Avrupa Birliği Komisyonunun Türkiye hakkındaki 6 Ekim raporunun değerlendirilmesi

7 10 2004

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği Komisyonunun Türkiye hakkındaki 6 Ekim raporunun değerlendirilmesi konusunda Sayın Başbakanımız konuştular ve görüşlerini izah ettiler. Ben de, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına kendi görüşlerimizi burada sizlere arz edeceğim. Değerli arkadaşlarım, bu rapor, esasında iki bölümden mürekkeptir. Bunlardan birinci bölümü, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle tam üyelik müzakerelerine başlaması hususunda Komisyonun değerlendirmesiyle ilgilidir. İkincisi de, süreçle ilgilidir. Türkiye, Avrupa Birliğiyle katılım müzakerelerine başladığından itibaren, nasıl bir prosedür uygulanacak; bu ele alınmaktadır. Şimdi, ilk önce, Avrupa Birliği Komisyonu raporunun birinci bölümü hakkında görüşlerimi arz edeceğim. Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği Komisyonu, Kopenhag siyasî kriterlerini yeterince yerine getirdiği görüşüyle, Avrupa Birliğinin Türkiye’yle katılım müzakerelerine başlamasını Konseye tavsiye ediyor. Yani, Avrupa Birliği Komisyonu raporunun “sonuçlar ve tavsiyeler” bölümünün 3 üncü maddesinde aynen şu ifadeler yer alıyor: “Komisyon, Türkiye’nin gerçekleştirdiği tüm ilerleme ve reformları göz önünde tutarak ve 1 inci maddede söz konusu olan yasaları uygulamaya geçirmesi durumunda, Türkiye’nin üyelik için gerekli siyasî kriterleri yerine getirdiğini düşünmektedir ve üyelik müzakerelerinin başlamasını tavsiye eder.” Burada, atıfta bulunulan birinci maddedeki yasalar Dernekler Yasası, yeni Türk Ceza Yasası ve İstinaf Mahkemeleri Yasasıdır. Bunlar hakkındaki yasal düzenlemelerin tam olarak uygulanmaya geçirilmesi esasen önümüzdeki kısa süre içerisinde tamamlanacaktır. Bu hususta herhangi bir sorun yoktur. Bu itibarla, Avrupa Birliği Komisyon raporunda Türkiye’ye “evet” denilmekte ve Avrupa Birliğine katılım müzakerelerine başlanması yolunu açmaktadır. Bu, bazı köşe yazarlarının söylediği gibi herhangi bir şekilde bir sarı ışık değildir, yeşil ışıktır. (Alkışlar) 2002 Kopenhag Zirvesinde alınan kararda “siyasî kriterleri yerine getirmesi durumunda, Türkiye Avrupa Birliğiyle gecikmeden müzakerelere başlayacaktır” deniliyordu. Buradaki “gecikmeden” ifadesi, Komisyonun 6 Ekim tavsiyesinde yer almamıştır; ancak, bu eksikliği olumsuz olarak yorumlamak doğru olmayabilir. Zira, 17 Aralıkta, Avrupa Birliğinin Türkiye’yle katılım müzakerelerine başlanması kararı komisyonun tavsiyesini dikkate alacak olan Avrupa Birliği Konseyi tarafından değerlendirilecektir. Bu, siyasî bir karardır. Avrupa Birliği Komisyonu, bu siyasî nitelikli kararı verecek olan komisyonun bu konudaki iradesine daha önceden herhangi bir şekilde bir etki yapmak istememiştir; yani, bu, anlaşılır bir husustur. Komisyonun tavsiyesi ışığında, Avrupa Birliği Konseyinin 17 Aralıkta olumlu bir karar alması kuvvetle muhtemeldir. Normal olarak müzakerelerin en geç 2005’in ilk altı ayı içerisinde başlaması beklense de bunun şu anda bir garantisi yoktur. Fransa, Avrupa Birliği Anayasasına ilişkin referandumu 2005 sonbaharında yapacağından, Türkiye’yle müzakerelerin başlama tarihinin 2006’ya ötelenmesi hususunda kulis yapmaktadır; ancak, Fransızların bu kaprislerinin Avrupa Birliği tarafından dikkate alınıp alınmayacağı hususunda şu anda bir şey söylemek mümkün değildir. Şimdi, Komisyonun almış olduğu kararın ikinci tarafına geliyorum. Komisyonun raporu -biraz önce belirtmiş olduğum gibi- aynı zamanda, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle katılım müzakerelerine başladıktan sonra nasıl bir prosedür uygulanacağını saptamaktadır. Değerli arkadaşlarım, maalesef, bu konuda, Komisyon raporunda, “Sonuçlar ve Tavsiyeler” bölümünde, Avrupa Birliğinin tamamen ayırımcı ve çifte standartlı bir yaklaşım benimsediğini görüyoruz. Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle müzakere sürecini, Türkiye açısından ciddî sıkıntılar yaratıcı, rencide edici, dışlayıcı ve haksız durumlara yol açan birtakım şartlara bağlıyor, Değerli arkadaşlarım, evet, raporun “Sonuçlar ve Tavsiyeler” bölümünde müzakere sürecine ilişkin öyle şartlar ileri sürülüyor ki, bunların Türkiye’yle müzakerelerin bir çıkmaza sürüklenmesi amacıyla düzenlendiği izlenimi uyanıyor. Bakınız, bu koşullar şunlar. “Sonuçlar ve Tavsiyeler” bölümünün 5 inci maddesi. Burada deniliyor ki “Avrupa Birliğinin temeli olan prensiplerde ciddî ve ısrarlı bir zedelenme olduğunda, Komisyon müzakereleri askıya alacaktır. Komisyon, böyle bir karara nitelikli oy çokluğuyla varacaktır. “ Değerli arkadaşlarım, böyle bir koşul, diğer aday ülkelerin hiçbiri için ileri sürülmemişti. O bakımdan, ilk defa olarak Türkiye için ileri sürülüyor ve bu bir ayırımcılık, tabiatıyla doğru değil, burada, bir çifte standart var. Diyelim ki, Türkiye’nin yolunun biraz uzun olduğunu düşünerek, bu konuda bazı öyle koşullar ileri sürmek zorunluluğu duydular; fakat, bunu, bu şekilde de, böyle yapmamaları gerekirdi; yani, Türkiye’nin müzakere sürecinin askıya alınmasının oybirliğiyle olması gerekirdi. Halbuki, burada nitelikli çoğunluk var. Şimdi, nitelikli çoğunlukla karar alınması ne demek; bu, Türkiye’yle uğraşmak isteyenlere, Türkiye’ye birtakım zorluklar çıkarmak isteyenlere veya Türkiye’den birtakım siyasî imtiyazlar elde etmek isteyenlere davetiye çıkarmak olacak. O bakımdan, Avrupa Birliğinin, böyle bir koşulu bu karara dahil etmesi, derc etmesi, her halukârda iyi niyetten ileri gelmiyor diye düşünüyorum. Netice itibariyle, Türkiye, bunların da üstesinden gelir; Türkiye, bu zorlukların da üstesinden gelir derseniz, ben size katılırım. Evet, hep beraber bu sorunların üstesinden gelebiliriz. (Alkışlar) Fakat, bunun arkasından ikinci bir madde var; ikinci, rahatsız edici bir madde var. Orada, 6 ncı maddede deniliyor ki “Müzakereler kompleks olacaktır. Uzun bir geçiş süreci gerekebilir. Ayrıca, yapısal politikalar ve tarım gibi bazı alanlarda özel düzenlemelere ihtiyaç olabilir. Serbest işçi dolaşımı için de, kalıcı, önleyici tedbirler düşünülebilir.” İşte, değerli arkadaşlarım, bu, Türkiye açısından kabul edilemez bir ayrımcılık örneğidir. (CHP sıralarından alkışlar) Avrupa Birliğine son giren 10 üyeye, altı veya yedi senelik geçiş dönemleri tanıdılar. Bu, kabul edilebilir. Daha önceki hükümetler de, Türkiye’nin, zaten böyle birtakım ayrıcalıklara uğramasını kabul edeceklerini belirtmişlerdi. Bunları, çok sarih olarak anlıyoruz, hatırlıyoruz; fakat, diğerlerine altı – yedi senelik bir geçiş dönemi sağlanırken, Türk işçisine, Avrupa Birliğinin kapılarının ilelebet kapanması öngörülüyor bu maddeyle. Bu madde, bu haliyle ırkçılık kokuyor değerli arkadaşlarım. (CHP sıralarından alkışlar) Bunu kabul edemeyiz! Bu mümkün değil arkadaşlarım! Beni hepiniz tanıyorsunuz ve Avrupa Birliği konusundaki heyecanımı, bu kürsüden, muhtelif defalar dinlediniz. O bakımdan, bu söylemiş olduğum husus, herhangi bir şekilde bir eleştiri değildir değerli arkadaşlarım, bu bir gerçektir; bunu düzeltmeye çalışmalıyız. Bu, bu şekilde kaldığı takdirde, ileride, bize, çok büyük sorunlar çıkarır. Bunu bilelim değerli arkadaşlarım. “Sonuçlar ve Tavsiyeler” bölümünde bir de 8 inci madde var. Bu 8 inci madde “müzakereler, doğası nedeniyle, açık uçlu ve sonucu garanti edilemeyecek bir süreçtir” diyor. Esasında, raporda bu husus altı yedi defa tekrar ediliyor. “Sonuçlar ve Tavsiyeler” kısmında da, madde 8’de “müzakereler, doğası nedeniyle, açık uçlu ve sonucu garanti edilemeyecek bir süreçtir” deniliyor. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Buyurun efendim. ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla)- Teşekkür ediyorum Sayın Başkan. Sonra şöyle devam ediliyor bu maddede; bakın, dikkatle izleyin: “Müzakerelerin sonuçları veya onu izleyecek onaylama sürecinin sonuçları ne olursa olsun, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin niteliği, Türkiye’yi Avrupa yapılarına demirleyecek şekilde olmalıdır. Şimdi, arkadaşlarım, burada iki noktayı dikkate almak durumundayız. Bu maddede deniyor ki: “Görüşmelere başlansın; ama, müzakereler sonucunda, Türkiye’nin tam üyelik statüsünü alıp alamayacağı belli olmasın; Türkiye’ye tam üyelik statüsünün verilip verilmeyeceği hususunda herhangi bir şey söylenmesin.” Değerli arkadaşlarım, bu yaklaşım, Türkiye’yi son derece rencide edici, kırıcı ve önünü kesici bir yaklaşımdır. Şimdiye kadar, tüm aday ülkelerle müzakereye başlanırken, bunun tam üyelikle sonuçlanacağı öngörülmüştü. 8 inci maddenin yazılışından, Türkiye ne yaparsa yapsın, önünün kesilmesine çalışılacak ve 31 madde üzerinde müzakereler bittikten sonra da, önüne, tam üyelik yerine başka bir alternatif çıkarılabilecek gibi bir hava vardır bu maddede; bu verilmek istenmiştir değerli arkadaşlarım. Şimdi, Türkiye, ucu açık müzakereleri ve serbest dolaşım konusunda kalıcı önlemleri kabul edemez değerli arkadaşlarım. Nedenini sorarsanız; bu yaklaşımlar kabul edildiği takdirde, Türkiye, müzakere süreci döneminden beklediği faydaları sağlayamayacak ve şimdiden üye olmama alternatifini de gündeme getirmiş olacaktır; çünkü, bu, yazılıdır. Değerli arkadaşlarım, bir hususu sizlere hatırlatacağım. 1998’de, hatırlayacaksınız, Türkiye, Helsinki’de tam üyeliğe doğru giden yolda adaylık statüsünü aldı. Helsinki’de Türkiye’ye adaylık statüsü verildi; fakat, adaylık statüsü verilirken, tabiatıyla, diğer aday ülkeler için olan şartlar da ileri sürüldü. Bunların hepsi de Türkiye’ye sonradan verilen katılım ortaklığı belgesinde yer aldı. Fakat, bunların dışında iki nokta daha vardı; bunlardan bir tanesi Kıbrıs konusu, öbürü de sınır ihtilafları konusuydu. Kıbrıs konusunda Sayın Başbakan buna kuvvetle itiraz etti. “Ben bunu kabul edemem, böyle bir önşart olmaz; bu, Türkiye’ye karşı ayrımcılıktır” dedi. Bunun üzerine, Brüksel’den Avrupa Birliğinin en yüksek düzeyde olan temsilcileri –bir tanesi Solana’dır, hatırlayacaksınız- Türkiye’ye geldiler ve Sayın Başbakanı ikna etmeye çalıştılar. Başbakan ikna olmayınca, o zaman Finlandiya’nın Cumhurbaşkanı olan ve dönem başkanlığı yapan Ahtisaari, biliyorsunuz, son derece bağımsız bir rapor yayımladı Türkiye hakkında. İşte, aynı Ahtisaari şimdi emekli devlet başkanı. O, bir mektup yolladı Sayın Ecevit’e; dedi ki: “Bu belgede, basit bir şekilde, herhangi bir tehlike yoktur; yani, siz, burada, Kıbrıs konusunun öne çıkarılmasından bir şart olarak endişe etmeyin. Ben, dönem başkanı olarak size garanti ediyorum ki, bu, böyle olmayacaktır.” Bunun üzerine, Sayın Başbakan da, tabiî, Ahtisaari’nin bu mektubuna güvendi. Fakat, mektup bir tarafa konuldu; çünkü, belgede yazılı olan şeye itibar edilir daima. O belgede yazılı olan hususa itibar edildi ve Kıbrıs konusu bir koşul oldu Türkiye için ve bu son beş senede bununla uğraşıldı. Şimdi, o bakımdan, değerli arkadaşlarım, bu belgede, serbest dolaşımın işçiler için mümkün olmayacağını ihsas eden ve serbest işçi dolaşımı için de “kalıcı, önleyici tedbirler düşünülebilir” denilmesi, Türkiye’nin, bunu, bir nevi kabul ettiği anlamına gelecektir. “Düşünülebilir” diyor; ama, Türkiye’nin buna karşı tepkisini çok kuvvetle ortaya koyması ve “ben bunu kabul edemem” demesi lazım. İkincisi; “müzakereler, doğası nedeniyle, açık uçlu ve sonucu garanti edilemeyecek bir süreçtir…” Bu da, Türkiye’yle yapılacak olan müzakerelere gölge düşürüyor. Türkiye’nin bu konudaki heyecanını bir ölçüde zayıflatıyor tabiatıyla; fakat, onun dışında da, Türkiye’ye özgüven sağlamıyor bu. Biz ne düşünüyorduk; Türkiye, Avrupa Birliğiyle müzakerelere oturduğu andan itibaren yepyeni bir hava doğacak. Bu, Türkiye’ye, Avrupa’nın yörüngesinde olduğu gibi bir imkân sağlayacak. Dışarıdan bakıldığı takdirde, Türkiye, daha istikrarlı, belli bir yere gittiği, belli bir ülke olarak görünecek. Bundan dolayı, Türkiye’ye yabancı sermaye akımı artacak. Bu, Türkiye’nin, aynı zamanda, başka alanlarda da itibarını ve yararlanmasını artıracak diye düşünüyorduk. Maalesef, değerli arkadaşlarım, bu bahsetmiş olduğum 8 inci maddedeki husus bunlara gölge düşürmektedir. Türkiye’nin bunu kabul etmesi mümkün değildir değerli arkadaşlarım. O bakımdan, bu hususta Türkiye’nin tutumunu açıkça ortaya koyması, bunu Avrupa Birliği makamlarına bildirmesi, bugün ile 17 Aralık arasında bu konuda ne yapmak lazımsa yapması gerekmektedir. Hepinize saygılarımı sunuyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: