Ermeni iddiaları konusunda açılan genel görüşme

13 04 2005

22. Dönem 3. Yasama Yılı 83. Birleşim 13 Nisan 2005 Çarşamba

CHP GRUBU ADINA ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ermeni iddiaları konusunda açılan genel görüşmede Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini arz etmek üzere huzurunuza gelmiş bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, önceki yıllarda bu kürsüden yaptığım konuşmalarda, Türkiye’nin, Ermeni sorunu konusunda uzun vadeli bir stratejiye ihtiyacı olduğunu belirtmiştim; ama, itiraf edeyim, o günlerde, bu konuda, Türkiye’nin üstüne çöken ataletten kurtularak somut bir atılım yapacağı hususunda hiç de umutlu değildim. Buna mukabil, şimdi, bu alanda ciddî adımlar atıldığını görüyorum ve bundan kıvanç duyuyorum.

Gerçek şu ki değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi, üç ilke imza attı veya atmak üzere. Bunlardan birincisi, 24 Martta, Cumhuriyet Halk Partisinin inisiyatifiyle yurdumuza davet edilen Amerikalı tarihçi Prof. Justin Mc Carthy’nin, Sayın Meclis Başkanımızın da değerli destekleriyle, Meclis çatısı altında yaptığı “Ermeni iddialarının gerçek yüzü” konulu konuşmasıdır. Bilimsel eserleriyle uluslararası alanda isim yapmış olan Prof. Mc Carthy’nin büyük ilgiyle izlenen konuşması, soykırımı iddialarıyla mücadele için izleyeceğimiz stratejiye ışık tuttu.

İkincisi, Sayın Başbakan Erdoğan ile Anamuhalefet Partisi Lideri Sayın Baykal’ın üzerinde mutabık kaldıkları, tarihî gerçeklerin bilimsel araştırmayla gün ışığına çıkarılması amacıyla, Türkiye ile Ermenistan arasında ortak tarihçiler komisyonu kurulmasını ve arşivlerin kısıtlamasız açılmasını öngören tarihsel öneridir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına, bu öneriyi esas alan ve Türkiye’nin, Ermeni iddialarına yönelik politikasının temel ilkelerini açıklayan bir karar tasarısı sunulacaktır.

Üçüncüsü, yine, İktidar ve Anamuhalefet Partilerinin ortak görüşleri uyarınca, Ermeni propagandacılarının soykırımı iddiasına dayanak olarak gösterdikleri “Mavi Kitap” gibi propaganda malzemesinin bu niteliğinin dünya kamuoyuna duyurulmasında Türkiye Büyük Millet Meclisinin çok önemli bir rol üstlenmesidir. Bu amaçla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin İngiltere Avam Kamarası ile Lortlar Kamarasına mektup göndermesi öngörülmektedir.

Görüleceği üzere, değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi bir bütün olarak ülkemizin karşı karşıya kaldığı haksız suçlamalarla mücadele alanında önemli girişimler üstlenmiş bulunmaktadır. Bu, benim için fevkalade bir gurur ve övünç kaynağıdır; bu hissiyatımı, eminim, bu çatı altındaki bütün arkadaşlarım paylaşıyor.

Değerli arkadaşlarım, konuşmamda yeri geldikçe bu girişimler üzerinde duracak ve Yüce Meclise gerekli bilgileri sunacağım. Prof. Mc Carthy’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında yaptığı konuşmada şu sonuçlar çarpıcı biçimde ortaya çıktı:

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletinin ölüm kalım savaşı verdiği bir dönemde Ermeniler, kendilerine hiçbir saldırıda bulunulmadığı ve hiçbir tahrikle karşılaşmadıkları halde isyan etmişler ve Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya’yla işbirliğinde bulunarak, devletlerine hıyanet etmişlerdir. İçsavaşı başlatan, ilk kanı döken Ermenilerdir. Suç, Ermenilerdedir.

1915 olayları mukateleye, yani, karşılıklı kırıma dönüşen tipik bir vatana ihanet ve isyan olayıdır. Doğu Anadoluda Ermeni Halkı tarafından korunan ve beslenen Ermeni çeteler, Anadolu’ya giren Rus Ordusuna karşı çarpışan Türk Ordusunun güvenliğini tehdit eden sabotaj eylemlerinde bulunmuş, cephede savaşan Türk askerlerinin hayatına kastetmiş, Türk ve Müslüman köylerine saldırarak katliamlar yapmış ve stratejik bir harekât planı uyarınca -bunun altını çiziyorum, stratejik bir harekât planı uyarınca- Türk Ordusunun oluşturduğu cepheye giden kilit önemdeki ikmal ve takviye yollarını kesmişlerdir. Osmanlı Ordusu ardını emniyete almak için, tümen düzeyinde büyük birliklerini Ermeni isyancılar üzerine sevk etmeye zorlanıyor, bunun bir sonucu olarak da Rus Ordusuna karşı direniş gücü zayıflıyordu. Bunun, bu koşullarda tehcir veya zorunlu göç, yani, savaş alanında yerleşik Ermenilerin buralardan alınıp Osmanlı İmparatorluğunun başka yerlerine, başka vilayetlerine yerleştirilmeleri, Osmanlı Devletinin, varlığını koruma hakkı çerçevesinde uygulamış olduğu meşru ve hukuken haklı bir önlemdi.

İstanbul ve İzmir dışında kalan Ermeni halkının isyan eden ve düşmanla işbirliği yapan kesimlerinin zorunlu göçe tabi tutulmalarının nedeni, etnik kökenleri veya dinî inançları değildi. Zorunlu göçün temel nedeni, savaşan bir ordunun gerisinde güvenlik sağlamaktı. Bu nedenlerle, Ermenilerin, soykırımına maruz kaldıkları yolundaki iddiaları temelden asılsız ve mesnetsizdir. Evet, bunlar, Prof Justin Mc Carthy’nin söylediklerinin bir özeti.

Justin Mc Carthy şunu da belirtiyor, diyor ki: Osmanlı Hükümetinin belgelerinin özenle incelenmesi, İttihat ve Terakki liderlerinden hiçbirinin veya devlet mekanizmasındaki herhangi bir kişinin Ermenilere katliam yapılması hususunda talimat verdiğini gösteren bir kanıt bulunduğunu ortaya koymamaktadır. Aksine, taşradaki valilere, idarî birimlere ve tüm askerî birliklere, tehcir kafilelerindeki kişilere zarar verebilecek, can kaybına yol açabilecek her türlü saldırının ve toplumsal taşkınlıkların önlenmesi talimatı verilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, Osmanlı arşivlerinde de, Prof Mc Carthy’nin belirttiği bu görüşleri destekleyen çok sayıda belge vardır. Bunlar, tarihin asıl kaynaklarına inen belgelerdir. Sayın Bakan biraz önce bu konulardan bahsetti; onun için, bu konuda ayrıntıya girmiyorum.

Yalnız, Türkiye’nin, tarihin kaynaklarına inen bu denli sağlam belgelere sahip olmasına karşın, soykırımı iddiasında bulunan Ermeniler, doksan yıldır, tüm çabalarına rağmen, dünya kamuoyuna iddialarını kanıtlayabilecek açık ve geçerli tek bir belge dahi sunamamışlardır. Bu durumda, iddialarını, doğruluğu kanıtlanmamış, hatırat türü sübjektif yayınlar ile savaş yıllarında yayımlanmış propaganda amaçlı kitap niteliğindeki üç kaynağa dayandırmak zorunda kalmışlardır. Bu üç kaynak hakkında kısaca bilgi sunmamın yararlı olacağı kanısındayım.

Bunlardan biri, Talat Paşaya atfedilen telgraflardır. Bu, Aram Andonyan isimli bir Ermeni yazar tarafından kaleme alınmıştır; fakat, bu kitaptaki belgelerin hepsinin düzmece olduğu kanıtlanmıştır. Bu konuda, Şinasi Orel ve Süreyya Yuca isimli iki araştırmacımız “Ermenilerce Talat Paşaya Atfedilen Telgrafların Gerçek Yüzü” adlı bir kitap yayımlanmışlardır; bu, İngilizce’ye, Fransızca’ya da tercüme edilmiştir. Çok etkili bir kitap olmuştur bu; tam anlamıyla, Andonyan’ın kitabını çürüğe çıkarmıştır. Öylesine ki, artık, bugün, Ermeni tarihçiler bu kitaptan bahsetmemektedirler, Andonyan’ın kitabından.

Ermenilerin iddialarını dayandırdıkları ikinci kaynak, İstanbul’da, 1914’ten 1916’ya kadar Amerika Birleşik Devletlerinin Büyükelçisi olarak görev yapan Büyükelçi Morgenthau’nun, 1918 yılında yayımlanmış olan “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü” adlı hatıratıdır. Bir Amerikalı tarihçi, Princeton Üniversitesinin öğretim görevlisi Prof. Heath Lowry bu kitabı şöyle tarif ediyor; ondan alıntı yapıyorum: “Amerikan kamuoyunun belirgin özelliklerinden biri haline gelen ve günümüzde de varlığını sürdüren güçlü Türkiye aleyhtarlığının temel taşlarından biri olan Morgenthau’nun kitabı, İttihat ve Terakki Hükümetinin, Birinci Dünya Savaşını bahane ederek, Ermeni azınlığa karşı planlı bir soykırım uyguladığı inancının anaçıkış noktalarından biridir.” Prof. Lowry, bu ifadelerini, 1991’de yazmış olduğu o kitapta belirtmiştir.

Prof. Lowry, çok dikkatli ve yoğun bir araştırma sonucunda yazmış olduğu “Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsünün Perde Arkası” kitabıyla, Morgenthau’nun anılarını içeren kitabın tümüyle yalan ve yarı gerçek verileri içerdiğini belgelerle ortaya koymuştur. Prof. Lowry, Morgenthau’nun kitabındaki açıklama ve iddiaların tutarsızlığını ve uydurma olduklarını, bu iddiaları, Büyükelçinin İstanbul’daki görevi sırasında Dışişleri Bakanlığına gönderdiği resmî rapor ve telgraflar ile Türkiye’de geçirdiği yirmialtı ay boyunca tuttuğu günlüğündeki bilgileri karşılaştırmak suretiyle kanıtlamıştır. Morgenthau’nun anıları eski güvenirliliğini kaybetmiş olsa bile, Ermeni tezlerinin bazı taraftarları, bugün, hâlâ bu kaynağa atıfta bulunmaktan kendilerini alamıyorlar.

Ermenilerin tezlerinin savunmasında dayandıkları üçüncü kaynak, esas adı “Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Uygulanan Muamele 1915-1916” olan ve aynı zamanda “Mavi Kitap” olarak da atıfta bulunulan kitaptır. 1916 yılında, “Wellington House” diye anılan İngiliz Savaş Propaganda Bürosu tarafından yayına hazırlanmış bu kitap, İngiltere Parlamentosunun onayıyla, Parlamento Mavi Kitaplar Külliyatı çerçevesinde yayımlanmıştır. Bu kitap, savaş sırasındaki tüm İngiliz vahşet propaganda etkinlikleri gibi, uydurma, yarı uydurma veya tarafgir rapor ve algılamalar üzerine bina edilmiştir, bir aldatmacadır. Artık, bu husus, tam anlamıyla ortaya çıkmıştır bugün. Bu duruma rağmen, bugün, Mavi Kitap, hâlâ güvenilir bir tarihî eser olarak değerlendirilmekte, akademik çalışmalarda kullanılmakta, İngiliz ve Amerikan okulları ile üniversite öğrencilerine, ciddî bir kaynak olarak, hocaları tarafından tavsiye edilmektedir. O bakımdan, bu kitabın, İngiltere Parlamentosunun alacağı kararla, propaganda malzemesi olduğunun ve güvenilir tarihî bir kaynak olmadığının belirtilmesi son derece yararlı olacaktır.

İşte, değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri tarafından topluca imzalanarak İngiltere Avam Kamarası ile Lordlar Kamarasına gönderileceği tasavvur edilen mektupla güdülecek amaç bu olacaktır. Tahminimiz, İngiliz Parlamentosunun bu konuda etik ve nesnel bir yaklaşım sergileyerek, Osmanlı Devleti-Ermeni çatışmasının muğlak yönlerinin gün ışığına çıkarılmasında ve ortak tarihimizin bu önemli kısmına açıklık getirilmesine katkıda bulunacağı umudundayız.

Değerli arkadaşlarım, sözde Ermeni soykırımı iddiasının hukukî açıdan incelenmesine bugüne kadar gereken ölçüde önem verilmediğini belirtmek durumundayım. Ülkemizde bu konuda yetişmiş çok az eleman var. “Soykırımı” terimi belirli bir tanımı olan bir suça ilişkindir ve suçun tanımı ile varlığının nasıl saptanacağı, 11 Ocak 1951’de yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Soykırımı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinde yer alır. Sözleşmenin 2 nci maddesinde soykırımı tanımlanmıştır. Bu madde ışığında, soykırımı suçunun varlığından bahsetmek için üç temel unsurun varlığı gerekmektedir. Bunlardan birincisi, ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun; yani, bu dört gruptan birinin veya birkaçının hedef olarak alınmasıdır. İkinci şart, hedef grup mensuplarının öldürülmeleri veya yok edilmelerine yol açacak birtakım insanlıkdışı eylemlere tevessül edilmesidir. Üçüncü unsur da, söz konusu eylemle hedef alınan grubu, sırf o gruba mensup olmaları nedeniyle kısmen veya tamamen yok etme kastının mevcut olmasıdır. Sözünü ettiğim bu üçüncü unsur, soykırımı eyleminin saptanmasında kilit bir nitelik taşıyor ve onu diğer adam öldürme fiillerinden ayırıyor.

Bir fiilin soykırımı olabilmesi için, belli bir grubu sırf o gruptan olması nedeniyle katletme kastının mevcut olması gerekiyor; yani, bir Ermeni soykırımından bahsedilebilmesi için, sırf Ermeni oldukları için Ermenileri yok etme kastının mevcut olması icap ediyor.

Örneğin, Brezilya’nın Amazon, Paraguay’ın da Guaki Kızılderililerine karşı soykırımı suçu işlediklerine dair şikâyetler, 1969 ve 1974 yıllarında Birleşmiş Milletlere intikal etti. O zaman yapılan incelemeler sonucunda, suçluların ve kurbanlarının teşhisinde hiçbir zorlukla karşılaşılmadı; ancak, yok etme kastının mevcudiyeti kanıtlanmadığından, Brezilya’nın ve Paraguay’ın suçlanmaları mümkün olmadı.

Peki, değerli arkadaşlarım, bu yok etme niyetinin varlığı nasıl saptanır? Yok etme niyeti eğer örtülü ise, bunu teşhis etmenin yöntemi nedir?

Niyetin varlığı, Nürenberg Mahkemesi gibi bir yargı sürecinde, örneğin, Alman Nazi Partisi kararlarında Yahudilerin yok edilmesi hususundaki iradenin belgelerde mevcudiyeti nedeniyle açıkça belirlenebilir.

Örtülü bir niyet varsa, bunun saptanmasının yolu objektif bir bakışla olayların izlenmesidir. Daha önce belirttiğimiz üzere, Osmanlı arşivlerinde yapılan araştırmalarda açık bir niyetin varlığını gösterecek hiçbir belge mevcut değildir. Aksine, belgelerde, zorunlu göç işleminin mümkün olduğunca güvenlik içinde yapılmasını sağlamaya yönelik yüzlerce talimat ve hükümet kararı mevcuttur.

Kapalı bir niyetin varlığını ise şu nedenlerle ileri sürmek mümkün değildir:

1- Anadolu’nun Türkler tarafından fethinden milliyetçilik çağına kadar yaklaşık sekiz yüzyıl boyunca Türk ve Ermeni toplumları arasında dostluk hüküm sürmüştür. Toplumlar arasındaki bu uzun birliktelik sırasındaki geçişme (osmoz) sonucu Ermeni toplumu Türk-Osmanlı yaşam tarzını ve kültürünü benimsemiş ve Osmanlı sanat, kültür ve müziğini zenginleştiren çok önemli katkılarda bulunmuştur. Osmanlı’nın sağladığı hoşgörü ortamında kendisine tanınan hak ve ayrıcalıklardan da yararlanarak refah içinde yaşayan Ermeni toplumuna duyulan güven nedeniyle “milleti sadıka” unvanı verilmiştir. Bu sayede, Ermeniler, iş hayatında olduğu gibi, kamu hizmetlerinde de çok önemli mevkiler elde etmişler ve devletin en üst kademelerine tırmanarak devlet yönetiminde söz sahibi olmuşlardır.

Değerli arkadaşlarım, bu belirttiklerimiz son derece ilginç ve sıradışı bir tabloyu yansıtmaktadır. Dünya tarihinde farklı dil ve din sahibi olarak bu kadar uzun süre böylesine iç içe ve barış içinde yaşayan iki başka halkın gösterilmesi ya mümkün değildir yahut da çok zordur.

2- Osmanlılarda, Ermenilere karşı hiçbir zaman ırk düşmanlığına dayanan bir akım oluşmamıştır. Almanya’da Yahudilere karşı hükümet propagandasıyla da desteklenen ve pekiştirilen antisemitizme benzer bir anti-Ermeni akımın mevcudiyeti Osmanlı İmparatorluğunda hiçbir zaman gözlemlenmemiştir.

3- Tehcirin Ermenilere uygulanması, Ermeni oldukları için değil, düşman karşısında tutunmakta güçlük çeken, ricat halinde olan bir ordunun ardının güven içine alma zorunluluğuyla karşılaşıldığında art bölgede, arka bölgede yerleşik olmalarındandır. Bu uygulamanın kapsamına, bilahara, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan, Ermeni komitacılara yataklık yapan diğer vilayetler ve bölgeler de ilave edilmiştir, zaruretler dolayısıyla.

4- Tehcir, tüm Ermenileri kapsamamıştır -Bakın, bu gözden kaçırılıyor. Tehcir tüm Ermenileri kapsamamıştır- nitekim, hastalar, sakatlar, yetimler ve dul kadınlar, Protestan ve Katolikler, Ermeni mebuslar ile aileleri, Osmanlı ordusundaki Ermeni subaylar ile askerler ve aileleri, merkez ve taşradaki Ermeni devlet memurları ile aileleri, devlete sadakat ve iyi halleri gözönünde tutulan kişiler ve bu meyanda ticaretle uğraşanlar tehcir uygulaması dışında bırakılmıştır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.

5- İstanbul’daki Ermeni toplumu, savaş boyunca hiçbir tacize uğramadan, huzur ve sükûn içerisinde yaşamıştır.

6- Savaş dönemindeki Ermenilerden oluşan sıhhiye bölükleri, cephelerde ateş altında düşmanla savaşan Türk ordularına hizmet vermiştir. Ermenilerden oluşan levazım birlikleri sadakatle görevlerini yerine getirmişlerdir.

7- Çanakkale ve Sarıkamış Savaşlarında, Ermeni askerler Türklerle birlikte düşmana karşı savaşmışlardır. Bu nedenle, vatana hizmet faslından birçok Ermeni vatandaşımız uzun süre maaş almıştır.

8- Savaşın sona ermesinden sonra, Osmanlı Hükümeti, Aralık 1918’de, tehcire tabi tutulan Ermenilerden geri dönmek isteyenlerin eski yerlerine nakledilmeleri konusunda bir dönüş kararnamesi çıkarmış ve uygulamaya koymuştur.

9- Tehcir edilen halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması için her türlü önlemin alınması hususundaki hükümet talimatlarını ihlal edenlerden 1 300’den fazla sivil ve asker, kurulan divanı harp mahkemelerince cezalandırılmış ve birkaçı da asılmıştır.

Değerli arkadaşlarım, bütün bu hususlar, Osmanlı Devletinin, Ermeni uyruklarına karşı örtülü bir yok etme niyetinin de bulunmadığını açıkça ortaya koyuyor. Örneğin, Hitler Almanyası için şöyle bir senaryo düşünülebilir mi: Naziler, Almanya’nın birçok yerinde, Yahudileri imha kamplarında gazlayarak yok ederken, başkent Berlin’de ve diğer birçok yerde, Yahudiler güven ve huzur içerisinde yaşacak, Yahudi sıhhiye bölükleri cephelerde ateş altında Alman ordularına hizmet verecek, Yahudi asıllı askerler, cephelerde Almanlarla birlikte düşmana karşı savaşacak ve can verecek… Değerli arkadaşlarım, bu söylediklerim, soykırımı iddiasının ne denli büyük bir yalan olduğunu ortaya koyuyor.

Konunun hukukî yönüyle ilgili olarak belirtilecek bir husus da, siyasî grupların, Birleşmiş Milletler Soykırımı Sözleşmesi korumasına dahil olmadıklarıdır. Yani, anılan sözleşmeye göre, belli bir siyasî grup silahlı bir çatışmanın tarafı ise, Soykırım Sözleşmesi kapsamında korunacak kişiler kapsamına alınmaz. Dolayısıyla, Hınçak ve Taşnak Partileri siyasî ve silahlı gruplar olmaları nedeniyle, Soykırım Sözleşmesi korumasına girmemektedirler. Bu açıdan da, Ermenilerin, Birinci Dünya Savaşı sırasında soykırımına maruz kaldığı iddiası tam anlamıyla geçersiz olmaktadır.

Bu bağlamda, vurgulanması gereken bir husus da, Ermeni propagandacılar ile yandaşlarının onbinlerce Osmanlı Ermenisinin Rus işgal orduları safında çarpıştıklarını ve uyruğunda oldukları devlete ihanet etmiş olduklarını gözden kaçırma çabalarıdır. Bu işbirliğinin tehcir olayından önce başladığı ve savaşın patlamasıyla birlikte, Ermenilerin, Rusya safında yer aldıkları, belgelerle kanıtlanan tarihsel gerçeklerdir.

Bunu çok ilginç bulacaksınız değerli arkadaşlarım; çünkü, Ermeni ihanetini ve Ermenilerin savaşa taraf olduklarını teyit eden en güvenilir kaynak Bogos Nubar Paşadır. Nitekim, Birinci Dünya Savaşını takiben toplanan Paris Barış Konferansına katılan Ermeni Delegasyonu Başkanı Bogos Nubar Paşa, Ermenilerin, sırf İtilaf Devletleri safında çarpışarak savaşa ciddî katkılarda bulunmaları nedeniyle, Osmanlı otoritelerinin kötü muamelesine maruz kaldıklarını açıkça kabul etmiştir. Bogos Nubar Paşa, Barış Konferansında yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “Kendi özgür iradeleriyle, kaderlerini hak ve adaletin şampiyonu olan tarafla birleştiren Ermenilerin, İtilaf Devletlerinin ortak düşmanımıza karşı elde ettikleri zafer dolayısıyla bağımsızlık hak etmişlerdir.” Böylece, Bogos Nubar Paşa, Barış Konferansına katılmak için Ermenilerin muhasım taraf olduğunu ilan etmiş ve ihanetlerinin ödüllendirilmesini istemiştir.

Bakınız, Bogos Nubar Paşanın bu konuda The Times of London Gazetesinde basılan bir mektubunu okuyayım size. Bu mektup 1919’da basılmıştır. Şunları söylüyor mektubunda, Bogos Nubar: “Ermeni gönüllüleri Fransız Legion Etrangere saflarında savaşarak zafer kazanmışlardır. Legion d’Orient’daki sayıları 5 000’di ve General Allenby’in kesin zaferine katkıda bulunan Suriye ve Filistin’deki Fransız kuvvetlerinin de yarısından fazlasını Ermeniler oluşturuyorlardı.

Kafkasya’da Rus Ordularına katılan 150 000 Ermeni’ye ilaveten Andranik, Nazarbekoff ve diğerlerinin komutasındaki 50 000 Ermeni, dört yıl boyunca, sadece İtilaf Devletlerinin davaları uğruna savaşmakla kalmamışlar, aynı zamanda, Rusya’nın çökmesinden sonra da mütarekenin imzalanmasına kadar, Kafkasya’da Türklerin ilerlemesine karşı koyan ve engelleyen yegâne kuvveti oluşturmuşlardır.”

Değerli arkadaşlarım, buna benzer çok beyanlar var elimizde; fakat, göreceğiniz gibi, Bogos Nubar, Ermenilerin savaşta muhasım taraf olduğunu söylüyor. Bunun anlamı nedir? Bunun anlamı, bütün bu konunun savaş hukuku çerçevesinde ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu, bir dünya savaşı içinde bir içsavaştır.

Değerli arkadaşlarım, kısaca, sizden, Ermenistan’ın Türkiye’ye yönelik stratejisinden bahsedeceğim. Sayın Bakanımız bu konuyu gayet etraflı olarak işledi; o bakımdan, ben, o hususları kapsamayacağım, belki bir iki ilave noktayı dile getireceğim.

Şimdi, diaspora milliyetçileri ile Ermenistan’ın şahinlerinin bugüne kadar Türkiye’ye uyguladıkları strateji dört ana unsura dayanıyor.

Bunlardan birincisi, tarih bu konuda hükmünü vermiştir savıyla, karşıt görüşte olanlarla tarih konusunda herhangi bir tartışmayı reddediyorlar.

İkincisi, Türk tezleri lehinde bilimsel görüşler ileri süren akademisyenleri tehdit ve baskı yoluyla susturuyorlar. 1985’te, Washington Post ve New York Times Gazetelerinde, 69 Amerikalı bilim adamının yarım sayfa olarak bir deklarasyonu yayımlandı. 69 bilim adamı bu deklarasyonu imzaladılar. Bunlar, soykırımı iddiasına karşı tutum alıyorlardı. Deklarasyonu imzalayan Amerikalı akademisyenler tehdide uğradı ve evleri yakıldı. Bunlar şimdi susuyorlar, konuşamıyorlar. Amerika’da oluyor bu. Bunların içinde bir konuşan Justin Mc Carthy, diğerleri konuşamıyor.

Tabiî, Ermeni milliyetçiler, maalesef, bu bilimsel terör yöntemlerini sürdürüyorlar. 40 büyükelçimizi, başkonsolosumuzu ve diplomatımızı alçakça öldürdükten sonra, terörü şimdi de akademik alanda sürdürüyorlar.

Üçüncüsü, sorunun siyasî nitelikte olduğunu ileri sürerek, sadece, işlenen suçun nasıl telafi edileceği konusunda Türkiye’yle müzakere masasına oturmak istediklerini vurguluyorlar.

Dördüncüsü de -bunu Sayın Bakanımız da vurguladı- bir taraftan Türkiye’ye sözde soykırımını kabul ettirmeye yönelik uluslararası kampanya sürdürürken, diğer taraftan da, Amerika ve Avrupa Birliğinin baskılarından yararlanarak, Ankara’yı, Türkiye-Ermenistan sınır kapılarını açmaya mecbur etmeyi düşünüyorlar. Yani, onlar bildiklerini yapacaklar, bizim hakkımızda tezvirat ve iftiralara devam edecekler; fakat, Amerika ve Avrupa Birliği yoluyla Türkiye üzerinde baskı kurdurarak, Türkiye’ye sınır kapılarını açtıracaklar.

Şunu söyleyeyim: Türkiye çok önemli jestler yapmıştır; hava kapısını açmıştır, sınırlarda Ermenilere vize verilir, Türkiye’ye gelirler, çalışırlar vesaire filan… Bütün bunlar, tabiatıyla, çok iyi niyetli jestlerdir; fakat, maalesef, Erivan’daki hükümet, bunlara, kesinlikle, Türkiye’nin yaptığı iyi niyet jestleri olarak bakmıyor; bunlara, Amerika’nın, Avrupa’nın baskısıyla Türkiye’yi dize getirerek, Türkiye’yi zorlayarak, Türkiye’nin mecburen yaptığı birtakım hareketler diye bakıyor. Bu oyunu bozmak lazım, bu oyuna gelmemek lazım.

Değerli arkadaşlarım, Ermenistan’ın ve diasporanın bu hesapları temelden çürük; çünkü, dış baskılarla Türkiye’nin dize getirilebileceğini ve ona, tarihini, birtakım savaş, propaganda yalanları üzerine bina ettirilmesinin dayatılabileceğini düşünmek, boş bir hayal.

Aynı şekilde, Erivan’ın “ben hem Türkiye aleyhinde karalama ve iftira kampanyamı yürütürüm hem de ona, büyük devletlerin baskısı ve şantaj yoluyla, her istediğimi yaptırırım, bu meyanda, sınır kapısını da açtırırım” politikasının Türkiye tarafından da kabul edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, Ermeni milliyetçiler ve Erivan’daki şahinler, bu gerçekleri kabul etmedikleri ve Türkiye’ye karşı akılcılıktan uzak politikalar izlemekte ısrar ettikleri takdirde, sadece Ermenistan’a ve Ermeni Halkına zarar vereceklerini bilmelidirler.

Değerli arkadaşlarım, bu politika sağlıklı olmaktan uzaktır. Ermenistan, Türkiye’ye zarar vereceğiz diye, kendine daha büyük zararlar vermektedir. Ermenistan kendini bu durumdan kurtarmalıdır.

Değerli arkadaşlarım, esasında, gerek Türkiye’nin gerek Ermenistan’ın çıkarları, asırlar boyunca, aynı topraklar üzerinde birbirlerine karşı hoşgörü ve barış içinde yaşamış olan Türk ve Ermeni Uluslarını barıştırmak, onları savaş yıllarından kaynaklanan derin önyargılara tutsak olmaktan kurtarmak ve hoşgörü, dostluk ve işbirliğine dayalı bir ortak geleceği paylaşmalarına imkân verecek ortamı yaratmaktır.

Hükümetçe, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulması düşünülen karar tasarısının da amacının bu olduğunu anlıyorum. Türkiye, bu ortak geleceği inşa etmek amacıyla, Türkiye ile Ermenistan’ın kendi tarihçilerinden oluşacak ortak bir komisyon kurmalarını, ulusal arşivlerin, kısıtlamaya tabi tutulmadan araştırmaya açılmasını ve çalışmaların, bilimsel bir ciddiyet içinde, düzen içinde yapılmasını izleyecek bir mekanizma ortaya çıkarılmasını önermiştir. Bunu, Sayın Başbakanımız ile Cumhuriyet Halk Partisinin Sayın Genel Başkanı ortaklaşa önermişlerdir.

Bu girişimin uygulanabilmesi için, Ermenistan’ın işbirliği şarttır. O bakımdan, Erivan’ın şunu düşünmesi gerekiyor: Türkiye ile Ermenistan, eğer, tarihe ortak bir perspektiften bakamazlarsa, o zaman, iki tarafın da çocuklarına ve gelecek nesillere bırakacakları miras, önyargı, düşmanlık, intikam duygularından başka bir şey olmayacaktır.

O bakımdan, akıl ve mantık, Türkiye’nin yapmış olduğu önerinin ciddiyetle ele alınması, ortak komitenin kurulması, arşivlerin açılması ve bu konuda harekete geçilmesidir. Geçmişin, bugünümüzü ve geleceğimizi karartmasının önlenmesinin yolu budur. Eğer, Ermenistan, Türkiye’yle iyi komşuluk ilişkileri kurmak ve işbirliği zeminini geliştirmek istediği takdirde, Türkiye’nin ortak tarih değerlendirilmesi önerisini kabulde tereddüt etmemelidir.

Tabiî, Sayın Bakan vurguladı; ben de, önemi dolayısıyla, o noktaya bir değinmek istiyorum. Esas itibariyle, iyi niyetli, dünya barış ve istikrarına katkıda bulunmak isteyen her ülke ve her devlet adamı da Türkiye’nin bu önerisini desteklemelidir. İçpolitika mülahazalarını bir tarafa bırakmalı, Türkiye’nin uzlaşıya, sağduyuya ve barış özlemine dayalı bu önerisini kuvvetle desteklemelidirler.

Sözlerimi uzun vadeli devlet stratejisi ihtiyacı ve arşivlerin tek çatı altında toplanması önerisiyle bitireceğim. Halen, bu konuyla iştigal eden devlet daireleri ve kurumlar birbirleriyle -Sayın Bakan da bu hususu tespit etti ve bunun değiştirileceğini söyledi fakat- koordinasyonsuz bir şekilde çalışıyorlar.

Karşılaştığımız sorun, kamuoyu oluşturulması, siyaset, hukuk ve tarih gibi dört boyutu bulunan devasa bir meseledir. Bu itibarla, oluşturulacak strateji, bu dört boyutu da kapsayacak şekilde olmalıdır.

Strateji ortaya çıkarıldıktan sonra da, uygulanması için gerekli yapılanmaya gidilmesi gerekecektir. Bunlar yapılmadığı takdirde, iktidar ile muhalefetin başlatmış oldukları bu tarihî ortak girişim canlı tutulamaz, bir saman alevi gibi parlar ve söner. O bakımdan, bu bahsetmiş olduğum noktalar üzerinde durmak son derece önemli.

Bu bağlamda, önemle el atılacak bir konu da, Başbakanlık Arşivler Genel Müdürlüğü tarafından kitap halinde yayınlanan ve çok değerli belgeleri içeren kitapların İngilizce ve Fransızcaya tercüme edilmeleridir. Şimdi, elimizde çok değerli kitaplar var. Bunlar bir belgeler külliyatı, hakikaten muazzam şeyler var bunların içerisinde; fakat, bunlar İngilizceye ve Fransızcaya çevrilmiş değil.

Devlet arşivlerinin Osmanlı dönemine ait internet sayfasında, değerli arkadaşlarım, 2 500 sayfalık belge var. Bu belgelerin Türkçe transkriptleri ve orijinallerinin fotoğrafları internet ortamında sergileniyor; yani, orijinallerinin fotoğraflarını da görüyorsunuz, Türkçe transkriptlerini de görüyorsunuz. Bu belgelerin de yabancı dillere çevrilmesi, Türk tezinin savunulması için son derece yararlı olacaktır. Keza, arşivlerin uzman ihtiyacı büyüktür, bu ihtiyaç da süratle karşılanmalıdır.

Arşivler açısından yaşamsal önemde olan bir konu, Amerika’daki Ulusal Arşiv Dairesi (National Archives) örneğine uygun olarak, Türkiye’deki askerî ve kamuya ait tüm arşivlerin, süratle bir çatı altında toplanmasıdır. Diğer bir ifadeyle, bütün arşivler Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bünyesi içine alınmalıdır.

Halen Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yanında, Cumhurbaşkanlığı, Cumhuriyet Tarihi Arşivleri, Türkiye Büyük Millet Meclisine bağlı arşivler, Genelkurmay Başkanlığına bağlı Askerî ve Stratejik Etütler Başkanlığı (ATASE) Arşivi, Millî Savunma Bakanlığına bağlı ASAL Arşivi, Dışişleri Bakanlığı Arşivi ile bakanlıklara bağlı arşivler bulunmaktadır. Bunların hepsi Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bünyesi içine alınmalıdır. Bir yerde baktığınız zaman onu nerede bulabileceğinizi görebilmelisiniz.

Türkiye’de araştırma son derece güç. Bir çatı altında olmayan, yaygın ve çokbaşlı yönetsel yapıda olan arşivler farklı uygulamalara yol açıyor. Böyle olunca, araştırmacılar, araştırma yaptıkları kurumlarda farklı farklı arşiv uygulamalarına maruz kalıyorlar. Bu durum da, gerek Türk gerek yabancı araştırmacılar arasında bazı kısıtlamalara maruz kaldıkları yolunda yersiz spekülasyonlara yol açıyor.

Ben, sabrınıza teşekkür ediyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: