlet memurları ile aileleri, devlete sadakat ve iyi halleri göz önünde tutulan kişiler ve bu meyanda ticaretle uğraşanlar tehcir uygulaması dışında bırakılmıştır.

• İstanbul’daki Ermeni toplumu savaş boyunca hiçbir tacize uğramadan, huzur ve sükûn içinde yaşamıştır.

• Savaş döneminde Ermenilerden oluşan sıhhiye bölükleri cephelerde ateş altında hizmet vermişlerdir. Ermenilerden oluşan levazım birlikleri de sadakatle görevlerini yerine getirmişlerdir.

• Çanakkale ve Sarıkamış savaşlarında Ermeni askerler Türklerle birlikte düşmana karşı savaşmışlardır. Bu nedenle vatana hizmet faslından birçok Ermeni vatandaşımız uzun süre maaş almıştır.

• Savaşın sona ermesinden sonra Osmanlı Hükümeti Aralık 1918’de tehcire tabi tutulan Ermenilerden geri dönmek isteyenlerin eski yerlerine nakledilmeleri konusunda bir dönüş kararnamesi çıkarmış ve uygulamaya koymuştur.

• Osmanlı Hükümeti, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yıllarında Ermenilerin sevk ve iskanı sırasında, çıkarılan kanunlara ve yönetmenliklere aykırı davranışları görülen asker-sivil devlet görevlileri ile çetecilik yapan vatandaşları, askeri mahkemelere sevk ederek cezalandırmıştır. Bu olgu, Osmanlı hükümetinin soykırımla suçlanamayacağının en kuvvetli bir göstergesi ve kanıtıdır.

Ermenilerin sevk ve iskanı sırasında bazı istenmeyen olayların cereyan etmesi, Ermenilere karşı saldırı, gasp ve yağmalama olaylarının vuku bulması üzerine, bu olayları yerinde incelemek ve suçlu görülenleri Divan’- Harplere sevk etmek amacıyla Osmanlı Hükümeti tarafından üç soruşturma heyeti oluşturulmuş ve bunlar getirmişlerdi.

Anılan heyetlerin raporları üzerine 1673 kişi 1915-1916 yıllarında Divan-ı Harbi Örfi’lere yargılanmak üzere sevkedilmiş, bunların 67’si idam cezasına , 524’ü hapis ve 68’i kürek, para, kalebent, pranga ve sürgün cezalarına mahkum edilmiş, 227’si ise beraat ve yargılama reddi ile serbest bırakılmıştır. 1916 yılı ortasında, 109 kişinin mahkemeleri hala devam etmekteydi. Bu tarihte 674 kişi

Divan-ı harplerde yargılanmak üzere tutuklanan1673 kişinin 678’i asker ve polis olup, bunlar arasında binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen, teğmen jandarma bölük komutanı ve polis komiseri gibi rütbeli kişiler bulunmaktadır. Ayrıca, sıhhiye müdürü, tahsildar, kaymakam, belediye reisi, nahiye müdürü, katip, sevk memuru, mal müdürü, tapu memuru, muhtar, telgraf müdürü, nüfus memuru, başkatip ve Emval’i Metruk’e Komisyonu Reisi gibi 170 kamu görevlisi de yargılanmıştır.

Bunlara ilaveten, Ermeni sevkıyatı sırasında gasp ve saldırı olaylarına karışan çete mensupları ile halktan 975 kişi de yargılanmak üzere Divan-ı Harpler’e sevk edilmiştir.
Bu kişiler, adam öldürme, yaralama Ermenilerin mallarına zarar verme, çalma, zorla para ve eşya alma, rüşvet, yağma ve yankesicilik, Ermeni kızlarıyla izinsiz evlilik ve vazifeyi suiistimal suçlarından yargılanmışlar.

Bu yargılamalar ve cezalandırmalar, Ermenilerin cam ve mal güvenliklerinin sağlanması konusunda Osmanlı merkezi yönetiminin ne kadar hassas davrandığını, olaylara kesinlikle göz yummak gibi bir tutum içinde olmadığını göstermektedir.

Ermenileri kitle halinde yok etme veya onlara katliam yapma kasıt ve niyeti olan bir yönetimin , suç işleyen veya ihmali görülen devlet görevlilerini yargılaması, görevlerinden alması ve idam da dahil cezalara çarptırılmaları konusunda bu kadar hassas davranması mümkün olmayacağı takdir edilecektir.

Bütün bu hususlar, Osmanlı devletinin Ermeni uyruklarına karşı örtülü bir yok etme niyetinin bulunmadığını açıkça ortaya koyuyor. Örneğin, Hitler Almanyası için şöyle bir senaryo düşünülebilir mi?

VII: HUKUKSAL YAKLAŞIM

Soykırımı kavramının tarifi

BM tarafından hazırlanan “Soykırımı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” 9 Aralık 1948’de oylanarak üye devletlerin imzasına açılmış, 12 Ocak 1951’de yürürlüğe girmiştir. Sözleşme’yi, Türkiye aynı yıl onaylamıştır.. ABD’nin onaylaması ise, 23 Şubat 1989’u buldu. Ermenistan da Sözleme’ye taraf ülkeler arasına 1991’de katıldı.

Sözleşme’nin 2.maddesi ışığında soykırımı suçunun varlığından söz edilebilmesi için şu üç temel unsurun mevcudiyeti gerekiyor:

• Bunlardan birincisi, ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun hedef olarak alınmasıdır.

• İkincisi, hedef grup mensuplarının, öldürülmeleri veya yok edilmelerine yol açacak bir takım insanlık dışı eylemlere tabi tutulmalarıdır.

• Üçüncü unsur da, sözkonusu eylemle hedef alınan grubu sırf o gruba mensup olmaları nedeniyle “kısmen veya tamamen yoketme kasdı”’nın mevcut olmasıdır.

Üçüncü unsur, soykırımı eyleminin saptanmasında kilit bir nitelik taşıyor ve onu diğer adam öldürme fillerinden ayırıyor. Bir fiilin soykırımı olabilmesi için “ belirli bir grubu sırf o gruptan olması nedeniyle katletme kastinin mevcudiyeti” gerekiyor.

Örneğin, Brezilya’nın Amazon, Paraguay’ın da Guaki Kızılderililerine karşı soykırımı suçu işlediklerine dair şikayetler 1969 ve 1974’de Birleşmiş Milletler’e intikal ettiği zaman, suçluların ve kurbanlarının teşhisinde hiçbir zorlukla karşılaşılmadı. Ancak “yok etme kasdının mevcudiyeti” kanıtlamadığından anılan devletlerin suçlanmaları mümkün olmadı.

Daha önce bu konuda yapmış olduğumuz değerlendirmede, 1915’te başvurulan tehcir olayında soykırımının varlığını tayin edici esas unsur olan yok etme kastinin mevcut olmadığı sonucuna varmıştık.

Bernard Lewis ve yoketme kasti

Orta Doğu ve Osmanlı tarihi alanında ün yapmış bir bilim adamı olan Bernard Lewis’in, 1993’te “Le Monde” gazetesinde yayımlanan görüşlerinin Ermeni aktivistleri çileden çıkartmasının nedeni, Osmanlı Devleti’nin Ermeni uyruklarına karşı bir imha kasdıyla hareket etmemiş olduğunu vurgulamasıydı. Nitekim, Profesör Lewis şöyle diyordu:

“Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur… Türklerin tehcire başvurmalarının meşru nedenleri vardır… Zira, Ermeniler Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı.” (Un Entretien avec Bernard Lewis, Le Monde, 16 Kasım, 1993)

Bernard Lewis, daha sonraki bir makalesinde de planlı bir soykırımından söz edilemiyeceğini şu nedenlere dayandırıyordu:

• Osmanlı Devleti, Yahudilere karşı kin ve düşmanlığı tahrik eden Avrupa’daki antisemitizm kampanyasına benzer eylem ve davranışlar içine girmemiştir.

• Ermeni tehciri, bütün ülkeyi kapsamamış ve özellikle İstanbul ve İzmir gibi kentlerde uygulanmamıştır.

• Tehcir kararının meşru nedenlere dayandığı inkar edilemez. Ermeniler bazı Amerikan misyonerlerinin raporlarının ortaya koyduğu üzere, tehcir kararından önce ele geçirdikleri köylerde korkunç zulümler yaptılar. Osmanlı topraklarını işgal eden Rusları kurtarıcı olarak gördüler ve onlara destek vermekle kalmayıp onların safında çarpıştılar.

• Bu durum, Osmanlı Hükümeti’ni, bu sorunu eskidenberi başvurduğu tehcir yöntemiyle çözme kararını almaya yöneltmiştir… Ancak, “Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni milletini yoketmek için bir plan ve kararı konusunda hiçbir ciddi delil mevcut değildir.” (Le Monde, 1 Ocak 1994)

Siyasi gruplar BM Soykırımı Sözleşmesi’nin korumasına girmiyor

I. Dünya Savaşı sırasında, Ermenilerin siyasi/silahlı gruplar olarak eylemde bulunmaları nedeniyle, Birleşmiş Milletler Soykırımı Sözleşmesi kapsamına girmiyorlar. Bunun bir sonucu olarak da Ermenilerin soykırımına uğradıklarını ileri sürmeleri mümkün değil.

Dahası, bir savaşa muhasın olarak katılan taraf, uğradığı insan kayıplarını hiçbir şekilde Soykırımı olarak niteleyemez.

Boğos Nubar Paşa, Barış Konferansı’nda yaptığı konuşmada, “Kendi özgür iradeleriyle kaderlerini hak ve adaletin şampiyonu olan tarafla birleştiren Ermenilerin, İtilaf devletlerinin ortak düşmanımıza karşı elde ettikleri zafer dolayısıyle bağımsızlığı hak etmişlerdir” diyerek Ermenilerin savaşta “muhasım taraf” olduğunu ilan etmiştir.

Bogos Nubar Paşa, bu konuda “The Times of London” gazetesinde basılan bir mektubunda da şunları belirtmiştir:

“Ermeni gönüllüleri Fransız “Légion Etrangère” saflarında savaşarak zaferler kazanmışlardır. Légion d’Orient’daki sayıları 5.000’di ve General Allenby’nin kesin zaferine katkıda bulunan Suriye ve Filistin’deki Fransız kuvvetlerinin de yarısından fazlasını oluşturuyorlardı.

Kafkasya’da, Rus ordularına katılan 150.000 Ermeniye ilaveten, Andranik, Nazarbekoff ve diğerlerinin komutasındaki 50.000 Ermeni dört yıl boyunca sadece İtilaf Devletleri’nin davaları uğruna savaşmakla kalmamışlar, aynı zamanda Rusya’nın çökmesinden sonra da, Mütareke’nin imzalanmasına kadar, Kafkasya’da Türklerin ilerlemesine karşı koyan ve engelleyen yegane kuvveti oluşturmuşlardır.” (The Times of London, 30 Ocak 1919)

Transkafkasya Ermeni Cumhuriyeti Başbakanı Havhannes Katçaznuni de, Bogos Nubar Paşa gibi, Anadolu ve Kafkasya’daki Ermeni milliyetçilerin savaşın başından itibaren Rusya’nın yanında muhasım taraf olarak yer aldığını şu ifadelerle belirtmiştir:

“1914 sonbaharında daha Türkler savaşa girmeden, Ermeni ihtilalci çeteleri çok heyecanlı ve gürültücü şekilde örgütlenmeye başladılar. Bugün, bu gönüllü çetelerin savaşa katılmalarının iyi olup olmadığının değerlendirilmesi faydasızdır. Tarihi olayların kendi tartışılmaz mantığı vardır. Ermeni gönüllüleri örgütlendiler ve Türklere karşı savaştılar. Daha doğrusu, kendilerini savaşmaktan alıkoyamadılar. Bu, Ermeni halkının bir nesil boyunca bu doğrultuda şartlanmış olmasının bir sonucuydu. Bu fikriyatın eyleme
dönüşmesi kaçınılmazdı. Öyle de oldu. Zihnimizde yoğun bir hayal dünyası yaratmıştık. Gerçekçiliği tamamen kaybederek hayallerimizin esiri olduk. Ermeni halkının imkanlarını, politik ve askeri gücünü fazla abarttık ve halkımızın Ruslara yaptığı hizmetleri fazla önemsedik. Çok mütevazi değer ve özelliklerimizi abarttığımız için, umut ve beklentilerimiz de abartılı oldu… “ (Havhannes Katchaznouni, The Armenian Revolutionary Federation Has Nothing To Do Any More, New York, 1955 s: 5-7)

Bu bağlamda, Bogos Nubar ile Katçaznuni’nin yukardaki açıklamaları, Ermenilerin Ruslar safında yer almalarının tehcirden sonra olduğu yolundaki iddiaların gerçeği yansıtmadığını ortaya koyduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin, Ermeni halkını, destek verdikleri işgalci Rus ordusunun harekat alanı dışında başka bölgelere yerleştirmekte tartışılmaz bir gerekçeye sahip olduğunu da göstermektedir.

VIII. ERMENİ MESELESİNİN ASKERİ, SİYASİ VE HUKUKİ AÇILARDAN TASFİYESİ

1917 yılı çok önemli olaylara sahne oldu.

2 Nisan 1917’de Amerika’nın müttefikler safında savaşa katılması, Ermenileri sevindirdi.

Buna mukabil, Rusya’da Bolşevik ihtilalinin patlak vermesi, Doğu Anadolu’daki Rus ordusunun erimesine yol açtı. Bu da, Osmanlı ordusuna toparlanma imkanı sağladı. Ordu, 1918’de saldırıya geçti ve Mart ayı sonunda, 1914’den itibaren kaybedilen bölgeleri geri aldı.

Barış antlaşması 3 Mart 1918’de Brest-Litovsk’da imzalandı. Bu antlaşma uyarınca, Rusya, Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı Devleti’ne geri veriyor ve bütün Doğu Anadolu’dan çekilmeyi taahhüt ediyordu.

1918 Eylül ayında Türk kuvvetleri Baku’ya girdi.

Ancak, Bulgaristan’ın, İngiliz, Fransız ve Sırp kuvvetleri karşısında çözülerek 1918 Eylül’ünde savaştan çekilmesi Osmanlı Devleti’ni son derece zor bir durumda bıraktı.

İngiliz ve Fransızların Trakya’da 7 tümenlik bir kuvvet kurarak İstanbul ve Boğazlar üzerine harekete hazırlanmaları üzerine, Osmanlı Sadrazamı hemen mütareke imkanlarını aradı ve gayet ağır şartlarla 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi Osmanlı Devleti’nin ı. Dünya Savaşı’nda yenilgisini tescil eden ilk belge oldu.

Bu gelişme üzerine Türk ordusu Baku’dan geri çekilmek zorunda kaldı. 1 Mayıs 1920’de Baku’ya giren Rus Kızıl Ordusu Azerbaycan’ı Sovyetleştirdi.

Mondros Mütarekesi sonrasında Fransızlar Adana vilayetini, İngilizler de Urfa, Maraş ve Antep’i işgal etmişlerdi. Daha sonra İngilizler kendi işgal bölgelerini Fransızlara bırakmışlar ve Fransızların beraberlerinde getirerek Fransız üniforması giydirdikleri Ermeniler Türklere saldırmaya başlamıştı.

Bu zulüm Türklerin tepkisiyle karşılaşmış ve Fransız-Ermeni işgaline karşı Türk direnişi örgütlenmiştir. Bunun üzerine yine Türklerin Ermenileri katlettiği propagandası başlamış, ancak başta Fransız komutanlığı olmak üzere bu kez Ermenilere kimse inanmamıştır.

Kazım Karabekir doğu harekatını başlatıyor

16 Mart 1920’de Müttefik kuvvetler İstanbul’u resmen işgal ederek Misak-ı Milli’yi kabul eden Meclis’i Mebusan’ı kapattı.

23 Nisan 1920’de de Türkiye Büyük Millet Meclis’i toplandı,

10 Ağustos 1920 ise İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti, Ermenileri bir kez daha umutlandıran Sevr Antlaşması’nı imzaladı. Antlaşma, Osmanlı Devletinin Ermenistan’ı özgür bağımsız bir devlet olarak tanımasını hükme bağlıyor, sınırlarının tesbitini ise ABD Başkanı Wilson’un hakemliğine bırakıyordu.

Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Türk ordusu 28 Eylül’de taarruza
geçerek 29 Eylül’de Sarıkamış’a, ardından da 30 Ekim’de Kars’a girdi.
Ermeniler mütareke şartlarını kabul etmeyince, Türk kuvvetleri Gümrü’ye girdi.

3 Aralık’ta Ermenistan ile imzalanan Gümrü anlaşması ile Sevr Antlaşması hükümsüz sayılıyordu. Ancak, Gümrü anlaşmasının imzalanmasından hemen sonra Ermenistan’a giren Kızıl Ordu Taşnak hükümetinin yaşamına son verdi.

Sevr’in tasfiyesi: Moskova ve Kars anlaşmaları

Türkiye’nin Batı cephelerindeki başarıları ve Kafkasya’daki gelişmeler, Türkiye’nin kaderini çizecek merciin Ankara’daki TBMM hükümeti olduğunu ortaya koymuştu. Moskova’nın bu bilince varması onu nihayet Ankara ile müzakere masasına oturmaya teşvik etti.

Türkiye 16 Mart 1921’de, Sovyetler Birliği ile Moskova Anlaşmasını imzalamış ve Türk-Sovyet sınırı çizilmiştir. (Bu sınır, bugünkü Türkiye-Rusya Federasyonu sınırıdır).

3 Ekim 1921’de Sovyet Ermenistanı ile Kars Anlaşması imzalanmıştır. Kars Anlaşması ile Ermenistan, Moskova Anlaşması ile çizilen sınır hattını kabul etmiştir. Her iki anlaşmada da Sevr’in tanınmadığına ilişkin hükümler yer almaktadır. Böylece, Taşnak Hükümetinden sonra, Sovyet Ermeni Hükümeti de her türlü talepten vazgeçmiş ve Sevr’in geçersizliği bir kere daha belgelenmiştir.

Güney cephesi de 20 Ekim 1921’de Fransa ile imzalanan Ankara Anlaşması ile tasfiye edilmiş ve Fransız kuvvetleri beraberlerinde getirdikleri Ermeni lejyonunu ve mahalli komitecileri yanlarına alarak çekilmişlerdir.

Lozan’da Ermeni meselesi hukuken ve siyaseten çözümlendi

Lozan Konferansı’nda azınlıklarla, dolayısıyla Ermenilerle ilgili konuların da görüşüleceğinin ortaya çıkması üzerine, Ermeni çevreleri hem Konferans’a davet edilmek, hem de isteklerini kabul ettirmek amacıyla yoğun bir faaliyet içine girmişler ve Lozan’daki Türk heyetine karşı tam bir diplomatik sinir savaşı sürdürmüşlerdir.

Lozan Antlaşması metnine Ermeniler ile ilgili hiçbir hüküm konmamıştır. Böylece, mesele Lozan’da hukuki ve siyasi olarak Türkiye’nin görüşleri doğrultusunda çözümlenmiştir.

Son zamanlarda Ermenilerin, soykırımı iddialarını dünyaya kabul ettirmek, bu amaçla dolaylı yollardan tekrar Sevr Antlaşması’ndaki lehlerine olan hükümleri canlandırmak ve bu bağlamda Lozan Antlaşması’nın kendileri açısından geçersiz olduğunu kanıtlamak için yoğun bir çaba içine girdikleri görülmektedir. Ancak, bu, boşa gitmeye mahkum bir çabadır.

“Çünkü, Lozan Barış Antlaşması, usulüne göre onaylanarak yürürlüğe girmiş çok taraflı ilişkileri düzenleyen hukuki bir çerçevedir. Lozan’ın sona erdirilmesi konusu, Ermenilerin sübjektif isteklerine göre değil, anlaşmada öngörülen özel hüküm ve kurallar ile antlaşmalar hukukunun genel esas ve yöntemlerine göre işlem görebilir.” Bu bakımdan, Ermenilerin Sevr’e ilişkin talepleri bir anlam taşımamaktadır.

IX.SONUÇ

Soykırımı iddiasına nesnel bir şekilde ve belgelere dayanılarak yaklaşılırsa şu gerçekler tartışılmaz şekilde oraya çıkmaktadır.

• Dünyaya soykırımı olarak kabul ettirilmeye çalışılan olayın, bu kavramla uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Zira Osmanlı hükümetinin Ermeni milletine karşı sistematik bir kıyım uygulamak veya Ermenileri yok etmek gibi önceden veya sonradan alınmış bir kararı, planı veya niyeti hiçbir zaman olmamıştır.

• Ermeni ahalinin bir bölümünün zorunlu göçe tabi tutulmasının nedeni, etnik kökenleri veya dini inançları değildir. Bu kişiler sırf savaş sırasında Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile işbirliği yaptıkları, gönüllü birlikler oluşturarak düşmana yardım ettikleri, Rus ordusu karşısında geri çekilme durumunda kalan Osmanlı ordusuna karşı sabotajlar düzenleyerek ardını ve ikmal yollarını tehdit ettikleri, yer yer ayaklandıkları, Türk ve Müslüman ahalinin köylerine silahlı saldırılar düzenledikleri ve ülke savunmasını yapan cephedeki askerlerin hayatlarına kastettiklerinden dolayı yer değişimine, yani “tehcire” mecbur edilmişlerdir.

• Osmanlı Devleti’nin ölüm kalım savaşı verdiği bir dönemde, Ermenilerin, düşmanla işbirliğinde bulunarak devlete ihanet etmelerinden, devletin güvenliğini ve ülke savunmasını büyük boyutlarda tehdit eden sabotaj ve silahlı eylemler yapmalarından dolayı, “tehcir” olayı, devletin varlığını koruma hakkı çerçevesinde meşru ve hukuken haklı bir önlemdir.

• Ermenilerin Doğu Anadolu’daki çarpışmalar ve “tehcir” sırasında kayıplar verdikleri doğrudur. Ancak, savaşın başlamasıyla birlikte Doğu Anadolu’da ayaklanan Ermeni çetelerin Türk ve Müslüman ahaliye karşı büyük katliamlar yaptıklarını unutmamak lazımdır.

• Bu durumda, toplumlar arasında had safhaya varmış olan kin ve intikam duyguları ve savaş koşullarında hükümetin asayişi sağlamaktan aciz kalmış olması, “tehcir” sürecinde kafilelerin sevkiyatında ciddi düzensizliklere yol açmış ve Ermeni kafilelerin uğradıkları saldırılardan zarar görmesi sonucunu doğurmuştur. Ayrıca, araç, yakıt, gıda ve ilaç yetersizliği, ağır iklim koşulları ve tifüs gibi salgın hastalıklar, Ermeniler üzerinde olduğu kadar Türkler üzerinde de ağır tahribata yol açmıştır.

• Bu gerçekler ışığında Ermenilerin soykırımına uğradıkları yolundaki iddialarının geçersizliği tartışılmaz biçimde ortaya çıkmaktadır.
Ancak,konuya hukuki açıdan bakıldığında bu gerçek daha berrak bir
nitelik kazanıyor. Soykırımı kavramı, Birleşmiş Milletlerin bu konuda 1951’de yürürlüğe giren Soykırımı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nde şöyle tarif edilmiştir: “Soykırımı, ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun mensuplarının, yok etme niyet ve kastı ile, tamamen veya kısmen imha edilmesidir.” Oysa, buraya kadarki izahatımızdan Osmanlı hükümetinin, Ermeni milletine karşı kıyım uygulamak ve Ermenileri kısmen veya tamamen imha etmek gibi bir planı hiçbir zaman olmadığı anlaşılacaktır.

• Ermeniler de, 90 yıldır tüm çabalarına rağmen, böyle bir niyet ve planı ortaya koyan tek bir geçerli belgeyi dünya kamuoyuna sunamamışlardır. Nitekim, ünlü bilim adamı ve tarihçi Bernard Lewis bu konuda 1993’te Le Monde gazetesinde yayımlanan makalesinde şöyle diyordu:“Osmanlı Hükümeti’nin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur… Türklerin tehcire başvurmalarının meşru nedenleri vardır. Zira Ermeniler Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı”

II. TBMM’NİN 13 NİSAN DEKLARASYONU: İKİ TARAF DA EFSANELERİ YIKMA VE TABULARI DEŞME CESARETİNİ GÖSTERMELİ VE BİLİMSEL ARAŞTIRMA YÖNTEMİYLE ORTAK BİR TARİH PERSPEKTİFİNDE BULUŞMALI

Cumhuriyet Halk Partisi’nin inisyatifi

Gerek Türkiye’nin gerek Ermenistan’ın çıkarları, asırlarca iç içe barış içinde yaşamış ve şimdi birbirlerine komşu iki devlete sahip bu iki ulusu barıştırmak, onları birbirlerine karşı tutsağı oldukları tarihsel önyargılardan kurtarmak ve onlara dostluk ve işbirliğine dayanan ortak bir geleceği paylaşma imkanını verecek olumlu ortamı yaratmaktır. Ancak, her iki tarafın da kendi tezleri lehindeki kemikleşmiş kanaatlerini değiştirip tarihe ortak bir perspektiften bakmaları sağlanamazsa olumlu bir ortam yaratılamaz… Böyle olunca da iki ulusun ruhlarında açılan yara hiçbir zaman kapanmaz.

O zaman akıl ve mantık, iki tarafın da ortak bir girişimle efsaneleri yıkmaktan ve tabuları deşmekten korkmamalarını, geçmişte yaşanmış olayların tüm yönlerini açığa çıkararak tarihleriyle yüzleşmelerini ve bu suretle geçmişin bugünümüzü ve geleceğimizi karartmasını önlemelerini emretmektedir…

İşte Türkiye’de iktidar ve muhalefetin el ele vererek yürürlüğe koydukları tarihi proje bu hedefin gerçekleştirilmesine yöneliktir.

CHP’nin öncülüğüyle başlatılan ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın 8 Mart 2005 tarihinde yaptıkları etraflı bir görüşme sonucunda üzerinde mutabık kalınan bu proje, Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmekten hiçbir korkusu ve endişesi olmadığını ortaya koymayı, tarihi gerçeklerin bilimsel araştırma ile gün ışığına çıkarılmasını ve tarihin Türkiye için bir yük olmasının ve ülkemize karşı siyasi malzeme olarak kullanılmasının önlenmesini hedeflemektedir…

Türk önerisi: Ortak tarih değerlendirmesi için ortak komite kurulsun, arşivler açılsın

Bu amaçla Türkiye şöyle bir öneri ileri sürmektedir:

1- Türkiye ve Ermenistan, kendi tarihçilerinden oluşacak bir ortak komite kuracaklardır.
2- Taraflar arşivlerini açacakları hususunda teminat vereceklerdir. Sorunun tüm yönleriyle aydınlığa kavuşturulması için sadece Türkiye ve Ermenistan arşivlerinin incelenmesi yeterli olmayabilir. Bu bakımdan, Rus, Alman, Avusturya, Fransız, ABD arşivleri ile Boston’daki Zoryan Enstitüsü arşivleri de inceleme kapsamına alınmalıdır.
3- Çalışmaların tam bir bilimsel ciddiyet ve düzen içinde yapılmasını ve zabıtların tutulmasını sağlamak amacıyla bir tür “noter” görevi yapacak tarafsız “nötr” bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Taraflar beraberce bu tür bir mekanizma üzerinde karar kılacaklar ve bunu oluşturacaklardır.

Tabiatıyla, bu girişimin uygulanabilmesi için Ermenistan’ın işbirliği şarttır. Ermenistan, kendi tarihiyle yüzleşmekten korkmuyorsa ve iddialarının gerçek olduğuna inanıyorsa, iki ülke tarihçilerinin bir araya gelmesine, geçerli belgelerin beraberce saptanmasına ve bu belgelerle ortak bir tarih değerlendirilmesinin yapılmasına itiraz etmemesi gerekir…

TBMM Bildirisi: Türkiye’nin Ermenistan’a yönelik uzun vadeli stratejisi

TBMM, 13 Nisan 2005 tarihinde “Tarihte Türk-Ermeni İlişkileri – Ermeni Soykırımı İddialarında Gerçeklerin Ortaya Çıkarılması” konusunda yaptığı genel görüşme sonucunda, Türkiye’nin tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması için gerekli adımları atmaya hazır olduğunu, bu amaçla hükümetle muhalefetin Ermenistan’la ortak komisyon kurulması önerisini desteklediğini belirten ve Ermenistan’la ilişkilerde gözetilecek ilkeleri açıklayan bir bildiriyi oybirliğiyle kabul etmiştir.

Kanımızca bu çok önemli bir tarihi belgedir. Türkiye, bu belge ile ilk defa olarak Ermenistan’a yönelik uzun vadeli stratejisini ve Ermeni iddiaları karşısında izleyeceği politikayı saptamış ve açıklamış olmaktadır.

TBMM bildirisinde, Ermenistan yöneticilerinin Türkiye’nin bu önerisini değerlendirirken, esasta bunun bir barış girişimi olduğunu ciddiyetle dikkate almalarının, ve eğer, Ermenistan Türkiye ile iyi komşuluk ilişkileri kurmak ve işbirliği zemini geliştirmek istiyorsa, Türkiye’nin ortak tarih değerlendirilmesi önerisini kabul etmesi gerektiğinin altı çizilmektedir.

Bu bağlamda önce uluslararası topluma bir mesaj verilerek, İyi niyetli, sağduyulu ve dünya barış ve istikrarına katkıda bulunmak isteyen her ülkenin ve her devlet adamının da Türkiye’nin bu önerisini desteklemesi gerektiği belirtilmekte, sonra da, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin düzelmesini içtenlikle isteyen ve Kafkaslar bölgesinde barış ve istikrarın filizlenmesini arzu eden devletlere, iç politika düşüncelerini bir tarafa bırakarak, Türkiye’nin uzlaşıya ve sağduyuya dayalı bu girişimine arka çıkmaları ve bu girişimi zayıflatacak faaliyet ve kararlardan vazgeçmeleri önerilmektedir.

Bu hususlara ilaveten deklarasyonda, bugüne kadar sözde soykırımı iddiasını kabul eden ülke parlamentolarının bu yoldaki hareketlerinin hukuk dışılık ve geçersizliğine işaret edilmekte ve dış baskı ve propaganda kampanyası yoluyla Türkiye’ye hiçbir koşulda tarihini propaganda belgelerine dayalı yanıltıcı değerlendirmeler üzerine bina ettirmenin mümkün olmayacağı vurgulanmaktadır.

Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik uzun vadeli politikası

Diyaspora ile Ermenistan’ın bugüne kadar Türkiye’ye karşı uyguladıkları politika üç ana unsura dayanmaktadır.

• Bunlardan birincisi, “tarih bu konuda hükmünü vermiştir” savını ileri sürerek karşıt görüşte olanlarla tarih konusunda herhangi bir tartışmayı reddetmektir.

• İkincisi, sorunun siyasi nitelikte olduğunun altı çizilerek, sadece “işlenen suçun nasıl telafi edileceği” konusunda Türkiye ile müzakere masasına oturulabileceği koşulu vurgulanmaktadır.

• Üçüncüsü de, hem Türkiye’ye sözde soykırımını kabul ettirmeye yönelik uluslararası kampanyayı sürdürmek, hem de Amerika ve AB’nin baskılarından yararlanarak Ankara’yı Ermenistan’la sınır kapılarını açmaya mecbur etmektir. (Burada hemen belirtelim ki, Türkiye’nin sınır kapılarını açması, içler acısı durumdaki Ermenistan ekonomisi için son derece önemli. Çünkü, “Markara sınır kapısı – Trabzon limanı” ekseni, denize çıkışı olmayan Ermenistan ekonomisinin dünya ile bütünleşmesinin şah damarı konumunda.)

Ancak, Ermenistan’ın ve diyasporanın Türkiye’ye yönelik bu hesapları temelden çürüktür. Çünkü, dış baskılarla Türkiye’nin dize getirilebileceğini ve ona tarihini bir takım yalanların üzerine bina edilmesinin dayatılabileceğini düşünmek boş bir hayaldir. Aynı şekilde, Erivan’ın, “ben hem soykırımı iddiasıyla Türkiye aleyhinde karalama ve iftira kampanyamı yürütürüm, hem de ona Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin baskısıyla her istediğimi yaptırırım” politikasının da “hiçbir ahval ve şeraitte” hiçbir Türk hükümetince kabul edilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle, Ermeni milliyetçiler ve Erivan’daki şahinler, bu gerçekleri kabul etmedikleri ve Türkiye’ye karşı sapkın ve akılcılıktan uzak politikalar izlemekte ısrar ettikleri takdirde sadece Ermenistan’a ve Ermeni halkına zarar vereceklerini bilmelidirler.

“Bacak kadar Ermenistan” Türkiye’ye hakarete yelteniyor !..

Ekonomisi gayet kötü durumda olan ve bağımsızlığını elde etmesinden bu yana nüfusu dış göç nedeniyle yarı yarıya azalan Ermenistan için, Türk sınır kapısı Markara’nın açılması ve Trabzon limanı üzerinden dünya ile ekonomik açıdan bütünleşmesi son derece önemli.
ABD ile AB, sınırının açılması hususunda AKP Hükümeti üzerinde ağır baskı kurmuş durumdalar. ABD her fırsatta bu konuyu gündeme getiriyor. AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosu bu konuda kararlar alıyor ve Türkiye’ye sınırı açması için çağrıda bulunuyor.

Bunun yanında Türkiye’de, bir de ismi konmamış oldukça güçlü bir Ermeni lobisi mevcut.
Hatta bu lobinin etkisiyle Hükümet, bir aralar, sınırın açılması önerisine hayli sıcak bakmaya başlamıştı. Son günlerde ise, Hükümet’e yakın ve Ermeni lobisiyle temastaki çevrelerin, sınırın açılmasının Türkiye’nin ortak tarih değerlendirilmesi önerisinin Ermenistan tarafından kabul edilmesini kolaylaştıracağı yolunda görüşler ileri sürmeye başladılar.

Ancak, bu görüşün ne denli hatalı olduğu çok geçmeden ortaya çıktı. Nitekim, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ortak komisyon kurulması için Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan’a mektup yazdığının açıklandığı gün Ermenistan’dan çok ters bir tepki geldi.

Mediamax Ajansı’nın bildirdiğine göre, Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan, yaptığı bir açıklamada “Soykırımının 90. yıldönümü arifesinde Türkiye daha tutarlı bir tavır takınmadığı gibi karşı atağa geçmek gibi fikirler lanse etmekte. Türkiye utanmaz bir şekilde yalnız kendi tarihini yeniden yazmak istemiyor, bu düşünceye başka ülkeleri de sevk etmek istiyor” yolunda ifadeler kullandı. (Hürriyet, 14. 04. 2005, s.24)

Türkiye ne yapmalı?

Bu ifadelerden, TBMM’nin tek vücut olarak kabul ettiği ortak bildirinin Ermenistan’ı son derece rahatsız ettiği anlaşılıyor. Çünkü sözkonusu bildiri ile Türkiye’nin ortaya koyduğu strateji, Ermenistan’ın ülkemize yönelik olan esaslarını yukarda izah ettiğimiz politikasını şu dört nedenle temelden bozmaktadır.

• Birincisi, iddialarında kesinlikle haklı olduğunu söyleyen Ermenistan, arşivlerini kapalı tutmakta ısrar etmesinin sebebini izah etmekte zorlanacağı gibi, barış ve uzlaşı isteyen Türkiye ile neden ortak tarih araştırılması yapılmasına karşı çıktığını da savunmak için inandırıcı gerekçeler bulmakta güçlük çekecektir.

• İkincisi, bu tutumu nedeniyle konumu zayıflayacak olan Ermeni tarafı, üçüncü devletlerden, bugüne kadarki ölçülerde destek sağlayamayacak ve onlardan Türkiye’ye karşı siyasi baskı aracı olarak yararlanma imkanını zamanla kaybetme tehlikesiyle karşılaşacaktır.

• Üçüncüsü, Batılı devlet adamları dillerine pelesenk ettikleri, “tarihinizle yüzleşin, tarihinizle hesaplaşın” yolundaki ifadeleri artık Türkiye’ye karşı kullanamayacaklardır. Konuya etik ve nesnel bir görüşle bakabilenler arasından ise, muhtemelen bu ifadeleri Ermeni muhataplarına karşı kullananlar çıkacaktır.

• Dördüncüsü, TBMM bu bildiri ile Türk Dışişleri Bakanlığı’nın eline son derece kuvvetli bir diplomatik silah vermiştir. Türk Büyükelçileri ve diplomatları, bundan böyle Ermeni etnik lobilerinin etkisiyle soykırımı iddiasına destek verme eğilimindeki yabancı devlet adamlarını ve parlamento üyelerini, bu tutumlarından vazgeçirmek için yapacakları girişimlerde, muhataplarına, adil, akılcı ve iyi niyetli bir tutumun, Türkiye’yi suçlamadan önce Ermenistan’ı Türkiye’nin önerisine olumlu yanıt vermeye ikna etmeyi gerektirdiğini söyleyebilecek konumda olacaklardır.

Ancak, bu stratejinin zaman içinde etkisini gösterebilmesi ve Erivan’ın Türkiye’nin ortak tarih değerlendirmesi önerisine olumlu bakabileceği bir noktaya getirilebilmesi için, Ankara’nın, dış baskılara karşı koyarak Ermenistan’a hiçbir ilave ekonomik ve ticari taviz vermemesi gereklidir.

Esasen, Erivan, bugüne kadar Ankara’nın Ermenistan’a yönelik tüm iyi niyet jestlerinin (Ermenilere sınırda vize verilmesi, 30 binin üstünde Ermenistan vatandaşının Türkiye’de kaçak çalışmasına göz yumulması, Erivan-İstanbul uçak seferlerinin başlatılması, hava koridorlarının açılması vb.) dış baskılar yoluyla sağlanmış olduğu yolunda kesin bir kanıya sahiptir.

Bu bakımdan şimdi, Ankara, Ermenistan’a sınır kapılarını açma yolunda bir karar alırsa, Erivan’ın, “ben hem Türkiye aleyhinde karalama ve iftira kampanyamı yürütürüm, hem de ona dış baskıyla istediğimi yaptırım” şeklindeki politikasını ilelebet yürütebileceği inancını pekiştirmiş olur. Bu durum da Erivan’ın Türk önerisine karşı çıkmaya teşvik eder. Bu bakımdan, Türkiye, bundan böyle ortak tarih değerlendirmesi önerisini Ermenistan’a yönelik politikasının temel unsurunu oluşturduğu ve iki ülke ilişkilerinin Erivan’ın bu konudaki tutumuna göre şekilleneceği anlayışına oturtmalıdır.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: