Eleştirel Bakışla AB – 17 Aralık Ve Sonrası

11 02 2005

Akdeniz  Üniversitesi – Antalya

Atatürk Konferans Salonu

AB’nin Brüksel   zirvesinde  17 Aralık’ta kabul etmiş olduğu  ve Türkiye ile katılım müzakerelerine başlanmasına ilişkin kararını içeren Sonuç Bildirgesi üzerinde Türkiye’de cereyan  eden tartışmalar ve AB ülkelerindeki medya  ve siyasi şahsiyetler tarafından yapılan yorumlar, bu bildirge hakkında çelişkili görüşlerin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu nedenle, Türkiye’nin geleceğini derinden etkileyecek olan yaşamsal nitelikteki bu  belge hakkında,  objektif, dürüst ve partizanlıktan uzak bir değerlendirme yapılmasına büyük ihtiyaç vardır.

Zira, ancak, böyle sağlıklı  bir değerlendirmeye  sahip olursak , o zaman anılan belgenin Türkiye için nasıl bir müzakere süreci öngördüğünü ve bu sürecin ülkemizi gerçekten tam üyelik hedefine götürüp götürmeyeceğini  teşhis edebiliriz.

Bu konuda isabetli ve gerçekçi bir  değerlendirme yapabilmek için, önce Türk hükümetinin zirveden beklentilerinin neler olduğunun  saptanmasına, sonra da  17 Aralık Sonuç Bildirgesi’nin bu hususlarda  içerdiği kararların  mercek altına alınması gerekecektir.

Türk heyeti zirveye yüksek bir özgüven ve moralle katıldı

Sayın Başbakan Erdoğan başkanlığındaki heyetin Brüksel zirvesine  olumlu  beklentiler  içinde  ve oldukça belirgin  bir özgüven duygusu ile   katıldığını  belirtelim. Bunun başta gelen nedeni,  Hükümetin  kısa sürede  Kopenhag kriterleri bağlamında  kapsamlı  reformlar gerçekleştirmiş olmasının AB çevrelerinin övgüsünü kazanmış olmasıydı.

Ayrıca,  Hükümetin elinde iki önemli  tavsiye kararı bulunuyordu. Bunlardan birincisi olan AB Komisyonu’nun 6 Ekim tarihli raporundaki tavsiye, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yeterince yerine getirmiş olduğunu belirterek Avrupa Konseyi’ne Türkiye ile  müzakerelere çok gecikmeden başlanmasını öneriyordu.

Anılan rapor, hernekadar Türkiye’yi rahatsız eden değerlendirme ve görüşler içeriyorsa da,  Türkiye hakkında Konsey’e yapmış olduğu olumlu  tavsiye büyük bir önem taşıyordu.

Çünkü AB’nin  bugüne kadarki uygulamasında, Konsey’in, Komisyon’un tavsiyesinin gerisine düştüğü görülmemişti.

İkincisi  ise, geleneksel olarak Türkiye’ye karşı  olumsuz bakışıyla tanınan AB Parlamentosu’nun, ezici denebilecek bir çoğunlukla ve ülkemiz lehine coşkulu bir tezahüratla kabul etmiş olduğu istişari nitelikteki raporun içerdiği tavsiyeydi. Bu tavsiye de,  Türkiye ile  katılım müzakerelerine gecikmeden  başlanmasını öneriyor ve bu müzakerelerin hedefinin  tam üyelik olmasını özellikle vurguluyordu

Ayrıca, Türkiye’nin  AB’ye tam üye sıfatıyla  değil de ikinci sınıf bir statü olan “imtiyazlı ortak” olarak  katılmasını öngören bir  önergenin Avrupa Parlamentosu tarafından  reddedilmiş olması  da, Ankara’nın elini kuvvetlendiren ilave bir unsurdu.

Hükümetin diğer önemli bir avantajı da, diplomatik satranç tahtasında Güney Kıbrıs’a karşı sağlamış olduğu belirgin moral  üstünlüktü.  Bu nedenle, Türkiye Başbakanı  Brüksel zirvesine,  Kıbrıs sorununun çözümü için büyük siyasi riskler üstlenerek cesur  adımlar atmış ve bu suretle Batılı siyasi çevrelerin  sempati ve övgüsünü  kazanmış bir siyasi lider olarak katılıyordu.

Bu hak edilmiş moral üstünlük ve bunun Türkiye’ye kazandırdığı   hukuki  ve siyasi ağırlık  nedeniyle,  Kıbrıs sorununun Brüksel’de müzakereleri kilitleyebileceği  gibi bir  tehlike,  Türk heyetine dahil olan hiç kimseye  ciddi  bir olasılık olarak görünmüyordu. Ben bu hususu bizzat, Sn. Başbakan’ın CHP Genel Başkanı Sn. Baykal ile 15 Aralık’ta yaptığı istişare amaçlı görüşmede gözlemledim.

Bu bakımdan, AKP Hükümeti,  Avrupalı büyük devletlerin,  Güney Kıbrıs üzerinde baskı kurarak çözüm ve uzlaşıya zemin hazırlayan bir formül üretecekleri ve bunun Başkanlık Bildirisi’nde yer alacağını umut ediyordu.

Altı  çizilmesi  gerekli bir nokta da, Hükümet, belirtmiş olduğumuz bu nedenlerle,  Brüksel’de müzakere tarihi alacağı hususunda herhangi bir  kuşkuya sahip bulunmamakla birlikte, bunun 2006’ya sarkmamasına önem atfediyordu. Ankara için esas önem taşıyan husus, katılım müzakerelerine ilişkin zirve kararının Türkiye’ye net ve koşulsuz bir tam üyelik hedefi vermesiydi.

Türkiye açısından kararda  yer alması gereken “olmazsa olmaz”’ lar

Brüksel zirvesinden kısa süre önce,   dönem başkanı Hollanda’nın  hazırladığı  karar tasarıları  Ankara’ya  ulaşmaya başladı.  Bu taslaklarda  Türkiye’yi  rahatsız eden hükümler mevcuttu.

Bunların basına intikal etmesi üzerine,  Sayın Başbakan ile  Sayın Dışişleri Bakanı açıklamalar yaptılar  ve  Türkiye açısından Konsey kararında mutlaka bulunması gereken “olmazsa olmaz” nitelikteki  hususları vurguladılar.

Önce,  sekiz  noktada toplanan ve AB dönem başkanlığına iletilen bu hedefler, bilahare vazgeçilemez nitelikte olduğu vurgulanan şu  dört  noktaya indirgendi:

1-    Brüksel zirvesinde net ve koşulsuz olan ve tam üyelik amacına yönelik bir müzakere  kararı alınmalı. Türkiye ucu açık ve sonucu garanti edilmeyen bir müzakere sürecini  ve tam üyeliğin altında bir statüyü kabul edemez.

2-    Çözüm olmadan Türkiye’nin  Kıbrıs’ı tanıması beklenmemelidir.

3-    Kalıcı nitelikte kısıtlamalar ve kalıcı koruma tedbirleri kabul edilemez. Esasen haklardan sürekli mahrumiyet AB’nin esprisine aykırıdır.

4-    1999 Helsinki zirvesi kararında, Türkiye’ye diğer aday ülkelerle eşit muamele yapılacağı kararlaştırılmış ve bu husus kayıt altına alınmıştır. Bu itibarla, müzakerelerde Türkiye’ye eşit muamele ilkesine riayet edilmelidir.

Türkiye’nin AB’ye  yönelttiği bu talepler kesinlikle maksimalist bir yaklaşımı yansıtmıyor ve AB müktesebatı dışına çıkan bir isteği içermiyordu. Türkiye’nin bütün istediği, kendisine hak ettiğinin verilmesi, diğer adaylar için öngörülen kriterlerin eşitlik bazında uygulanması ve Avrupa hukuku çerçevesinde iyi niyetle  hareket edilmesiydi.

Ne var ki, AB, Brüksel’de Türkiye’ye karşı, hak ve hukuku göz ardı eden, çifte standarda dayalı, ayırımcı ve  bağnaz bir politikanın tutsağı olmuştur.

Brüksel zirvesi sonucunda Türkiye, yukarda belirttiğimiz dört hedefinden  hiçbirini  gerçekleştiremedi. Başkanlık Bildirgesi’nin bu konuda içerdiği kararların incelenmesini biraz sonra yapacağım.  Kararların bu nitelikte olmasının nedenleri üzerinde de duracağım.

Ancak, bu aşamada,  Başkanlık Bildirgesi’nin Türkiye’nin haklı taleplerine karşı son derece olumsuz bir yaklaşım benimsemesini etkileyen ciddi  ve kalıcı nitelikteki bir etken üzerinde kısaca duralım. Bu etken,  Avrupa kamuoylarının büyük kesiminin özellikle Müslüman kimliğinden dolayı ülkemiz üyeliğine karşı çıkmalarından ve bu durumdan Avrupalı siyasi liderlerin  bir çoğunun  yoğun biçimde siyaset malzemesi  olarak yararlanarak toplumlarındaki Türkiye aleyhtarı  bağnaz ve önyargılı kesimi daha da azdırmalarından  kaynaklanmaktadır.

Haçlı ruhunun mirasını zihninden silemeyen AB’nin kaçırdığı fırsat

Brüksel zirvesi, Türkiye’nin uluslararası ağırlığının bazı açılardan önem kazandığı bir dünya konjonktüründe yapıldı.

Bu küresel ortamda, eğer  AB, halkının çoğunluğu Müslüman Türkiye’yi Avrupa ailesine koşulsuz kabul etmeye hazır olduğunu gösterebilseydi, İslam/Arap  alemine onları küresel düzenle bütünleştirme misyonunu üstlendiği ve medeniyetler çatışmasının insanlığın kaderi olmadığı  mesajını vererek, hem dünyaya Washington’un  ben-merkezli, katı güce dayanan Pax Americana’sından ayrı cazip  bir Avrupa seçeneği sunacaktı, hem de  büyük bir stratejik avantaj kazanacaktı.

Ne var ki, Avrupa’nın miyop liderleri bu soylu stratejik vizyonu değerlendiremeyerek büyük bir fırsat kaçırdılar.  Bunun önde gelen nedeni,  zihinlerindeki çelişkili eğilimleri henüz bağdaştıramamış olmalarından kaynaklandı.  Bir taraftan, Türkiye’yi  Avrupa bünyesine tam üyelik statüsü ile  kabul etmeyi içlerine bir türlü sindirememenin etkisinden kurtulamazken; öte yandan da  özellikle   11 Eylül olaylarından sonra Türkiye’yi AB dışında bırakmanın, tam üye yapmaktan daha sakıncalı olacağı değerlendirmesini yapıyorlar.

AB, bu şizofrenik  ruh haletinden kendisini tam anlamıyla  kurtarabilmiş, Türkiye’ye karşı bağnaz önyargı ve kuşkularını aşabilmiş ve tutsağı olduğu Haçlı ruhunun mirasın silebilmiş değil .

Bu nedenle de, AB’nin önde gelen devletleri, Brüksel zirvesinden önce  Türkiye’ye tam üyelik hakları vermeden  onu Birlik yörüngesinde bağımlı bir şekilde tutmanın yol ve çarelerini aradılar. 17 Aralık’ta da bu hedefi öngören bir senaryoyu başarıyla uyguladılar. Bu senaryo çerçevesinde, Sn. Erdoğan’ın başında bulunduğu müzakere heyetinin hiç beklemediği şekilde,  Güney Kıbrıs’a tam destek vererek ve Papadopoulos’un   isteklerini ön plana çıkararak Brüksel müzakerelerini Kıbrıs sorunuyla  kilitlediler. İstedikleri koşulları Türkiye’ye kabul ettirdikten sonra da kilidi açtılar.

Türkiye Brüksel’den nasıl bir kararla döndü?

Bu durumda, Avrupa Konseyi’nin 17 Aralık Başkanlık  Bildirgesi’nde,  Türk Hükümeti  tarafından “olmazsa olmaz” diye nitelenen  dört noktanın hiçbiri Türkiye’yi tatmin edecek şekilde sonuçlandırılmadı. Tabiatıyla bu başarısızlığın yegane nedeni Avrupa’nın bağnaz ve önyargılı tutumundan ileri gelmedi. İsveç Başbakanı’nın  açıkladığı gibi, Türkiye gerekli direnci gösteremedi.

İsveç Başbakanı, 17 aralık kararlarının kabul edilemez niteliğine işaret ederek,

“Türkiye bu kararları kabul etmemeli ve daha fazla direnmeliydi. Biz olsak kabul etmezdik” demiştir.

Şimdi, Erdoğan Hükümetinin “olmazsa olmaz” diye ilan etmiş olduğu dört nokta üzerinde zirvede ne sonuç alındığına bakalım.

Birincisi, Türkiye’ye, daha önce  hiçbir aday ülkeye yapılmayan ayrımcı bir muamele uygulanması  suretiyle kesin bir  tam üyelik hedefi  verilmemiş, müzakerelerin açık uçlu olacağı  ve sonucun garanti edilemeyeceği  vurgulanmıştır. Nitekim, Başkanlık Bildirisi’nin 23. maddesinin 6. paragrafında aynen şu ifadeler yer almaktadır:

“Müzakerelerin ortak hedefi katılımdır. Sonuçları önceden garanti edilemeyen bu müzakereler açık uçludur. Tüm Kopenhag Kriterleri dikkate alındığında, aday ülkenin  üyeliğin tüm  gereklerini  üstlenecek   durumda

olmaması halinde, aday ülkenin Avrupa yapılarına  en sıkı bağlarla bağlanması sağlanmalıdır”.

Görüleceği üzere, bu paragrafta, müzakerelerin, Türkiye’nin  AB’ye katılımı hedefine  yönelik olarak  yapılacağı belirtilmekle birlikte, AB Konseyi,  bu cümle ile Türkiye’ye verdiğini, bu cümlenin hemen ardından gelen iki cümleyle geri almaktadır.

Açık bir dille yazılmış olan bu metin, Türkiye’ye  net ve  koşulsuz şekilde tam  üyeliğe odaklanmış bir perspektif vermiyor ve “ucu açık ve sonucu tam üyeliği garanti etmeyen” bir müzakere süreci öngörüyor. Aynı zamanda, imtiyazlı ortaklık statüsünü tam üyeliğe alternatif olarak gündemde  tutuyor.

Traji-komik bir tutum

İkinci olarak, kalıcı kısıtlamalar veya kalıcı koruma önlemleri  konusunu ele alalım. TBMM’nin 20 Aralık Pazartesi günkü oturumunda bu konuda  hayli sıcak bir tartışma cereyan  etti. Hükümet henüz 17 Aralık Brüksel zirvesinde uğradığı bozgunun şaşkınlığını üstünden atamamıştı.

Bu nedenle, Sn. Başbakan Yardımcısı A. Gül, TBMM kürsüsünde ısrarla,  17 Aralık kararında yer alan “daimi koruma tedbirleri” ifadesinin ilgili paragrafa Türkiye’nin önerisi ile ilave edilen bir cümle ile değiştirildiğini ve “daimi” kelimesinin geçersiz hale getirildiğini iddia etti. Muhalefeti, bilmeden, okumadan eleştiri yapmakla itham etti

Ancak, sonra yelkenleri suya indirdi. Çünkü, kararın 23. maddesinin 3. paragrafı, Sayın Gül’ün söylediklerinin tam tersine, Türkiye’ye  kalıcı kısıtlamaların  veya “daimi koruma tedbirlerinin” uygulanabileceğini içeriyordu. Metin aynen şöyle:

“Uzun  geçiş süreleri, derogasyonlar ve özgün  düzenlemeler  ile daimi koruma tedbirleri (yani korunma tedbirlerinin alınmasına dayanak  teşkil etmek üzere elde tutulan hükümler) öngörülebilir. Komisyon gerektiğinde bu tedbirleri,  kişilerin  serbest dolaşımı,  yapısal politikalar  veya tarım gibi alanlarda, hazırlayacağı müzakere çerçevesi önerilerine  dahil edecektir. Ayrıca, kişilerin  serbest  dolaşımına ilişkin karar alma mekanizması, üye ülkelere  azami rol vermelidir…”

Görüleceği üzere, bu metin,  koruma hükümlerinin kalıcılığını gündemde tutuyor ve bunların kişilerin serbest dolaşımına, yapısal politikalara  ve tarım sektörüne  uygulanabileceğini öngörüyor.

Bu metni  okuduktan sonra, hala, 17 Aralık kararları Türkiye’ye tam üyelik için yeşil yakıyor demek için sadece koyu partizan olmak yeterli değil, ayni zamanda çok da cahil olmak gerekiyor. Kararın, 23. maddesinin 3. paragrafı, Türkiye’yi açıkça ikinci sınıf bir üyelik statüsüne mahkum ediyor.

Tabii, bu konudaki traji-komik gelişmeyi biliyorsunuz. Hükümet, Avrupa Konseyi sekretaryasına ve AB Komisyonu’na nota vererek, daimi kısıtlamaları kabul etmeyeceğini bildirdi. Traji- komik dememin iki nedeni var.

Birincisi, 25 AB üyesi tarafından oluşturulan ve Türkiye de dahil tüm AB üyelerince  resmen kabul edilen  17 Aralık belgesinin, sonradan Türkiye tarafından  nota verilmek suretiyle değiştirilmek  istenmesi… Böylesine gülünç  bir girişim dünya diplomasi tarihinde mevcut değil. İkincisi de,  Türkiye’yi, ikinci sınıf bir statüye mahkum eden bu kararı kabul eden Hükümetin vahim hatasını TBMM’nde muhalefet tarafından ısrarla ikaz edildikten sonra anlaması… Varın siz düşünün bu hatayı yapan siyasi kadronun ne denli perişanlık içinde bulunduğunu…

Güney Kıbrıs’a sağlanan kilit konum

Üçüncü nokta,  Bildirgenin   Kıbrıs konusunda öngördüğü karara  ilişkindir. Bu karar,  Türkiye açısından en hafif tabiriyle, tam bir açmazı yansıtmaktadır.  Bildirgenin  bu konudaki 19. maddesi şöyledir:

“Zirve, Türkiye’nin, Ankara Anlaşmasının, on yeni AB  üyesi ülkenin  katılımını dikkate alacak şekilde uyarlanmasına  ilişkin  Protokolü imzalama kararını  memnuniyetle karşılamıştır. AB Konseyi bu bağlamda, Türkiye’nin, ‘Türk Hükümeti, katılım müzakerelerinin fiilen başlamasından önce  ve Avrupa Birliği’nin mevcut üyelerini dikkate alarak, gerekli uyarlamalar  üzerinde  mutabakata  varılması ve bunların tamamlanmasını müteakip, Ankara Anlaşması’nın  uyarlanmasına  ilişkin Protokolü  imzalamaya hazır olduğunu teyit eder’ şeklindeki deklarasyonunu memnuniyetle karşılamıştır.”

Bu maddenin içeriğinden şu  anlam çıkmaktadır:

(1) Türk Hükümeti, Ankara Anlaşması’nın Güney Kıbrıs’a teşmiline ilişkin Protokol’ü  3 Ekim 2005 tarihine kadar imzalamayı taahhüt etmiştir.

(2) Kıbrıs sorununa 3 Ekim 2005 tarihine kadar  bir çözüm bulunması gereklidir. Aksi takdirde AB, Türkiye ile katılım  müzakerelerini yürütemez.

Görüleceği üzere, 17 aralık kararıyla tüm kozlar Kıbrıs Rumlarının eline verilmiştir. Rumlara öylesine kilit  bir konum sağlanmıştır ki, Kıbrıs sorununa çözüm ancak onların istedikleri şartlarla  gerçekleşebilir ve Türkiye AB ile katılım müzakerelerini ancak onların rızası ile  sürdürebilir.

Papadopoulos’un  eline  böylesine kuvvetli bir baskı unsuru verince, onun nasıl bir siyaset güdeceği bellidir.

Hiç kuşkusuz,   kendisini devlet liderliğinden toplum liderliğine indirgeyen bir yaklaşımı kesinlikle reddedecek  ve Türk tarafına çözüm olarak azınlık statüsünü dayatmak olacaktır. Kıbrıs Türkleri böyle bir çözümü  kabul etmedikleri takdirde, Türkiye AB ile katılım müzakerelerine başlayamayacaktır. Eğer bir yolu bulunup, Türkiye’ye AB ile müzakerelere başlama imkanı verilirse, o zaman da Papadopulos  veto hakkından yararlanarak salam taktiğini uygulamak suretiyle Kıbrıs Türklerini azınlık olmaya mahkum eden bir çözüm formülü ile tahakkümü altına alma yolunda ilerlemeye çaba gösterecektir.

Yunanistan ve Ermenistan  tetikte bekliyorlar

Bir varsayım olarak diyelim ki, Ankara, AB için Kıbrıs’ta fedakarlıkta bulundu ve bu davanın yitirilip yeni bir Girit  yaratılmasını içine sindirdi.  Bu durumda, en azından Türkiye’nin Avrupa yolunda karşılaştığı  en çetin bir siyasi sorun aşılmış ve ülkemizin AB üyeliğinin önü açılmış olmaz mı?

Maalesef bu soruya “evet” demek imkanımız yok. Çünkü, Kıbrıs sorununun Rum-Yunan ikilisinin  istekleri  doğrultusunda çözümünden sonra, Atina,  Ege’ye ilişkin taleplerini gündeme getirmeyi sabırsızlıkla bekliyor.

17 Aralık kararlarında bu konuda yer alan  ifadeler ise, Yunanistan’ın  Ege Denizi üzerinde  hakimiyet  tesisine yönelik haksız iddialarına destek veren bir hukuki zemin ve çerçeve yaratıyor. Bu hukuki çerçeve, Yunanistan’ın istediği şekilde sadece kıta sahanlığı sorununun Uluslararası Adalet  Divanı’na götürülmesini öngörüyor.

Oysa, Ege’ye ilişkin olarak, Yunanistan’ın,   Türkiye’nin Lozan Antlaşması’ndan  ve diğer uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını çiğneyen oldubittilerinden  ve haksız iddialarından kaynaklanan bir dizi sorun daha mevcut.

Bunlar örneğin, Ege adalarının silahlandırılması ile Yunanistan’ın, Ege’de on iki millik karasularına,  on millik hava sahasına ve adacık ve kayalık formasyonlarına  sahip olduğu ve FİR hattının Yunan egemenlik alanını kapsadığı gibi  iddialarının yarattığı sorunlardır.

17 Aralık kararlarına göre bu iddiaların Divan’a götürülmesi söz konusu olamayacaktır.  Bu durumda, Türkiye, Brüksel zirvesinde  sözkonusu kararlara onayını vermek  suretiyle,  Atina’nın   Ege’ye yönelik  tüm bu belirttiğimiz   haksız taleplerinin Yunanistan’ın  ulusal tasarrufları olduğu ve bunların müzakere edilemez olduğu yolundaki tezini  kabullenmiş olmaktadır.

Bu nedenle, Atina, elde ettiği bu hukuki zeminden yararlanarak veto tehdidi yoluyla   Ege’nin tümü üzerindeki hakimiyetini  Türkiye’ye kabul ettirmeye çalışacaktır.  Türkiye için tam üyelik hedefinin  belirsiz ve kuşkulu olmasının,  Ankara’nın, büyük ve telafi edilmez siyasi ve güvenlik riskleri almadan Ege’de bir uzlaşı için adımlar atmasını  son derece zorlaştıracağı açıktır.

Ancak, bu durumda da,  Yunanistan , Ege’yi bir Yunan gölüne çevirmeyi öngören talepleri karşılanmadıkça vetosuyla Türkiye-AB müzakere sürecini inatla tıkayacaktır.

Bu arada, özellikle  Fransız siyasetçilerinin  ağızlarından düşmeyen  Ermeni soykırımı iddiasının tekrar tekrar gündeme gelmesi beklenmelidir. Fransa Dışişleri Bakanı Michel Barnier, Türkiye’nin AB ile  üyelik müzakereleri sırasında  sözde Ermeni soykırımını gündeme getireceklerini ısrarla  belirtmiş ve Türkiye’nin üye olabilmesi için sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiğini vurgulamıştır. Türkiye tarafından bu doğrultuda atılacak bir adım, tarihinin  haksız yere ağır bir insanlık suçuyla  lekelenmesini kabul anlamına gelecek ve Ermenistan’ın ülkemizden tazminat istemesi yolunu açacaktır.

Türkiye için “maç sırasında kurallar değiştirildi”

Dördüncü nokta, Türkiye ile yürütülecek  müzakere yöntemine ilişkindir. Müzakerelerin  genel çerçevesinin nasıl oluşturulacağı 17 Aralık kararlarının 23. maddesinde yer alıyor. Burada, Türkiye ile müzakerelerin bundan önceki on  aday ülke ve halihazırda  Bulgaristan be Romanya ile geçerli usule   göre yürütülmeyeceği  ve ülkemiz için yeni bir çerçeve çizileceği belirtiliyor.

Böylece, 1999 Helsinki zirvesinde Türkiye’ye uygulanacağı belirtilen eşitlik kriteri tamamen bir tarafa bırakılmış ve ülkemizin AB ile bütünleşmesinin önüne aşılması imkansıza yakın  engeller yaratılmasını öngören bir süreç düzenlenmiştir.

Sözkonusu 23. maddenin Türkiye’yi tam üyelikten saptırmak amacıyla kaleme alındığı açık seçik belli. Hollanda Dışişleri Bakanı Bernard Bot’un söylediği gibi “maç sırasında kurallar değiştirilmiş” ve Türkiye için diğer adaylardan bambaşka bir müzakere senaryosu hazırlanmıştır.

Bu senaryodaki yeni kurallar, özel düzenlemeler, uzun geçiş dönemleri ve geçici ve kalıcı koruma hükümleri ve üye ülkelere verilen geniş yetkilerle müzakerelere enjekte edilen keyfilik, Türkiye’yi eninde sonunda “imtiyazlı ortaklığa” mahkum  etme iradesini yansıtmaktadır.

17 Aralık kararları Türkiye’ye geleceği ile kumar oynamayı dayatıyor

AB’nin 17 Aralık kararlarıyla Türkiye için çizdiği  yol haritasında, uzun vadede Türkiye ile ilişkilerinin nasıl şekilleneceği şu dört gelişmeye bağlıdır:

(1) AB anayasasına ilişkin referandumlar ışığında, Avrupa’nın, tek sesli federal  Avrupa veya  iki vitesli  Avrupa seçeneklerinden hangisine göre yapılanacağının ortaya çıkması ve sistemin yerine oturması.

(2) Irak savaşının bölgesel ve uluslararası  jeopolitik düzende AB’yi etkileyecek  ne gibi dönüşümlere yol açabileceği  ve bu savaşın yaratabileceği sınırsal değişikliklerin Türkiye’yi nasıl etkileyeceği.

(3) Avrupa kamuoylarının zaman içinde Türkiye’ye bakış açılarında olumlu yönde değişiklik olup olmayacağı.

(4) Türkiye’nin siyasi istikrar ve ekonomik gelişme açılardan nasıl bir   performans sergileyeceği…

Esasen, müzakere sürecine “açık uçlu” denmesi  izah ettiğim bu dört bilinmeyenli denklem nedeniyledir. Türkiye bu süreçte on veya onbeş yıl  yol alacak, fakat AB ile ilişki modelinin tam üyelik mi, yoksa başka bir şey mi olacağı, yukarda saydığım dört  faktörün bileşkesine göre netleşecek ve somut bir nitelik kazanacaktır.

Türkiye böyle bir müzakere süreci ile nereye kadar gidebilir? Bu tabloya, bir de  Fransa ve Avusturya tarafından Türkiye’nin  üyeliğinin kabulü için düzenlenmesi öngörülen  halkoylamaları ilave edilirse, durumun vahameti daha  iyi anlaşılacaktır.

Bu halkoylamaları bugün yapılsa, sonuçlarının  Türkiye için  kesin bir ret olacağını  biliyoruz.

10-15 yıl sonra  bu ülke halklarının Türkiye’ye karşı tarihlerinin derinliklerinden kaynaklanan bağnaz, ırkçı ve önyargılı   tutumlarını değiştireceklerini  aklı başında kim temin edebilir? Fakat sorunlar burada bitmiyor. Çünkü karşılaştığımız  temel sorun Türkiye’ye dayatılan ve müzakere mantığı ile çelişkili koşullardan kaynaklanıyor.

Türkiye’nin belirsiz ve garantisi olmayan bir AB üyeliği için yol alabilmesi için,  yaşamsal nitelikteki güvenlik ve stratejik çıkarlarını daha baştan  elden çıkarmasını gerektiriyor. İşte temel sorun bu noktada odaklanıyor.

Türkiye,  AB karar mekanizmalarına tam üyelik sıfatıyla katılıp katılamayacağı hakkında   en az 10, belki de  15 yıl  sonra bilgi sahibi olabilecekken, AB, Türkiye’den bir kere elden çıkarıldıktan sonra telafi edilemez nitelikteki ödünleri hemen vermesini istiyor.

AB’nin 17 Aralık kararlarının içerdiği ve müzakere mantığı ile çelişkili olan bu teslimiyetçi yaklaşımın Türkiye tarafından kabul edilmesi, ülkemizin geleceği ile kumar oynanması anlamına gelir.  Bu durumda  Türkiye’nin önünde iki hareket hattı var:

Birincisi, “ Ne yapalım, elde edilebileceğin en iyisi buydu. AB hedefinden vaz mı geçelim? Umudumuzu kaybetmeyelim. Kervan yolda düzülür” diyenlerin yaklaşımıdır. Ancak, bu kolaycı ve teslimiyetçi  yaklaşımın, Türkiye’nin çıkarlarının salam taktiğiyle dilim dilim elden çıkmasına yol açarken, ülkemizi AB üyeliğine götürüp götürmeyeceği de son derece kuşkuludur.

İkinci yaklaşım ise,  AB’ye  bu kararın kabul edilemeyeceğinin bildirilmesi ve bunun yerine, Türkiye’ye tam üyeliğe odaklanmış, ayrımcı olmayan ve koşul içermeyen sürdürülebilir bir zeminde yürütülebilecek bir müzakere sürecinin sağlanabilmesi için gereken girişimlerin yapılmasıdır. Türkiye’nin ihtiyacı olan işte  bu gerçekçi ve dürüst  yaklaşımdır. Bunun  uygulanabilmesi ise, örnek bir siyasi cesaret ve engin vatan sevgisi ister.

Bu ikinci yaklaşımın benimsenmesini  ve Hükümetin  girdiği çıkmazdan kurtulabilmesini   kolaylaştıracak bir yöntem mevcuttur. Bu da, 17 Aralık kararları konusunda, meseleyi tartışılmaz bir ehliyet, tarafsızlık, dürüstlük ve objektiflik ile ele alacak  bir akil adamlar heyeti oluşturulmasıdır. Bu heyetin siyasi eğilimler doğrultusunda yozlaştırılmaması için  her türlü önlemin alınması, önerdiğimiz yöntemin sağlıklı işlemesi için “olmazsa olmaz” önemdedir.

Akil adamlar  tarafından hazırlanacak raporun TBMM’de özel bir oturumda tartışılmasından  sonra, Hükümet Türkiye’nin 17 Aralık kararına ilişkin görüşlerini ve hareket hattını saptamalıdır.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: