Suçtan Kaynaklanan Gelirlerin Aklanması, Araştırılması, Ele Geçirilmesi ve El Konulması

16 06 2004

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Suçtan Kaynaklanan Gelirlerin Aklanması, Araştırılması, Ele Geçirilmesi ve El Konulmasına İlişkin Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere huzurunuzda bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım. Değerli milletvekilleri, Yüce Meclise onaylanmak üzere sunulan, Avrupa Konseyi tarafından hazırlanmış olan bu Sözleşme, karaparanın aklanmasının önlenmesi için ulusal ve uluslararası planda alınması zorunlu önlemleri öngörmektedir. Bu Sözleşmeyle güdülen amaç, karaparanın aklanmasını önlemek suretiyle, bu paranın elde edilmesine yol açan suçların kökünü kurutmaktır. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin, uluslararası alanda, karaparayla mücadeledeki performansı tam bir fiyaskodur. Devletin bu zafiyeti, Türkiye’yi bir karapara cenneti haline getirmiştir. Siyasetçi, bürokrat, mafya üçlüsünün karapara aklama amacıyla başvurdukları yolsuzluklar, toplumun dokusunu ve ahlakını bozmuş, bürokrasisini, yolsuzluk ve rüşvete yöneltmiş, hukuk devleti için yıkıcı sonuçlar yaratmış ve devlet otoritesini zaafa uğratmıştır. Bu bakımdan konumuz son derece önemlidir. Bu nedenle de, günün bu geç saatinde sabrınızı biraz zorlama durumundayım, anlayışınıza sığınıyorum. Değerli arkadaşlarım, konumuza girmeden önce karaparanın ve aklanmasının ne olduğunu tarif etmekte yarar var. Karapara kısaca genel anlamıyla suç ürünü olan veya yasadışı yollarla kazanılan paradır. Biraz açarsak, karapara yüksek kazanç sağlayan uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, terör, hayali ihracat, ihale yolsuzluğu, arazi iktisabı ve inşaat işlerinde mafya faaliyeti ve rüşvet gibi örgütlü suçların işlenmesi sonucunda elde edilen paradır. Hukuksal açıdan önceleri sadece uyuşturucu madde ve silah kaçakçılığından kazanılan para, karapara sayılırken, bugün bu kavram, her türlü suçtan elde edilen maddî değer ve kazançları kapsamaktadır. Karaparanın aklanması ise yasadışı yollardan elde edilen kazançların yasal ekonomik değerlere dönüştürülmesine ilişkin eylemler veya karaparanın kimliğinin değiştirilmesi suretiyle meşruiyet kazandırılmasına ilişkin işlemlerdir. Karapara ve bunun aklanması işleri 1980’li yıllarda dünyanın gelişmiş ekonomilerini tehdit eden ürkütücü boyutlara ulaştı, o dönemde karaparanın kaynağında esas itibariyle uyuşturucu madde ticareti yatıyordu. Sadece Amerika’da aklanan kirliparanın boyutunun 300 ilâ 500 milyar dolar arasında olduğu tahmin ediliyor, tüm dünya için ise bu miktar 500 milyar doların üstünde olduğu yolunda tahminler yürütülüyordu. Bu dönemde, karaparanın siyaseti etkileyen ve yönlendiren bir etken haline gelmesi batılı ülkeler için bir korku kaynağı olmuştu. O kadar ki, ünlü The Economist Dergisinin “karaparaya karşı önlem alınmazsa, 2020 yılında Amerika Birleşik Devletleri Başkanını mafya seçtirecek” yolundaki ikazı gazetelere manşet teşkil etmişti. Türkiye’de aklanan paranın da muazzam meblağlara ulaştığı yolunda tahminler var. Tabiatıyla, karaparanın boyutları konusunda hiçbir kaynaktan rakam almak mümkün değil, ancak, yabancı kaynaklara göre, Türkiye üzerinden her yıl geçirilen uyuşturucunun miktarı 50 ile 100 milyar dolar arasında değişiyor. Bu transit geçişe aracılık eden yerli örgütlerin yüzde 10 civarında pay aldıkları düşünülürse, sadece uyuşturucu madde trafiğinden kaynaklanan karaparanın, ülkemizde yılda 5 ile 10 milyar dolar civarında olduğu anlaşılır. Tabiî, buna silah kaçakçılığı, hayalî ihracat, ihale yolsuzluğu, arazi iktisabı ve inşaat işlerinde mafya faaliyeti, banka batırmaları ve rüşvet gibi örgütlü suçlar sonucu yaratılan karapara da ilave edilirse, bu rakamın, çok daha yüksek rakamlara baliğ olacağı anlaşılır. Değerli arkadaşlarım, onayınıza sunulmuş olan Avrupa Konseyinin 8 Kasım 1990’da imzalanan Karaparayla Mücadele Sözleşmesi, 45 Avrupa Konseyi üyesinden Türkiye hariç 44’ü tarafından onaylanmıştır. Yaklaşık ondört yıllık savsaklamadan sonra, Sözleşme, nihayet, onay için Meclise sunulmuştur. Bu da, Avrupa Birliğinin dayatmasıyla olmuştur; çünkü, karapara aklamayla mücadele, Avrupa Birliğinin Kopenhag Kriterlerinden önde gelen biridir. Karaparayla mücadeleye Türkiye’nin çok uzun süre kayıtsız kalmasının arkasında, ülkemizi kıskacına alan küresel nitelikte örgütlü suçların milyarlarca dolar boyutundaki karanlık çıkarları yatıyor. Konuşmamda bu karanlık çıkarlar üzerinde duracağım; ama, önce esas konumuza dönelim. Karaparanın global bir sorun haline dönüşmesi ve ekonomileri tehdit eden bir boyut kazanması üzerine, karapara elde etme ve aklamayla mücadeleye tüm dünyanın dahil edilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Sorun, globaldi, çözüm de global olmalıydı. Bu yoldaki çabaların sonucu olarak, sorun, ilk kez, 1980’de Avrupa Konseyinde ele alınarak karaparayla mücadele konusunda bir tavsiye kararı kabul edildi. Bunu takiben, Uyuşturucu ve Psikotrop Maddelerin Kaçakçılığına Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi 19 Aralık 1988 tarihinde imzaya açıldı; ancak, karaparanın malî sistem aracılığıyla giderek ekonomilerini esir alma noktasına yaklaştığını gören G–7 ülkeleri -yani Amerika, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada- karaparayla mücadelelerini etkinleştirmek için mevzuatları arasında uyum sağlamak ihtiyacını duydular. Bu amaçla, 1989 Temmuzunda Malî Eylem Görev Grubu (Financial Action Task Force) diye bir grubu oluşturdular. Halen Türkiye de dahil, 28 üyesi bulunan Eylem Grubu, karaparanın malî sistem aracılığıyla yıkanıp aklanmasını önlemek için 40 tavsiye belirlemiş ve üyelerinden, bunlara muhakkak uymalarını istemiştir. Bu tavsiyeler, dünyada ekonomilerin serbestleşmesi, sınırların kalkması ve iletişim teknolojisinin hızlı bir şekilde gelişmesi nedeniyle, ülkelerin kendi başlarına örgütlü suçlar ve karapara aklayıcılarıyla mücadelede başarılı olamayacakları gerekçesine dayanmaktadır. Kirliparaya en etkili çözümün, uluslararası işbirliği ve standartlara uyum olduğu görüşüyle, Eylem Grubu, kurulduğu günden bu yana, üye ülkeleri kendi bünyelerine uygun birer karaparayla mücadele yasası çıkarmaya ikna etmek için ısrarlı çabalar sarf etmiş ve çoğu zaman bu çabalar baskı niteliğine dönüşmüştür. Değerli arkadaşlarım, bu arada, karapara tanımı zaman içinde genişlemiştir. Özellikle Avrupa Birliği üyesi ülkeler, karaparayı, sadece uyuşturucu ticaretinden elde edilen kazançlarla sınırlandırmanın hatalı bir davranış olduğunu 1990 yılında benimsediler. Bu anlayışın sonucunda, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, aynı yıl içerisinde, şimdi onaylanmak amacıyla Yüce Meclise sunulan sözleşmeyi kabul etti. Bu sözleşmeye Avrupa hukuk dilinde Strazburg Sözleşmesi de denilmektedir. Avrupa Birliği de, 1991’de, Strazburg Sözleşmesini esas alarak, Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Dair Konsey Direktifini oluşturdu. Bu direktif, Avrupa Parlamentosunda görüşülerek yasalaştı. Strazburg Sözleşmesinin yürürlüğe girmesiyle birlikte, Türkiye’ye hem Avrupa Konseyinden hem de eylem grubundan yönelen baskılar yoğunlaştı. Türkiye’den süratle Strazburg Sözleşmesini onaylaması ve buna paralel olarak da karaparayla mücadele mevzuatını sözleşmedeki standartlarla uyumlu hale getirmesi isteniyordu; ama, hicap duygusu bir kere körlenmesin, ülkenin siyasî liderleri ve bürokrasisi, birazdan izah edeceğim üzere, kendi elleriyle karaparayı ve mafya örgütlerini siyaset çarkının içerisine sokmuşlardı. Bu durumda, dışarıdan gelen baskıların tehdit ve ulusal gururu zedeleyecek bir nitelik kazanmasına rağmen, Ankara hiçbir önlem almaya yanaşmadı. Bu açık direniş, 13 Ekim 1996 tarihinde 4208 sayılı Karapara ile Mücadele Yasası çıkarılıncaya kadar devam etti. Ancak, bu yasanın çıkarılması da tam bir göz boyamadan ibaretti değerli arkadaşlarım; çünkü, yasayla, karaparayla mücadele eder gibi yapılıyor; ama, karaparaya ülkenin kapıları ardına kadar açılıyordu. Nitekim, Strazburg Sözleşmesinde karapara “ağır suçlardan elde edilen gelirler” olarak tarif edilmek suretiyle geniş tutulmuşken, 4208 sayılı Yasa dar ve son derece sakıncalı bir tanımı benimsemiştir. 1994 Ekim ayı ortasında Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan 4208 sayılı yasa tasarısı, Strazburg Sözleşmesinde yer alan tanıma uygun olarak, karaparayı, kanunların suç saydığı fiillerin işlenmesinden elde edilen para olarak tanımlamıştı. Tabiatıyla doğru olan buydu; ancak, 1996’da kabul edilen yasada, bu tarif son derece daraltıldı, böylece, Türkiye’nin imajını karartan çok sakat bir iş yapılmış oldu. Nitekim yasada, arazi mafyasının gelirleri, yasadışı kumar oynatma, vergi kaçakçılığı, para karşılığı adam öldürme gibi suçlar kapsam dışı tutulmuştu, böylece mafya zoruyla ve parasıyla arazi alım satımı ve yasal ve yasadışı kumarhaneler yoluyla önemli miktarlarda karaparanın aklanması özendirilmiş oluyordu. Buna ilaveten, 4208 sayılı Yasa, soygun, gasp, rüşvet, zimmet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma, tefecilik, haksız teşvik ve vergi iadesi almak, kıyı ve orman yağmacılığı ve Gümrük Kanununu ihlal etme gibi suçlar sonucu elde edilebilecek maddî menfaati, karapara kapsamı dışında tutmaktaydı. Değerli arkadaşlarım, verdiğim bu izahattan iki önemli sonuç çıkıyor. Bunlardan birincisi, 4208 sayılı Yasanın, karaparanın aklanmasını önlemek açısından son derece yetersiz olduğudur. İkincisi de, yasanın kasti olarak yetersiz düzenlendiğidir. Böyle bir tutumla güdülen amaç neydi; amaç, Türkiye ekonomisini ve malî sistemini, karaparayı aklamak için, çamaşır makinesi olarak kullanmaktı. Diğer bir amaç da, siyaset ile gayrimeşru faaliyet odakları arasındaki ilişkiyi gizlemek ve bu ilişkinin sürmesine yardımcı olmaktı. Bu hususlar, bugün artık açık seçik ortaya çıkmıştır. Değerli arkadaşlarım, maalesef, 4208 sayılı Yasanın bu haliyle muhafazası, Türkiye’yi karaparadan yarar uman bir duruma; yani, şaibeli bir duruma düşürüyor, ülkemizin imajını karartıyor, saygınlığına zarar veriyor. Bu bakımdan, Türkiye’nin, biraz önce saydığım tüm suçları, karapara kapsamına alacak surette ve Strasburg Sözleşmesiyle uyumlu şekilde mevzuatını geliştirmesi son derece önemlidir. Değerli arkadaşlarım, konuşmama son vermeden önce şu soruya yanıt aramanın isabetli olacağını düşünüyorum: Türkiye, karaparayla mücadelede Amerika ile Avrupa’nın 1980’li yılların başlarından itibaren gösterdiği hassasiyeti gösterse ve bu mücadelede etkin bir uygulama geliştirseydi acaba ne olurdu? İnanınız değerli arkadaşlarım, bu alanda tam bir siyasî kararlılık sergilenebilseydi, Türkiye’de çok şey değişirdi; çünkü, Türkiye’de karapara aklamanın teşvikiyle, yolsuzluk, rüşvet ve görevi kötüye kullanma yoluyla servet yapma kurumsallaştı. Bu, 1980’lerde başladı. Karapara aklama alanında etkili bir mücadele verilseydi, Türkiye, bugün, uluslararası şeffaflık sıralamasında kirli toplumlar kategorisinde yer almazdı ve “Türk mafyası” denilen bugünkü olgu güçlü bir duruma gelmez, Ankara Ticaret Odası Raporunda belirtildiği üzere, yeraltı ekonomisi yılda 60 milyar dolarlık bir ciroya sahip olmazdı. Değerli arkadaşlarım, bir Fransız atasözü “cehennemin taşları iyiniyetten döşenmiştir” der. Bugün, şikâyet ettiğimiz ve devasa boyutlara ulaşan kokuşmuşluk, çürümüşlük ve ahlak çöküntüsünün kökleri, büyük ölçüde, rahmetli Özal’ın başbakanlık döneminde izlediği, başlangıçta, belki iyiniyetli, fakat son derece basiretsiz politikalarla beslenmiştir. Mafyanın Türkiye’nin önemli bir iç tehdidi haline gelmesi ve yolsuzluğun kurumsallaşmasının temel taşlarının Özal’ın kendi elleriyle döşenmiş olduğu birçok yayında belirtilmektedir. Başbakan Özal, yurtdışındaki döviz mevduatlarını, ekonomiye kazandırılması gereken kolay bir kaynak olarak görmüştü. İsviçre, dünyanın karapara merkeziydi ve buraya Türkiye’den de paralar akmıştı. 23 milyar dolar civarında olduğu söylenen bu parayı Türkiye’ye çekmenin yollarını bulmak lazımdı. Bunun bir yolu hayalî ihracattı. Halil Nebiler “Mafyanın Ekonomi Politiği” adlı kitabında Özal’ın bu konudaki politikasını şöyle anlatıyor; aynen okuyorum: “Başbakan Turgut Özal ülkenin döviz ihtiyacını karşılamak için ilginç bir yöntem bulmuş ve bunu bir diploma töreninde “bizim eski kaçakçılar ihracatçı olmak için bize müracaat ettiler. Karşımıza MİT raporları getirildi ‘bunlar, kaçakçıdır, bunlara ihracat belgesi vermeyin’ denildi; oysa, biz ‘bunlar, teşebbüs sahibi, bunlardan iyi ihracattı olur dedik. Şimdi hepsi ihracat yapıyor, sistemin gereği ihracatçı oldular’ diyerek, ihracatın patlaması için yaptığı işlemi dillendirmiştir.” Değerli arkadaşlarım, 1980’lerde siyasî iktidar, ekonominin reel kesiminde hayali ihracat vasıtasıyla, finans kesiminde ise, kayıtsız şartsız açılan döviz tevdiat hesapları ve sırdaş hesaplar yoluyla karapara aklamanın kapılarını ardına kadar açtı. Bu ortamda hayali ihracat yurtdışındaki karaparanın aklanmasında önemli bir rol oynadı. Türkiye’ye akan para başlangıçta yeterli görünmeyince, Özal, bu sefer, sabıkaları nedeniyle İsviçre’yi mesken tutan mafya babalarını Türkiye’ye çekmek için af yasası çıkardı. Hayali ihracat, Türkiye’nin ihracat rakamını gerçek değerinin üzerine çıkarıyor ve uluslararası finans çevrelerinde Özal’a itibar sağlıyordu, IMF de kredi musluklarını Türkiye’ye açıyordu. Ne var ki, devleti soymanın adı hayali ihracat olmuştu. Değerli arkadaşlarım, yeraltı dünyası da bir taşla üç kuşu birden vurmuştu. Bir yandan, yurtdışındaki karaparasını aklıyor, öte yandan, bunun karşılığında devletten teşvik primi alıyordu ve buna ilaveten hem kendi kimliğini hem de işini ve örgütünü legal hale sokuyordu. Mafyanın holdingleşmesi bu şekilde, hükümet politikası yoluyla gerçekleştirildi. Sedat Güner’in “Organize Suç Örgütleri Kara Para” adlı kitabında belirttiği gibi, politikacının yarattığı hayali ihracat imkânından sağlanan çok büyük miktarlarda para, devlet memurları ve artık “müteşebbis” diye tanımlanan mafya babaları arasında paylaşılıyordu. Bu üçlü sacayağı, inanılmaz bir serveti kardeşçe bölüşüyordu. Değerli arkadaşlarım, bugün hâlâ sancılarını çektiğimiz Türkiye’deki yozlaşma ve kokuşmuşluk süreci böyle başlamıştır. Orhan Tokatlı’nın 1999’da yayınlanan “Kırmızı Plakalar Türkiye’nin Özallı Yılları” adlı kitabında naklettiği şu olay, Turgut Özal’ın, Türkiye’deki yozlaşma sürecine vurduğu damgayı çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Okuyorum: Bayındırlık ve İskân Bakanı Cengiz Altınkaya hakkında rüşvet ve suiistimal dedikoduları zamanın Başbakanı Yıldırım Akbulut’u son derece rahatsız eder. Bunun üzerine, durumu Özal’a anlatan Akbulut, Altınkaya’nın görevden alınmasını önerir; ancak, Özal bunu kabul etmez. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Buyurun; sözlerinizi tamamlar mısınız… ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum. Bir süre sonra, Akbulut, konuyu Özal’a tekrar açarak, bakanın istifa etmesini isteyince, Özal, yine karşı çıkar ve şunları söyler: Altınkaya ne yapıyor; rüşvetle, suiistimalle mi suçlanıyor? Peki, bu işi yapıyorsa, müteahhitlerden alıyordur, bunun, hükümeti hiç rahatsız etmemesi gerekir. Değerli arkadaşlarım, bir toplumun önderlerinin kötü örnek olması, o ülkede ahlaksızlığı kurumsallaştırır. Devletin zirvesinde oturan lider, Türkiye’de iş yapmanın kuralını bu anlattığım şekilde koyarak soyguna yeşil ışık yakarsa, siz, varın düşünün alttakilerin malı nasıl götürdüklerini. Orhan Tokatlı’nın kitabında zikrettiği bu olayı sizlere yolsuzluğun Türkiye’de nasıl kural haline getirildiğini belirtmek için anlattım; ancak, değerli arkadaşlarım, sistemin dejenere edilmesinin kökünde, 1980’li yıllarda, siyasî iktidarın teşvikiyle, karapara ile hayalî ihracatın el ele vererek Türkiye’yi talan etmeleri yatar. Yaratılan bu ortamdan ülkemizdeki birçok işadamı ciddî bir rahatsızlık duyuyordu. Bunlar arasında isimlerini hatırlayabildiğim o zamanki TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu Başkanı olan rahmetli Sakıp Sabancı ile Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Sayın Ali Coşkun vardı. Her ikisi de -hem Sabancı hem de Coşkun- “ihracat, karaparayla lekelenmesin; bu, Türkiye’ye çok zarar verir” diyorlar ve hayalî ihracata son verilmesini istiyorlardı. 1990’larda, hayalî ihracatın, sırdaş hesapların ve döviz tevdiat hesaplarının ipliği pazara çıktığından, bunların yerini sıcak para aldı. Bukalemun gibi her renge bürünen karapara da, sıcak paranın içine karışarak, Türkiye’ye girmeye başladı. Tabiî, bunda, sıcak parayı körüklemek için Türk Lirası faizlerini yükseltip döviz kurunu baskı altında tutan yöneticilerin de önemli bir katkısı oldu. Değerli arkadaşlarım, burada, belirtilmesi gereken bir husus da, bu dönemde sermaye hareketlerine tam serbestliği sağlayan kararların alınmasının, karaparanın Türkiye’de aklanması için büyük bir teşvik unsuru oluşturduğudur. Nitekim, Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 11 Ağustos 1989 tarihli ve 32 sayılı karar, dövizin serbest dolaşımı üstündeki tüm engelleri kaldırarak böyle bir sonuca yol açmıştır. Eğer, Türkiye, parasının değeri istikrar kazanmış, konvertibl niteliği dünya piyasalarında kabul edilmiş ve sanayileşmiş bir ülke olsaydı, 32 sayılı kararın yararlı sonuçlar doğurması beklenebilirdi; ancak, enflasyon baskısı altında parasının değeri aşınan ve cari hesabı sürekli ciddî açıklar veren bir ülkenin tam bir konvertibliteye gitmesinin sadece bir sonucu olabilir. Bu da, ülke parası üzerinden büyük spekülatif işlemler yapılmasının ve büyük rantlar kazanılmasının kolaylaştırılması ve teşvik edilmesidir. Bu bakımdan, 32 sayılı kararın en önemli sonucu, karaparanın Türkiye’de cirit atmasına yol açmak olmuştur. Değerli arkadaşlarım, işte, Türkiye’de, karapara kazançları üzerinden palazlanan mafya örgütleri ile çetelerin ve bunların liderlerinin siyasal, ekonomik ve sosyal sistem içerisinde yuvalanmaları böyle bir ortamda oluşmuştur. Bugün çektiğimiz sancıların kökleri bu şekilde başlamıştır. BAŞKAN – Sayın Elekdağ, lütfen, konuşmanızı tamamlayın. Buyurun. ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Bitiriyorum Sayın Başkan. Halen mafya, inşaat, toptan gıda, taşımacılık, turizm, eğlence, otomobil, petrol nakliyatı ve ticareti, döviz alım-satımı, kumarhane işletmeciliği ve daha yüze yakın çok özel sektör dalında yoğun faaliyette bulunmaktadır. Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi tarafından hazırlanan bu yılki çete raporu ve Ankara Ticaret Odası tarafından yayımlanan “Hayatımız Mafya” raporu birlikte incelendiğinde durumun vahim boyutları çok iyi anlaşılacaktır değerli arkadaşlarım. Değerli arkadaşlarım, 4208 sayılı Yasanın macerasını sizlere anlattım. Karaparanın aklanması konusunda önlem almamakta direnen bir dönemin yöneticilerinin bu ülkeyi nasıl soyup soğana çevirdiklerini ve mafya babalarını müteşebbis yaparak bu ülkenin başına nasıl bela ettiklerini anlattım. Bu alanda alınması gereken yasal önlemler konusundaki görüşlerimizi de CHP Grubu adına bilginize sundum. Değerli arkadaşlarım, bu görüşlerle, Suçtan Kaynaklanan Gelirlerin Aklanması, Araştırılması, Ele Geçirilmesi ve El Konulmasına İlişkin Sözleşmenin onaylanmasını uygun bulduğumuzu açıklar, hepinize saygılarımı sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: