2005 Yılı Millî Savunma Bakanlığı bütçesi hakkında

23 12 2004

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; 2005 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısındaki Millî Savunma Bakanlığı bütçesi üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, bu münasebetle, Kuzey Irak’ta verdiğimiz şehitlere Allah’tan rahmet, ailelerine, yakınlarına ve milletimize başsağlığı diliyor; milletimizin, canilerin mutlaka cezalandırılması yolundaki çağrısını, burada, dile getiriyorum.

Değerli arkadaşlarım, Sovyetler Birliğinin çökmesi ve soğuk savaşın sona ermesi, NATO müttefiklerimizin, 1990 yılından itibaren savunma harcamalarını büyük ölçüde kısmalarına ve tasarruf ettikleri kaynakları verimli yatırım alanlarına kaydırmalarına yol açtı. Böylece, esasen gelişmiş olan bu ülkeler, daha hızlı bir ekonomik büyüme ve daha yüksek bir refah düzeyini gerçekleştirme imkânını buldular. Barışın sağladığı bu önemli yarar, batı dünyasında “barışın rantı”; yani, İngilizce tabiriyle “peace dividend” deyimiyle tanımlandı. Türkiye ise, çok büyük ihtiyacı olmasına rağmen, barış rantından nasibini alamadı; çünkü, soğuk savaşın sona ermesine rağmen, tüm 1990’lı yıllar boyunca, ülkemizin bulunduğu bölgenin jeopolitik koşulları, Türkiye’yi, bütünlük ve güvenliğini korumak için, savunma harcamalarında kısıntı yapmak şöyle dursun, bu harcamaları artırmaya zorladı. Bu dönemde, Türkiye’yi karadan ve denizden çevreleyen coğrafî kuşak üzerindeki 11 komşusundan 6’sı, ülkemiz için tehlike kaynağı oluşturuyordu. Bu 6 devletten 2’si de, Türkiye’nin yaşamsal çıkarları üzerinde hak iddia ediyor ve ülkemiz için, fiilen, öncelikli tehdit odakları oluşturuyordu. Bunlara ilaveten, güneydoğuda bastırmaya çalıştığı dış destekli terör hareketi de, Türkiye’yi, askerî gücünün ve kaynaklarının önemli bir kısmını bu bölgeye bağlamaya zorluyordu. 1990’lı yıllar boyunca Türkiye’nin bu yüksek dış tehdit ve iç tehdit algılaması sürmüştür.

Değerli arkadaşlarım, bugün ise bambaşka bir tablo ile karşı karşıyayız. Türkiye’nin algıladığı tehdit unsurlarının niteliğinde ciddî bir değişiklik olduğu gibi, ülkemizin karşılaştığı ve esas itibariyle komşularından kaynaklanan konvansiyonel tehditlerde önemli bir düşüş olmuştur.

Bugün Türkiye üç değişik kategoride tehditle karşılaşmaktadır. Birincisi iç tehdittir. Halen Güneydoğuda istikrar ve huzur hüküm sürmektedir; ancak bu bağlamda Kuzey Irak’taki PKK/KONGRAGEL’in mevcudiyeti ülkemiz için hâlâ ciddî bir sorundur, bu nedenle Türkiye iç tehdit konusunda daima son derece hazırlıklı ve uyanık olma durumundadır.

İkinci kategori tehdit kaynağını Irak’ın iç çatışma dinamiklerini yaratacağı ve Türkiye’yi içine çekebilme potansiyeline sahip krizler oluşturmaktadır. Anımsayacaksınız, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, ekim ayı başında yaptığı bir açıklamada, Kerkük’teki girişimleri engellemek ve PKK mensuplarının saldırılarını önlemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetlerinin, Kuzey Irak’a müdahale edeceği yolunda basında çıkan haberlere değinerek “Türk Silahlı Kuvvetlerinin en kötü olasılığı dikkate alarak planlar yapmasının görevi olduğunu, Kerkük konusunun devlet politikası çerçevesinde ele alındığını ve sonunda devlet politikası neyi gerektiriyorsa onun yapılacağını” söylemişti. Zannediyorum Orgeneral Başbuğ’un bu diplomatik açıklaması sözünü ettiğim ikinci tür tehditler hakkında bir fikir veriyor.

Üçüncü kategori tehdidi ise 11 Eylül terör saldırılarından sonra İslamî köktenci terörün küresel boyutta tırmanışı ve bu bağlamda gelişen asimetrik tehditler oluşturuyor. Geçen yıl İstanbul’da meydana gelen terör saldırılarında görüldüğü üzere bu terör kategorisi Türkiye’deki uzantılarıyla önemli bir iç güvenlik tehdidine de dönüşüyor.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, bu tür tehditlere karşı Amerika’yla işbirliği halinde etkili bir mücadele veriyor; ancak, bu bağlamda bir noktanın altını çizmemiz zorunludur. O da, Amerikan Ordusunun aşırı şiddet ve kuvvete başvurarak sivil halkı çok ağır zayiata uğratmasının ve Ebu Gureyb Hapishanesinde, Amerikan askerî personeli tarafından işlenen insan hakları ihlallerinin, Amerika’yı, Arap-İslam dünyası gözünde –tırnak içinde söylüyorum- nefret edilen işgalciler konumuna düşürdüğü ve bu durumun bir sonucu olarak da, Ortadoğu bölgesinde terörün yoğunlaştığı ve yeni terör odakları oluştuğudur.

Gördüğünüz gibi, bölgemiz, son derece güvensiz ve istikrarsızlık içindedir; fakat, çok önemli bir nokta muhakkak ki dikkatinizi çekmiştir. Bu da, saymış olduğum bu üç tehdit kategorisi arasında Türkiye’yi çevreleyen coğrafî kuşakla yerleşik devletlerin hiçbirinden ülkemize yönelik acil ve somut bir tehdit algılamasının mevcut olmamasıdır. Bu, çok müstesna bir gelişmedir değerli arkadaşlarım. Milletimizin son üç asırlık hayatında, Türkiye, ilk defa böyle bir durumla karşılaşmaktadır. Evet, Türkiye, şu anda çevre komşularından, topraklarına yönelik, ne fiilî ne de potansiyel nitelikte bir sıcak savaş tehdidiyle karşı karşıya değildir. Bunun anlamı şudur: Eğer 1988-1998 yıllarını baz olarak alır ve bu dönemde Türkiye’nin algıladığı tehdidi 100 diye endekslersek, bugün ülkemizin tehdit algılama endeksi 25 ilâ 50 arasında bir yerlerdedir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin bugün algıladığı tehdit unsurları, 1988-1998 döneminde karşılaştığı tehdidin ciddî biçimde altındadır. Bunun temel gerekçesi de, Türkiye’ye komşu devletlerden yönelen konvansiyonel tehdidin çarpıcı biçimde azalmış olması ve ülkemizin bu devletlerden bir saldırı beklememesidir.

Değerli arkadaşlarım, ben bu değerlendirmeyi, en son, bu yıl 8 Kasımda Plan ve Bütçe Komisyonunda Millî Savunma Bakanlığı bütçesi görüşülürken yapmıştım. Bu açıklamamın üzerinden bir hafta geçmeden Sayın Genelkurmay Başkanımız da yaptığı bir beyanatta, Türkiye’ye halen hiçbir komşu devletten tehdit yönelmediğini belirtti. Böylece, yapmış olduğum tehdit değerlendirmesi, savunma alanındaki en profesyonel makam sahibi tarafından da doğrulanmış oldu.

Bu konu üzerinde neden duruyorum; bunu yapmamın sebebi, Silahlı Kuvvetlerimizin bu tehdit algılamasına göre yeniden yapılanması ihtiyacını ortaya koymaktır. Bilindiği üzere, bir devletin ulusal güvenlik politikasının dayandığı savunma planları ile stratejisini şekillendiren en önemli etken o ülke tarafından algılanan tehdit unsurlarıdır. Ülkenin tehdit algılaması ışığında bir savunma doktrini, bir strateji ortaya çıkarılır. Bu stratejinin gereksinimleri ve sağlanabilen malî kaynakların sınırları çerçevesinde silahlı kuvvetlerin kuvvet yapısı oluşturulur; yani, değerli arkadaşlarım, bir ülkenin tehdit algılaması ile askerî kuvvet yapısı arasında sıkı bir ilişki vardır.

İzah ettiğim üzere, Türkiye’nin karşılaştığı tehdit unsurları önemli ölçüde değişmiş, konvansiyonel tehdit büyük bir düşüş göstermiştir. Buna rağmen, personel düzeyi açısından, Türk ordusu NATO içerisinde Amerika’dan sonra en kalabalık kuvvet olmaya devam etmektedir. NATO askerî ve sivil makamları da Türkiye’ye çok büyük bir askerî yapısı olduğunu daima hatırlatmakta ve bu yapının hafifletilip, çevikleştirilerek, daha esnek hale getirilmesini telkin etmektedirler.

Değerli arkadaşlarım, esasında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çok hızlı bir tempoda olmasa da dinamik ve değişken bir olgu olan tehdit algılamasının unsurlarını ve ulusal kaynaklardan sağlayabildiği malî imkânları da dikkate alarak kuvvet yapılanması sürecinde mesafe aldığına tanık oluyoruz. Bu alanda ilk atılımın 1991-1995 döneminde yapıldığını gördük. Bu dönemde, hatırlayacaksınız, tümen teşkilatları lağvedilip tugay yapısına, alay teşkilatları lağvedilip tabur yapısına geçildi. Bunun yanında, piyade birlikleri azaltılırken mekanize birlikler artırıldı. Bundan üç yıl önce de 3 4 tugay lağvedildi, halen 2 tugayın daha lağvı da planlanıyor. Tabiatıyla, yapının bu şekilde küçültülmesine devam edilmesi, masraflarda ciddî tasarruf sağlanmasına imkân verecektir; yeni yapılanmanın gerektireceği modern; fakat, pahalı araç ve gereç masraflarının, tasarruf edilecek kaynaklardan kayda değer bir kısmıyla karşılanması son derece önemlidir.

Değerli arkadaşlarım, bu hususları belirtmekten maksadımız, esas yapılması gerekenin, ordumuzun, NATO’nun da telkinleri ve tavsiyeleri doğrultusunda, personel mevcudunun daha azaltılması; ancak, bu yapılırken, Türk Silahlı Kuvvetlerinin tümünü kapsayan plan çerçevesinde, ordumuzun daha etkin, ateş gücü daha yüksek, daha hızlı, daha esnek, uzak mesafelere süratle müdahale edebilecek ve en gelişmiş komuta kontrol iletişim sistemine sahip bir yapıya kavuşturulması ve tehdit algılaması unsurlarıyla uygun bir hale getirilmesidir. Bu yolda, şimdiye kadar atılan adımları takdirle karşılıyoruz; ancak, bu yapılanma sürecinde daha süratli bir tempoyla ilerlenmesi gereğini de kaydediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bu bağlamda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin füzesavar sistemleriyle donatılmasına ihtiyaç vardır. Bölgemizdeki devletlerin birçoğunun ellerinde kısa ve orta menzilli füzeler bulunmaktadır. Bunların, bugünün koşullarında ülkemizi hedef aldıklarını söylemiyoruz; ancak, geçmişte tanık olduğumuz üzere, bölgede patlak veren krizlerde, Türk hükümetleri, bazı devletlerden, bazı NATO devletlerinden, patriot füzesavar sistemlerini geçici olarak topraklarımızda konuşlandırılması ricasında bulunmuş, yalvar yakar olmuştur. Böyle durumlara tekrar meydan verilmemesi için, Türkiye’nin en kısa sürede patriot veya başka bir tür füzesavar sistemiyle donatılması yerinde olacaktır.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, Türkiye’nin güvenliği açısından yaşamsal bir soruna değineceğim. Hükümetimiz, Kuzey Irak’ta konuşlanmış bulunan PKK/KONGRAGEL teröristlerinin tasfiye edileceği hususunda, Amerikan hükümetinin kendisine söz vermiş olduğunu, bundan yaklaşık iki yıl önce açıkladı. Ne var ki, Amerika, bugüne kadar, bu konuda somut hiçbir şey yapmış değil. Amerika, maalesef, teröristlere fiske dahi vurmaktan kaçınıyor; onların, gıda ve lojistik ihtiyaçlarını, kendi işgalindeki topraklardan sağlamalarına izin veriyor, malî kaynaklarına dokunmuyor, Türk hükümetini de devamlı bir şekilde oyalıyor.

Washington’un Ankara’ya karşı sürdürdüğü oyalama taktiğine devam etmesi, bu tutumun iki ülke ilişkilerinde açacağı yaranın yanı sıra, Amerika’nın terörle mücadelesinin dayandığı terör tehdidinin ortak olduğu ve bir bütün oluşturduğu yolundaki ana tezinin ciddiyet ve samimiyetinin de sorgulanmasına yol açacaktır. Bu bakımdan, planlanan Türkiye-Amerika-Irak üçlü toplantısının bir an önce yapılması ve bu konuda kesin ve sonuca yönelik bir karar alınması son derece önemlidir.

Amerika Türkiye’nin yaşamsal nitelikteki güvenlik çıkarlarına duyarsızlık gösterirken, Türk Hükümeti, terörle mücadele işbirliği çerçevesinde, Afganistan’daki uluslararası güç bünyesinde -bu uluslararası güce, bildiğiniz gibi, ISAF deniliyor- kuvvet bulunduruyor ve ülkeye yeni muharip birlikler göndermeye hazırlanıyor. NATO’ya tahsisli, İstanbul’daki Üçüncü Kolordu Karargâhı, şubat ortasında ISAF’ın komutasını üstlenecek ve bu çerçevede, 1 800 Türk askeri Kabil’e gidecek. Bu konuda Amerikan makamlarına taahhütte bulunulduğunu biliyoruz.

Şimdi, soruyorum size, değerli arkadaşlarım: Amerika, Türkiye’ye sızarak polisimizi, askerimizi ve vatandaşlarımızı öldüren PKK teröristlerini himaye ederken, Türkiye’nin, Afganistan’a, terörle mücadele amacıyla 1 800 kişilik bir muharip kuvvet göndermesi çelişkili değil mi? Afganistan’ın Türkiye için önemini müdrikiz; böyle bir kuvvet gönderilmesinin, ISAF’ın komutasını deruhte etmenin Türkiye’ye sağladığı prestiji de çok iyi anlıyoruz; ancak, evlatlarımızı ateşe atarken, Amerika’nın PKK’yı tasfiye konusundaki sözünü tutmasını şart olarak ileri sürmemiz, meşru, adil ve isabetli bir tutum olmaz mı?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Elekdağ, buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum efendim.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını çok yakından ilgilendiren bir husus da, İran’ın nükleer silah üretme çabalarıdır. Bunun üzerinde kâfi ölçüde durmadık. Meclisimizin bu konuya muhakkak el atması ve ilgilenmesi gerekiyor.

Değerli arkadaşlarım, Tahran, nükleer silah üretme yolunda bir çaba içinde olmadığını ısrarla belirtiyor; ancak, batılı kaynaklar tarafından yapılan değerlendirmeler, 2005 sonunda, en geç 2006 yılı sonuna kadar, İran’ın ilkel bir atom silahının prototipini yapacağına işaret ediyor. Burada ayrıntısına girmeyeceğim; ancak, şu kadar söyleyeyim: Bu iddiaları ispat amacıyla ileri sürülen kanıtlar gayet inandırıcı görünüyor. Öte yandan, İran’ın ölümcül bölgesel düşmanı olarak gördüğü İsrail’in Savunma Bakanı Şaul Mofaz, bir süre önce yaptığı açıklamayla, İsrail’in İran nükleer tesislerini vurmak amacıyla askerî harekâta girişebileceği hususunda Tahran’ı uyardı. Buna karşılık, 1 300 kilometre menzili olan Şahap–3 füzesini başarıyla test ettiklerini açıklayan İran’ın devrimci muhafızlar komutanı General Rahim Safavi “Amerika veya İsrail İran nükleer tesislerini vurdukları takdirde, biz de Siyonist topraklarının tümünü imha ederiz” yolunda tehditkâr açıklamalar yapıyor.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunların yanında, İran’ın, nükleer silah yapmak suretiyle, Irak’ı, Irak Şiîlerini ve Arap ülkelerindeki Şiîleri derinden etkileyecek ve İsrail’i ciddî biçimde tehdit edecek baskın bir Körfez gücü haline gelmesine Amerika’nın göz yummayacağı ve İran’daki nükleer tesisleri vuracağı hususunda Avrupa siyasî çevrelerinde genel bir kanı mevcut.

Değerli arkadaşlarım, soruna Türkiye açısından baktığımızda, İran’ın nükleer silah geliştirmesinin ülkemizin güvenlik çıkarlarına dört açıdan zarar vereceği kesindir.

Birincisi, böyle bir gelişme halinde, Türkiye, bölgedeki stratejik üstünlüğünü kaybedecektir.

İkincisi, İran’ın, nükleer silahla bunları atma vasıtalarına sahip olması, ülkemizi ciddî bir potansiyel tehditle karşı karşıya bırakacaktır.

Üçüncüsü, Amerika veya İsrail tarafından, İran’ın nükleer tesislerinin vurulması olasılığı, esasen, son derece istikrarsız olan Ortadoğu Bölgesindeki istikrarsızlığa daha vahim boyutlar kazandıracak ve bölgede yeni felaketler yaşanmasına yol açacaktır.

Dördüncüsü, İran’ın nükleer silah sahibi olması kötü örnek oluşturacak ve Amerika’nın baskısıyla nükleer silah yapımından vazgeçmiş olan birçok ülkenin nükleer programlarını canlandırmalarını teşvik edecektir. Böyle bir gelişme de, dünyanın bir gezegen olarak yaşamını tehlikeye atacaktır, dünyanın yaşamını tehlikeye atacaktır.

Bütün bu hususlar, Türkiye’nin, İran nezdinde etkin ve ısrarlı girişimlerde bulunarak bu ülke yöneticilerini nükleer silah yapımından vazgeçirmeye çalışmasında yüksek çıkarlarımız bulunduğunu ortaya koymaktadır. Hükümetimizin bu tür girişimlerde bulunmasını ve bunların sonuçları hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisini bilgilendirmesini önemle rica ediyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bu görüş ve temennilerle, Millî Savunma Bakanlığı bütçesinin hayırlı olmasını diler, hepinize saygılarımı sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: