AB Sürecinde 17 Aralık Sonrası Gelişmeler

29 12 2004

ASAM

Jeopolitik Tartışma  Toplantısı

AB’nin Brüksel   zirvesinde  17 Aralık’ta kabul etmiş olduğu  ve Türkiye ile katılım müzakerelerine başlanmasına ilişkin kararını içeren Sonuç Bildirgesi üzerinde Türkiye’de cereyan  eden tartışmalar ve AB ülkelerindeki medya  ve siyasi şahsiyetler tarafından yapılan yorumlar, bu bildirge hakkında çelişkili görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Bu nedenle, Türkiye’nin geleceğini derinden etkileyecek olan yaşamsal nitelikteki bu  belge hakkında,  objektif, dürüst ve partizanlıktan uzak bir değerlendirme yapılmasına büyük ihtiyaç vardır.

Zira, ancak, böyle sağlıklı  bir değerlendirmeye  sahip olursak , o zaman anılan belgenin Türkiye için nasıl bir müzakere süreci öngördüğünü ve bu sürecin ülkemizi gerçekten tam üyelik hedefine götürüp götürmeyeceğini  teşhis edebiliriz.

Bu konuda isabetli ve gerçekçi bir  değerlendirme yapabilmek için, önce Türk hükümetinin zirveden beklentilerinin neler olduğunun  saptanmasına, sonra da  17 Aralık Sonuç Bildirgesi’nin bu hususlarda  içerdiği kararların  mercek altına alınması gerekecektir.

Türk heyeti zirveye yüksek bir özgüven ve moralle katıldı

Sayın Başbakan Erdoğan başkanlığındaki heyetin Brüksel zirvesine  olumlu  beklentiler  içinde  ve oldukça belirgin  bir özgüven duygusu ile   katıldığını  belirtelim. Bunun başta gelen nedeni,  Hükümetin  kısa sürede  Kopenhag kriterleri bağlamında  kapsamlı  reformlar gerçekleştirmiş olmasının AB çevrelerinin övgüsünü kazanmış olmasıydı.

Ayrıca,  Hükümetin elinde iki önemli  tavsiye kararı bulunuyordu. Bunlardan birincisi olan AB Komisyonu’nun 6 Ekim tarihli raporundaki tavsiye, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yeterince yerine getirmiş olduğunu belirterek Avrupa Konseyi’ne Türkiye ile  müzakerelere çok gecikmeden başlanmasını öneriyordu.  Anılan rapor, hernekadar Türkiye’yi rahatsız eden değerlendirme ve görüşler içeriyorsa da,  Türkiye hakkında Konsey’e yapmış olduğu olumlu  tavsiye kritik bir önem taşıyordu.

Katılım müzakerelerine  ilişkin bugüne kadarki uygulamada, Konsey’in, Komisyon’un tavsiyesinin gerisine düştüğü görülmemişti.

İkincisi  ise, geleneksel olarak Türkiye’ye karşı  olumsuz bakışıyla tanınan AB Parlamentosu’nun, ezici denebilecek bir çoğunlukla ve ülkemiz lehine coşkulu bir tezahüratla kabul etmiş olduğu istişari nitelikteki raporun içerdiği tavsiyeydi. Bu tavsiye de,  Türkiye ile  katılım müzakerelerine gecikmeden  başlanmasını öneriyor ve bu müzakerelerin hedefinin  tam üyelik olmasını özellikle vurguluyordu

Ayrıca, Türkiye’nin  AB’ye tam üye sıfatıyla  değil de ikinci sınıf bir statü olan “imtiyazlı ortak” olarak  katılmasını öngören bir  önergenin Avrupa Parlamentosu tarafından  reddedilmiş olması  da, Ankara’nın elini kuvvetlendiren ilave bir unsurdu.

Hükümetin diğer önemli bir avantajı da, diplomatik satranç tahtasında Güney Kıbrıs’a karşı sağlamış olduğu belirgin moral  üstünlüktü.  Bu nedenle, Türkiye Başbakanı  Brüksel zirvesine,  Kıbrıs sorununun çözümü için büyük siyasi riskler üstlenerek cesur  adımlar atmış ve bu suretle Batılı siyasi çevrelerin  sempati ve övgüsünü  kazanmış bir siyasi lider olarak katılıyordu.

Bu hak edilmiş moral üstünlük ve bunun Türkiye’ye kazandırdığı   hukuki  ve siyasi ağırlık  nedeniyle,  Kıbrıs sorununun Brüksel’de müzakereleri kilitleyebileceği  gibi bir  tehlike,  Türk heyetinden kimseye  ciddi  bir olasılık olarak görünmüyordu.  Bu nedenlerle,  Avrupalı büyük devletlerin,  Güney Kıbrıs üzerinde baskı kurarak çözüm ve uzlaşıya zemin hazırlayan bir formül üreteceklerini ve bunun Başkanlık Bildirisi’nde yer alacağı umut ediliyordu.

Altı  çizilmesi  gerekli bir nokta da, Hükümet, belirtmiş olduğumuz bu nedenlerle,  Brüksel’de müzakere tarihi alacağı hususunda herhangi bir kuşkuya sahip bulunmamakla birlikte, bunun 2006’ya sarkmamasına önem atfediyordu. Ankara için esas önem taşıyan husus, katılım müzakerelerine ilişkin zirve kararının Türkiye’ye net ve koşulsuz bir tam üyelik hedefi vermesiydi.

Türkiye açısından kararda  yer alması gereken “olmazsa olmaz”’ lar

Brüksel zirvesinden kısa süre önce,   dönem başkanı Hollanda’nın  hazırladığı  karar tasarıları  Ankara’ya  ulaşmaya başladı.  Bu taslaklarda  Türkiye’yi  rahatsız eden hükümler mevcuttu. Bunların basına intikal etmesi üzerine,  Sayın Başbakan ile  Sayın Dışişleri Bakanı açıklamalar yaptılar  ve  Türkiye açısından Konsey kararında mutlaka bulunması gereken “olmazsa olmaz” nitelikteki  hususları vurguladılar.

Önce,  sekiz  noktada toplanan ve AB dönem başkanlığına iletilen bu hedefler, bilahare vazgeçilemez nitelikte olduğu vurgulanan şu  dört  noktaya indirgendi:

1-    Brüksel zirvesinde net ve koşulsuz olan ve tam üyelik amacına yönelik bir müzakere  kararı alınmalı. Türkiye ucu açık ve sonucu garanti edilmeyen bir müzakere sürecini  ve tam üyeliğin altında bir statüyü kabul edemez.

2-    Çözüm olmadan Türkiye’nin  Kıbrıs’ı tanıması beklenmemelidir.

3-    Kalıcı nitelikte kısıtlamalar ve koruma tedbirleri kabul edilemez. Esasen haklardan sürekli mahrumiyet AB’nin esprisine aykırıdır.

4-    1999 Helsinki zirvesi kararında, Türkiye’ye diğer aday ülkelerle eşit muamele yapılacağı kararlaştırılmış ve bu husus kayıt altına alınmıştır. Bu itibarla, müzakerelerde Türkiye’ye eşit muamele ilkesine riayet edilmelidir.

Türkiye’nin AB’ye  yönelttiği bu talepler kesinlikle maksimalist bir yaklaşımı yansıtmıyor ve AB müktesebatı dışına çıkan bir isteği içermiyordu.

Türkiye’nin bütün istediği, kendisine hak ettiğinin verilmesi, diğer adaylar için öngörülen kriterlerin eşitlik bazında uygulanması ve Avrupa hukuku çerçevesinde iyi niyetle  hareket edilmesiydi. Ne var ki, AB, Brüksel’de Türkiye’ye karşı, hak ve hukuku göz ardı eden, çifte standarda dayalı, ayırımcı ve  bağnaz bir politikanın tutsağı olmuştur.

Brüksel zirvesi sonucunda Türkiye, yukarda belirttiğimiz dört hedefinden  hiçbirini  gerçekleştiremedi. Başkanlık Bildirgesi’nin bu konuda içerdiği kararların incelenmesini biraz sonra yapacağız.  Kararların bu nitelikte olmasının nedenleri üzerinde de duracağız.

Ancak, bu aşamada,  17 Aralık Başkanlık Bildirgesi’nin Türkiye’nin haklı taleplerine karşı son derece olumsuz bir yaklaşım benimsemesini etkileyen  kalıcı nitelikteki bir unsur üzerinde kısaca duralım.

Bu unsur,  Avrupa kamuoylarının büyük kesiminin, özellikle Müslüman kimliğinden dolayı ülkemiz üyeliğine karşı çıkmalarından ve bu durumdan Avrupalı siyasi liderlerin  bir çoğunun  yoğun biçimde siyaset malzemesi  olarak yararlanarak toplumlarındaki Türkiye aleyhtarı  bağnaz ve önyargılı kesimi daha da azdırmalarından  kaynaklanmaktadır.

Haçlı ruhunun mirasını zihninden silemeyen AB’nin kaçırdığı fırsat

Brüksel zirvesi, Türkiye’nin uluslararası ağırlığının önem kazandığı bir dünya konjonktüründe yapıldı.

Bu küresel ortamda, eğer  AB, halkının çoğunluğu Müslüman Türkiye’yi Avrupa ailesine koşulsuz kabul etmeye hazır olduğunu gösterebilseydi, İslam/Arap  alemine onları küresel düzenle bütünleştirme misyonunu üstlendiği ve medeniyetler çatışmasının insanlığın kaderi olmadığı  mesajını vererek, hem dünyaya Washington’un  ben-merkezli, katı güce dayanan Pax Americana’sından ayrı cazip  bir Avrupa seçeneği sunacak, hem de  büyük bir stratejik avantaj kazanacaktı.

Ne var ki, Avrupa’nın miyop liderleri bu soylu stratejik vizyonu değerlendiremeyerek büyük bir fırsat kaçırdılar.  Bunun önde gelen nedeni,  zihinlerindeki çelişkili eğilimleri henüz bağdaştıramamış olmalarından ileri geliyor.  Bir taraftan, Türkiye’yi  Avrupa bünyesine tam üyelik statüsü ile  kabul etmeyi içlerine bir türlü sindirememenin etkisinden kurtulamazken; öte yandan da  özellikle   11 Eylül olaylarından sonra Türkiye’yi AB dışında bırakmanın, tam üye yapmaktan daha sakıncalı olacağı değerlendirmesini yapıyorlar.

AB, bu şizofrenik  ruh haletinden kendisini tam anlamıyla  kurtarabilmiş, Türkiye’ye karşı bağnaz önyargı ve kuşkularını aşabilmiş ve tutsağı olduğu Haçlı ruhunun mirasın silebilmiş değil .

Bu nedenle de, AB’nin önde gelen devletleri, Brüksel zirvesinden önce  Türkiye’ye tam üyelik hakları vermeden  onu Birlik yörüngesinde bağımlı bir şekilde tutmanın yol ve çarelerini aradılar. 17 Aralık’ta da bu hedefi öngören bir senaryoyu başarıyla uyguladılar. Bu senaryo çerçevesinde, Ankara’nın hiç beklemediği şekilde  Güney Kıbrıs’a destek vererek ve onun  isteklerini ön plana çıkararak Brüksel müzakerelerini Kıbrıs sorunuyla  kilitlediler. İstedikleri koşulları Türkiye’ye kabul ettirdikten sonra da kilidi açtılar.

Türkiye Brüksel’den nasıl bir kararla döndü?

Bu durumda, Avrupa Konseyi’nin 17 Aralık Başkanlık  Bildirgesi’nde,  Türk Hükümeti  tarafından “olmazsa olmaz” diye nitelenen  dört noktanın hiçbiri Türkiye’yi tatmin edecek şekilde sonuçlandırılmadı. Şimdi, bildirgedeki  bu dört noktaya ilişkin kararları inceleyelim.

Birincisi,  Sayın  Başbakan Erdoğan  20 Ocak Pazartesi günü TBMM’de yaptığı konuşmada, her ne kadar, 17 Aralık kararıyla  Türkiye için şartlı üyelik  ve  ikinci sınıf statü öngörüldüğü yolundaki görüşleri kabul etmemiş ve “Türkiye net bir müzakere tarihi almıştır. Bu 3 Ekim, 2005’tir. Türkiye’ye bir de hedef konulmuştur. Bu da tam üyeliktir” demişse de, bu ifadeler gerçek durumu yansıtmaktan uzaktır. Zira, kararın 23. maddesinin 6. paragrafında aynen şu ifadeler yer almaktadır:

“Müzakerelerin ortak hedefi katılımdır. Bu müzakereler, sonucu önceden garanti edilemeyen açık uçlu bir süreçtir. Bütün Kopenhag Kriterlerini göz önünde  bulundurarak, şayet bir aday ülke üyelik yükümlülüklerinin  tümünü tam olarak  üstlenmek  durumunda değilse, ilgili aday ülkenin  mümkün olan  en güçlü şekilde Avrupa yapılarına  tam olarak bağlı kalması sağlanmalıdır”.

Görüleceği üzere, bu paragrafta, müzakerelerin, Türkiye’nin  AB’ye katılımı hedefine  yönelik olarak  yapılacağı belirtilmekle birlikte, AB Konseyi,  bu cümle ile Türkiye’ye verdiğini, bu cümlenin hemen ardından gelen iki cümleyle geri almaktadır.

Açık bir dille yazılmış olan bu metin, Türkiye’ye  net ve  koşulsuz şekilde tam  üyeliğe odaklanmış bir perspektif vermiyor ve “ucu açık ve sonucu tam üyeliği garanti etmeyen” bir müzakere süreci öngörüyor. Aynı zamanda tam üyelik olmayan  alternatif formüllere de kapıyı açık tutuyor.  Burada bir noktanın da altını çizelim.  Bugüne kadar hiçbir aday ülke için öngörülmemiş olan “ucu açık” müzakere koşulu,  hedefi kesin ve belirli olmayan ve farklı yönlere sapabilecek bir müzakere yöntemi demektir.

İkinci olarak, kalıcı kısıtlamalar veya kalıcı koruma önlemleri  konusunu ele alalım. TBMM’nin 20 Aralık Pazartesi günkü oturumunda bu konuda  hayli sıcak bir tartışma cereyan  etti. Sayın Başbakan Yardımcısı A. Gül, ısrarla,  17 Aralık kararında yer alan “daimi koruma tedbirleri” ifadesinin ilgili paragrafa Türkiye’nin önerisi ile ilave edilen bir cümle ile değiştirildiğini ve “daimi” kelimesinin geçersiz hale getirildiğini vurguladı.

Ne var ki, kararın 23. maddesinin 3. paragrafı , Sayın Gül’ün söylediklerinin tam tersine, Türkiye’ye  kalıcı kısıtlamaların  veya “daimi koruma tedbirlerinin” uygulanabileceğini içeriyor. Metin aynen şöyle:

“Uzun  geçiş süreleri, derogasyonlar ve özgün  düzenlemeler  ile daimi koruma tedbirleri, yani korunma tedbirlerine temel teşkil etmek üzere elde tutulan hükümler dikkate alınabilir. Komisyon bu tedbirleri uygun bir şekilde  kişilerin  serbest dolaşımı,  yapısal politikalar  veya tarım gibi alanlarda  her bir çerçeve için  yapacağı önerilere  dahil edecektir. Ayrıca, kişilerin  serbest  dolaşımının zaman içinde  tesisiyle ilgili karar alma  süreci, her bir üye devletin azami bir rol oynamasına  cevaz vermelidir…”

Görüleceği üzere, bu metin,  koruma hükümlerinin kalıcılığını gündemde tutuyor ve bunların kişilerin serbest dolaşımına, yapısal politikalara  ve tarım sektörüne  uygulanabileceğini öngörüyor.

Üstüne üstlük,  kişilerin serbest dolaşımı, AB üyesi ülkelere tanınan  temel özgürlük alanlarından birisi  olduğundan, bu özgürlüğün daimi olarak kısıtlanması ile  Türkiye ikinci sınıf bir üyelik statüsüne mahkum edilmek isteniyor.

Tabii, bu konudaki son ve hazin gelişmeyi biliyorsunuz. Hükümet, Avrupa Konseyi sekretaryasına ve AB Komisyonu’na nota vererek, daimi kısıtlamaları kabul etmeyeceğini bildirdi.

Böylece, Hükümetin bu son derece ağır hatası ayan beyan  ortaya çıktığı gibi, TBMM’deki genel görüşme sırasında Meclis’e doğru bilgi vermediği de anlaşıldı.

25 AB üyesi tarafından oluşturulan  17 Aralık belgesinin nota vererek değiştirilmek istenmesi pek sonuç verecek bir girişim olarak görünmüyor. Ancak, Ankara’nın bu girişimi iki olguyu ortaya koyuyor. Birincisi, Türkiye’yi, ikinci sınıf bir statüye mahkum eden bu kararı kabul eden siyasi kadronun çapsızlığı… İkincisi de, akla durgunluk veren bu hatayı yapanların  bundan böyle söylediklerine güven duyulmasının son derece zor olduğu…

17 Aralık belgesinin  Kıbrıs’a ilişkin bölümü ise, Türkiye açısından en hafif tabiriyle, tam bir açmazı yansıtmaktadır. Kararın bu konudaki 19. maddesi şöyledir:

“AB Konseyi, birliğe on yeni üyenin  katılmış olduğunu göz önünde  bulundurarak, Türkiye’nin, Ankara Antlaşması’nın  uyarlanmasına  yönelik  Protokolü imzalama kararını  memnuniyetle karşıladı. AB Konseyi bu bağlamda, ‘Türk Hükümeti, müzakerelerin filen başlamasından önce  ve Avrupa Birliği’nin mevcut üyeliğine dair uyarlamalar  üzerinde  anlaşmaya  varılarak sonuçlandırıldıktan  sonra, Ankara Anlaşması’nın  uyarlanmasına  ilişkin Protokolü  imzalamaya hazırdır’ şeklinde  Türkiye  tarafından yapılan beyandan memnuniyet duydu.”

Bu maddenin içeriğinden şu  anlam çıkmaktadır:

(1) Türk Hükümeti, Ankara Anlaşması’nın Güney Kıbrıs’a teşmiline ilişkin Protokol’ü  3 Ekim 2005 tarihine kadar imzalamayı taahhüt etmiştir.

(2) Kıbrıs sorununa 3 Ekim 2005 tarihine kadar  bir çözüm bulunması gereklidir. Aksi takdirde AB, Türkiye ile katılım  müzakerelerini yürütemez.

Görüleceği üzere, 17 aralık kararıyla tüm kozlar Kıbrıs Rumlarının eline verilmiştir. Rumlara öylesine kilit  bir konum sağlanmıştır ki, Kıbrıs sorununa çözüm ancak onların istedikleri şartlarla  gerçekleşebilir ve Türkiye AB ile katılım müzakerelerini ancak onların rızası ile  sürdürebilir.

Papadopoulos’un  eline  böylesine kuvvetli bir baskı unsuru verince, onun nasıl bir siyaset güdeceği bellidir. Hiç kuşkusuz,   kendisini devlet liderliğinden toplum liderliğine indirgeyen bir yaklaşımı kesinlikle reddedecek  ve Türk tarafına çözüm olarak azınlık statüsünü dayatmak olacaktır. Kıbrıs Türkleri böyle bir çözümü  kabul etmedikleri takdirde, Türkiye AB ile katılım müzakerelerine başlayamayacaktır.

Eğer bir yolu bulunup, Türkiye’ye AB ile müzakerelere başlama imkanı verilirse, o zaman da Papadopulos  veto hakkından yararlanarak salam taktiğini uygulamak suretiyle Kıbrıs Türklerini azınlık formülü ile tahakkümü altına alma yolunda ilerlemeye çaba gösterecektir.

Bu arada, belgenin 20. maddesinde yer alan Ege sorunlarına kısaca değinmenin yararlı olacağı kanısındayız. Bu maddedeki ifadelerden, Konsey’in Helsinki zirvesi kararları uyarınca Yunanistan’ın istediği şekilde sadece kıta sahanlığı sorununun Uluslararası Adalet  Divanı’na görülmesinin öngörüldüğü anlaşılmaktadır. Örneğin, Ege adalarının uluslararası anlaşmaların ihlali suretiyle silahlandırılmasının Divan’a götürülmesi söz konusu olamayacaktır.  Bildirge’nin bu paragrafı ile, Ege’nin bir Yunan gölü olduğu ve Yunanistan’ın  Ege’deki  haksız taleplerine bu ülkenin   ulusal tasarrufları olarak bakılması tezi desteklenmiş olmaktadır.

Türkiye ile yürütülecek  müzakerelerin genel çerçevesinin nasıl oluşturulacağı 17 Aralık Bildirgesi’nin 23. maddesinde yer alıyor. Burada, Türkiye ile müzakerelerin bundan önceki on  aday ülke ve halihazırda  Bulgaristan be Romanya ile geçerli usule   göre yürütülmeyeceği  ve ülkemiz için yeni bir çerçeve çizileceği belirtiliyor.

Böylece, 1999 Helsinki zirvesinde Türkiye’ye uygulanacağı belirtilen eşitlik kriteri tamamen bir tarafa bırakılıyor ve ülkemizin AB ile bütünleşmesinin önüne aşılması imkansıza yakın  engeller yaratılmasını öngören bir süreç düzenleniyor. Türkiye ve ondan sonraki adaylar için oluşturulan bu özel müzakere sürecinin önemli noktaları şunlar:

1 – Toplanacak olan Hükümetlerarası Konferans, her biri özel bir politika alanını  kapsayan müzakere başlıklarını  tespit edecek. Konferans’ta kararlar oybirliğiyle alınacağından her devlet veto hakkından yararlanabilecek.

2 – AB Konseyi, Komisyon tarafından  hazırlanacak olan bir tavsiyeyi dikkate alarak, her bir başlık altındaki  müzakerelerin geçici kapanışı  ve gerekirse  başlatılması  için aşılması gereken  “eşikleri” saptayacak.

Konsey bu husustaki kararları oybirliğiyle alacak. Konsey sözkonusu  “eşikleri” saptarken bir yandan AB ile aday ülke mevzuatları  arasındaki uyumlaştırma  çalışmalarını, bir yandan   AB müktesebatının  tatmin edici bir düzeyde uygulanıp  uygulanmadığını, diğer yandan da AB ile aday ülke arasındaki  sözleşme ilişkilerinden  kaynaklanan yükümlülüklerin  yerine getirilme düzeyini  göz önünde bulunduracak…

Görüleceği üzere, Türkiye ile müzakerelerde  bir başlığın kapatılıp  diğerinin açılabilmesi için Konsey’in belirlediği “eşiklerin”  aşıldığının oybirliğiyle kabulü gerekiyor. Bu da, 31 müzakere başlığı olacaksa, en azından 62 kere  oylama yapılmasını gerektiriyor.

Düşününüz bir kere, müzakere sürecinde, bırakınız Kıbrıs Rum kesimi ile  Yunanistan’ı, fakat örneğin Fransa,  2006’da Almanya’da yönetimi ele alacağına   kesin gözle bakılan Hıristiyan Demokrat iktidar, Türkiye’ye düşmanlığını sergilemek için hiçbir fırsat kaçırmayan Avusturya ve Türkiye’nin diğer gizli ve açık  düşmanları, müzakereler boyunca bir kere bile hayır deseler, süreci tıkayabilme imkanına sahipler.

Türkiye, böyle bir müzakere süreci ile nereye kadar gidebilir?

Bu tabloya, bir de Fransa ve Avusturya tarafından Türkiye’nin üyeliğinin kabulü için düzenlenmesi öngörülen halkoylamalarını ilave ederseniz, durumun daha da vahamet kazandığını  anlayacaksınız?

Bu halkoylamaları bugün yapılsa, sonuçlarının Türkiye için kesin bir ret olacağını biliyoruz. On yıl sonra,  bu ülke halklarının tarihin derinliklerinden kaynaklanan bağnaz, ırkçı ve önyargılı tutumlarını  değiştireceklerini aklı başında kim temin edebilir?

17 Aralık kararının ne gibi sonuçları olabilir?

17 Aralık Başkanlık Bildirgesi’nin   gerçek niteliğinin zaman içinde  anlaşılmasının  en önemli sakıncası, Türk kamuoyunun AB’ye desteğinin azalması olacaktır.  Tam üyeliğin kuşkulu, koşullu ve tartışmalı bir hedef olduğunu anlayan Türk halkının AB’ye bugüne kadar verdiği desteği vermesini beklemek isabetli olmaz.

Ayrıca, AB’den net ve berrak bir üyelik hedefi veren karar çıksaydı, Türkiye’ye önemli boyutta dış kaynak (direkt yabancı sermaye) akmasını beklemek makul olurdu. Ancak, üyelik hedefi muğlak ve kuşkulu olunca bu husustaki beklentileri çok mütevazı ölçülere indirgemek gerekecektir.

Bunlara ilaveten, Türkiye’nin kendini Avrupa standartlarına uydurması, devasa bir çaba ve gayrete ihtiyaç gösterecek, ülkemizin  ulusal enerjisini ve kaynaklarını bu hedefe yönelik olarak  seferber etmesi gerekecektir.  Tartışmalı ve garantili  olmayan bir üyelik hedefiyle,  halkımızın bu doğrultuda  motive edilebilmesi,  karşılaşılacak  sıkıntıların üstesinden gelinmesi ve  AB ile bütünleşme yolunda mesafe alınabilmesi  son derece zor olacaktır.

Nihayet, müzakerelerin başlamasıyla birlikte Türkiye’nin önüne, başta Ege’ye ilişkin  sorunlar olmak üzere bir dizi siyasi  mesele gelecektir. Ege sorunları üzerinde Türk hükümetleri güya son dört yıldır  Yunanistan’la “istikşafı”  müzakereler yürütmüşlerdir. Ne var ki, bu görüşmelerde, hiçbir ciddi ilerleme kaydedilmemiş, Atina,  Ege’nin tümü üzerindeki hakimiyet iddiasından bir milimetre sapmamıştır.

Türkiye için tam üyelik hedefinin  belirsiz ve kuşkulu olması,  Ankara’nın, büyük ve telafi edilmez siyasi riskler almadan Ege’de bir uzlaşı için adımlar atmasını  son derece zorlaştıracaktır.

Bütün bu hususlar,  Türkiye’ye kesin bir tam üyelik hedefi vermeyen,  Türkiye’ye   serbest dolaşım, yapısal politikalardan yararlanma ve tarım sektörüne ilişkin temel haklarından daimi olarak feragat etme  yükümlülüğü getirerek tam üyeliği amacından saptıran,  kamufle edilmiş  bir imtiyazlı ortaklık statüsünü bir alternatif olarak masada tutan,  Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerine başlamasını ve Kıbrıs soruna bulunacak çözümü Güney Kıbrıs’ın irade ve kaprisine terk eden ve Türkiye için aşılması imkansız denebilecek engeller içeren bir müzakere süreci öngören 17 Aralık Başkanlık Bildirgesi’nin,  kabul edilmesinin,   ülkemizin Avrupa ile bütünleşme amacına hizmet etmediğini, bilakis bu hedefi ciddi şekilde  tehlikeye attığını  ortaya koymaktadır.

17 Aralık Başkanlık Bildirgesi’nin  AB yolunda Türkiye için öngördüğü senaryonun bazı unsurlarını konuşmamın başında açıkladım.  Temel bakış açısı, kısa ve orta vadede, Türkiye’yi Avrupa ile sıkı ilişkilerle  kendine bağlayan fakat eşit haklarla içine almayan bir yaklaşım olan bu senaryo geleceğe şöyle bir perspektiften bakıyor:

AB’nin Türkiye için çizdiği  yol haritasında, uzun vadede Türkiye ile ilişkilerin modeli, AB’nin kendi iç yapısının AB anayasa referandumlarından sonra  nasıl gelişeceğine ve şekilleneceğine, uluslararası  jeopolitik düzende AB’yi etkileyecek  ne gibi dönüşümler yaşanabileceğine, Avrupa kamuoylarının zaman içinde Türkiye’ye bakış açılarında olumlu yönde değişiklik olabileceğine  ve Türkiye’nin siyasi ve ekonomik açılardan nasıl bir   performans sergileyebileceğine bağlanmıştır.

Müzakere süreci bundan dolayı açık uçludur. Türkiye bu süreçte ilerleyecek, fakat AB ile ilişki modelinin tam üyelik mi, yoksa başka bir şey mi olacağı, yukarda saydığım faktörlerin bileşkesine göre netleşecek ve somut bir nitelik kazanacaktır.

Ancak, bu geleceği belirsiz ve uzun yolda atacağı her adım için, Türkiye’nin, AB’ye makul bir sürede giremediği takdirde, ulusal çıkarları için  yaşamsal önem taşıyan ve elden çıkarıldıktan sonra da telafi edilemez nitelikte  ödünler vermesi gerekecektir. Bu ödünlerden bazıları, Türkiye’nin kamu düzen ve istikrarına, bazıları da dış güvenlik  ve stratejik çıkarlarına ilişkindir.

Şimdi burada, “ Ne yapalım, elde edilebileceğin en iyisi buydu. AB hedefinden vaz mı geçelim? Umudumuzu kaybetmeyelim. Kervan yolda düzülür” diyenler olacaktır.

Ancak, böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin geleceğiyle kumar oynamak olur.

Bu bakımdan,  benim şöyle bir önerim var. 17 Aralık Başkanlık bildirgesi konusunda, meseleyi tartışılmaz bir ehliyet, tarafsızlık ve objektiflik ile ele alacak  bir akil adamlar heyeti oluşturulmalı. Bu heyet tarafından hazırlanacak raporun TBMM’de özel bir oturumda tartışılmasından  sonra Hükümet Türkiye’nin 17 Aralık kararına ilişkin görüşlerini ve hareket hattını saptamalı.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: