Ermeni Araştırmaları II. Uluslararası Kongresi

29 05 2004

ANKARA TİCARET ODASI 29.05. 2004

Ben konunun tarihi yönleri üzerinde konuşmayacağım.

Haklı olan bir davamızda, dünyaya karşı nasıl haksız görünür bir konuma düştüğümüzün uzun uzadıya analizini de yapmayacağım.

Esas itibarıyla görüşlerimi bundan sonra ne yapılması gerektiği üzerinde yoğunlaştıracağım

Fakat, bugüne nasıl geldiğimiz hakkında birkaç söz söylemeden de geçemeyeceğim. Ermeni iddialarının bugün uluslararası alanda geniş destek bulması, Türk resmi makamlarının bu iddialara karşı pasif kalmalarından kaynaklanmıştır.

Soykırım iddiaları ABD Kongresi veya diğer Batı ülkeleri parlamentolarına getirildiği her zaman devlet saman alevine benzer bir çaba içine girmiş sonra bunun arkası getirmemiştir. Örgütlü, koordinasyonlu ve disiplinli çalışma tarzı ihmal edilmiştir. Bu eksiklik giderilmeli, bu konuyla uğraşan kuruluşlar arasında örgütlenme ve koordinasyon sağlanmalıdır. Bu konuda uzun vadeli bir mücadele stratejisi geliştirmeliyiz. Halen böyle bir stratejimiz mevcut değildir.

Ermeni soykırımı iddialarını çürütmek, sadece gerçek tarihi kaynakları açıklayan bilimsel makaleler ve kitaplar yayınlamakla ve Osmanlı arşivlerini bilim adamlarına açmakla başarılamaz. Çünkü bu iddiaları çürütmek ve etkisiz hale getirmek aynı zamanda büyük bir PİAR sorunudur. Bunun altını önemle çiziyorum.

Bu amaçla, Türkiye’ya karşı ileri sürülen mesnetsiz iddiaları çürütmek, bu maksatla yakın tarihimize ilişkin bilimsel araştırmalar yapılmasını sağlamak ve bunları dünyaya duyurmak için akademisyenleri, yabancı medya temsilcilerini ve siyaset adamlarını bir araya getirecek periodik uluslararası konferanslar ve yuvarlak masa toplantıları düzenlenmesi son derece önemlidir.

Bu konuda hiç te aktif olmadığımız meydandadır. Dışişleri Bakanlığı bu konuda inisyatifi ele almalı, kendisi öne çıkmadan üniversiteler, medya ve sivil toplum örgütleri vasıtasıyla bu konferansları tertiplemelidir.

Son yıllarda Osmanlı arşivlerinde yapılan yoğun çalışmalar sonucunda Ermeni meselesiyle ilgili ve 1878-1920 dönemini kapsayan tüm evrak analitik bir tasnife tabi tutularak çalışmaya uygun modern bir ortamda yerli ve yabancı araştırmacıların hizmetine sunuldu.

Bu çok önemli bir gelişme. Fakat bunun da PİAR’ını da yapmak lazım. Çünkü Ermeni tarihçiler hala Türkiye’nin arşivlerini açmadığı veya belgeleri ayıkladığı yolunda gerçek dışı iddialarda bulunuyorlar. Bu itibarla, bir yolunu bulup Türk arşivleri konusunda yazılacak makalelerin bilimsel yabancı dergilerde yayımlanmasını sağlamak lazım. Bu makaleler yabancı bilim adamları tarafından yazılırsa daha etkili olurlar.

Lise tarih kitaplarına muhakkak ki “tehcir” konusunu ayrıntılı biçimde anlatan bir bölüm konulmalı. Bu, bugüne kadar yapılmadığı için gençlerimiz, tarihimizin utanılacak bir dönemi olduğu ve bundan dolayı tarih kitaplarında bu hususta bir boşluk bulunduğu gibi bir izlenime kapılıyorlar.

Amerika’da 15 bin öğrencimiz var. Bunların binde biri bile Ermeni iddiaları konusunda yeterli bilgi sahibi değil. Bundan dolayı ürkek bir ruh haleti içindeler. Sanki suçluluk kompleksleri var. Üniversitelerde Ermeni ve Yunanlı öğrenciler tarafından sık sık tertiplenen “Ermeni Soykırımı” konferanslarına grup halinde dahi gitmekten, orada bir iki söz etmekten korkuyorlar. Bu bakımdan, yabancı ülkelerde okuyan öğrencilerimiz için çeşitli dillerde yazılmış ve Ermeni tezlerini çürüten kolay okunan bir el kitabı hazırlanmalı.

İTO tarafından başlatılmış bulunan Van’daki Akdamar Projesi canlandırılmalı.

Amerika’da 1914-1923 arasında yayımlanan İngilizce ve Ermenice Ermeni gazeteleri, Anadolu Ermenilerinin Rusya ile işbirliği yaparak Osmanlı devletine nasıl ihanet ettiklerini ve Türklere karşı yaptıkları katliamları ortaya koymaktadır. Bu konuda yapılacak bir araştırmanın yayınlanması Ermeni tezlerini çürütmek bakımından çok etkili olacaktır.

Şimdi size, önemli bir projeden bahsedeceğim.

ABD’de yaşayan Ermeniler Türkiye aleyhindeki propagandalarını güçlendirmek amacıyla 2000 yılında bir “Ermeni soykırım Müzesi” kurmaya karar verdiler. Bu maksatla, Amerika Ermeni Assamblesi (Armenian Assembly of America), Washington’da Beyaz Saray’a iki blok mesafede görkemli bir bina satın alarak restorasyon inşaatına başladı. Ermenistan devlet başkanı Robert Koçaryan ile Ermeni Apostolik Kilisesi’nin Başpiskoposu II. Karekin inşaatı ziyaret ederek müzeyi kutsadılar.

Müzeyi tasarlayanlar her yıl 250 bin kişinin ziyaretini beklemektedirler. Bu açıdan, müze, ABD’deki düşman lobilerin Türkiye’nin imajını karartma kampanyasında son derece etkin bir rol oynayacak, Amerikan kamuoyunu ülkemiz aleyhine sürekli zehirleyecek bir faktör oluşturacaktır.

ABD’de yapılmış olan bilimsel anketler, Türkiye ile ABD arasındaki yarım asırlık ittifak ilişkisine rağmen ABD kamuoyunun ülkemiz aleyhinde derin önyargılara sahip olduğunu ve bunun nedeninin çok büyük ölçüde, Yunanlı, Rum ve Ermenilerin 20. asrın başından itibaren Türkiye aleyhinde yürüttükleri yoğun ve sistematik aşağılama ve iftira kampanyasından kaynaklandığını ortaya koymuştur.

Bu durum, Türk-ABD ilişkilerinin istikrarlı bir yörüngeye yerleşmesini engelleyen temel faktördür. Soykırım müzesinin kurulmasının, Türkiye’nin Amerika’daki imajının daha da bulanmasına yol açacağı ve dolayısıyla ikili ilişkiler üzerinde olumsuz baskılar oluşturacağı muhakkaktır.

Yapılan hukuki araştırmalardan, Türkiye’nin müzenin açılmasını engelleyecek hiçbir hukuki imkana sahip olmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda, Ermeni soykırım müzesinin zararlı etkilerini bertaraf etmek ve ülkemizin kültür, tarih ve uygarlığını tanıtmak amacıyla Washington’un mutena bir yerinde bir Anadolu Kültür ve Medeniyetleri Müzesi (AKMM) kurmanın en isabetli bir yol olacağı düşünüyorum.

AKMM’nin önde gelen bir amacı Türkiye’nin tanıtımı olduğu kadar, Ermeni iddialarını da dolaylı bir şekilde çürütmek olacaktır. Ancak, bir yanlış anlayışı önlemek amacıyla Müzenin esas temasının, tarih boyunca Anadolu’daki Türk sanatının, kültürünün ve uygarlığının teşhiri olacağını vurgulayalım.

Bu bağlamda, müzenin, Türkün geleneksel hoşgörüsünü ortaya koymak amacıyla Hıristiyan zulmünden ve Engizisyondan kaçan Yahudilere Osmanlı’nın vatanını açmasını, Anadolu topraklarında yüzyıllar boyunca Müslümanlarla Hıristiyanların ve Yahudilerin kendi kültürel, mesleki, dinsel ve adalet geleneklerini sürdürmelerini ve barış içinde yaşamalarını sağlayan Millet sisteminin işleyişini ve Osmanlı’nın dini inançlara karşı toleranslı tavrını görsel bir biçimde teşhir etmesi sağlanabilir…

Keza, AKMM, “72 millete bir gözle” bakan ve onlara ne “olursan ol yine de gel” diyenYunus Emre ve Celalettin Rumi’nin hümanizmasını yansıtmalıdır.

Ermeni propagandası, Osmanlı Türklerinin tarih boyunca gayri-Müslimlere ve Ermenilere her zaman kötü muamele ettiğini iddia etmektedir. Bu yaklaşımla, konuyu bir Hıristiyan-Müslüman çatışması zeminine oturtarak Hıristiyanlık dünyasının desteğini peşinen elde etmeye çalışmaktadır.

Oysa gerçekler, Ermenilerin iddialarının tam tersi yöndedir. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Bizansın zulmünden kurtarılan Ermeniler için tarihlerinin hiçbir döneminde yaşamadıkları bir güven, özgürlük ve refah çağı başlamıştır. Ermeniler Millet adı altında örgütlenmiş, Patrikleri onların ruhani ve cismani lideri olmuştur. İstanbul Ermeniler için bir çekim merkezi niteliği kazanmıştır. Osmanlı, millet-i sadıka olarak baktığı Ermenileri bütün mülki üst görevlere getirmiş, devletin en yüksek makamlarına atamıştır.

Osmanlı devletinin devlet yıllıklarında (Salname-i Devlet-i Aliyye-yi Osmaniye) bakan, paşa, savcı, büyükelçi, vali, yargıç, müsteşar olarak yüzlerce Ermeni görevlisinin adları sıralanmıştır. Osmanlı devletinin son döneminde Gabriel Noradungyan Efendi Dışişleri Bakanı, Agop Paşa da Hazine Bakanı idi.

Bütün bu hususların, Osmanlı’nın gayri-Müslimlere gösterdiği hoşgörü ve eşitlik anlayışı çerçevesinde AKMM’ de görsel bir şekilde yer alması sağlanabilir.

Bağışlarla finanse edilmesi halinde müzenin kurulmasının daha kolay olacağı anlaşılıyor… Bu amaçla müze projesinin gerçekleştirilmesi için Türkiye’de bir vakıf kurulması uygun olacaktır.

Bu vakfın, esas görevi, müze projesini ortaya çıkartmak, finansman imkanlarını oluşturmak, kuruluş safhasında denetimini yapmak ve kurulduktan sonra müzenin etkin biçimde çalışan ve kendini yenileyen bir kurum niteliğini kazanması için gerekli önlemleri almak olacaktır.

Bu projeyi Yurt dışındaki bazı Türk dernekleri ile etraflı şekilde görüştüm. Muhataplarım böyle bir girişime çok büyük bir coşkuyla destek olacaklarını ve bir bağış kampanyası başlatacaklarını bildirdiler. Ama önce bir vakıf kurulması gerekli. Bunu takiben, sadece Amerika’yı değil, Türk varlığının mevcut olduğu Almanya, Hollanda, Fransa ve Avusturalya gibi ülkeleri de kapsamak üzere bir bağış kampanyası başlatmak mümkün olacaktır.

Türkiye’nin dünyaya, Ermenilere soykırımı uygulamış bir Müslüman ülke olarak tanıtılması amacını güden bir kampanya ile karşı karşıyayız. Uluslararası bir boyuta ulaşan bu kampanya hayati çıkarlarımızı etkileyebilecek bir koz niteliğini kazanmak üzeredir.

Bu açıdan değerlendirildiği takdirde yapmış, önerdiğim projenin ülkemizin çıkarları açısından hayati önem taşıdığı anlaşılacaktır.

ATO gibi sivil toplum kuruluşlarımız bu projeye destek olursa, tarihin Türkiye için bir yük olmaktan ve ülkemize karşı bir siyasi malzeme olarak kullanılmaktan çıkarılması doğrultusunda somut adımlar atılmış olacaktır.

Konuşmamın başında da söyledim, Türk Hükümetleri, 1970’li yılların ortalarına kadar Ermeni radikallerin Türkiye aleyhine çalışmalarına hiç ilgi göstermemiş, bilahare aralarında büyükelçi ve başkonsoloslarımızın ve aile efratlarının da bulunduğu 42 diplomatımızı öldüren ASALA karşısında bir tavır almış, ancak Ermeni sorunu her patlak verdiğinde saman alevi gibi yanıp sönen tepkisel ve duygusal tavırlarla yetinmiştir.

Bu bakımdan AKMM projesi, bu alanda atılacak ilk ciddi kurumsal adım olacaktır.

Bundan sonra, TBMM bünyesinde giriştiğim bir ikinci projeye ilişkin bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu, İngiltere Parlamentosu’nun alet olduğu tarihsel bir çarpıtma ve iftiranın düzeltilmesine ve Türk milletine karşı yapılan bir haksızlığın telafisine ilişkindir.

Sözünü ettiğim tarihsel çarpıtma ve iftira, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın olumlu görüşü ve İngiliz Parlamentosu’nun onayıyla Parlamento Mavi Kitaplar serisi bağlamında basılarak çok geniş bir dağıtıma tabi tutulan “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yapılan Muamele, 1915-1916” adlı kitaptan kaynaklanmaktadır.

1915 yılında Osmanlı devletinin planlı olarak Ermeni uyruklarına karşı toplu kıyım uyguladığını kanıtlamak amacını güden bu kitap (tarihçiler genellikle bu kitaba Mavi Kitap diye atıfta bulunmaktadırlar), Türkiye’ye karşı sürdürülen soykırımı iftirası hakkında ilk belli başlı yayın olması itibarıyla bu iftiranın altyapısını oluşturmuştur.

1916 yılından bugüne kadar Ermeni soykırımı iddiası hakkında yazılan binlerce kitap ve on binlerce makale, tam anlamıyla güvenilir bir kaynak olduğu varsayımıyla Mavi Kitap’tan alıntılar yapmış ve Türkiye’ye karşı iftira ve karalama kampanyasının sürdürülmesinde etkin olmuştur.

Bu yayınların, ASALA teröristlerinin alçakça öldürdükleri Türk vatandaşlarına karşı duydukları kin ve nefret tohumlarının filizlenip büyüdüğü zehirli tarlanın oluşmasına büyük katkıda bulunduğu kuşkusuzdur.

Bu bakımdan anılan kitap Türkiye’ye büyük zarar vermiş, ayrıca ülkemizin imajının ağır tahribata uğramasına yol açmıştır.

İlk bakışta, kişisel bir girişimin ürünü olduğu ve Amerika Birleşik Devletleri’nde büyükelçilik yapmış olan Viscount Bryce tarafından, sonradan dünya çapında üne kavuşan tarihçi Arnold Toynbee’nin yardımıyla yazıldığı izlenimi edinilen Mavi Kitap’ta “tehcirin” Osmanlı hükümeti tarafından tasarlanan bir etnik imha planı olduğu ileri sürülmekte ve bu iddiayı kanıtlamak amacıyla da Ermenilere karşı yapılan korkunç zulüm, vahşet ve katliamları anlatan görgü tanıklarının ifadelerine, gözlemlere ve raporlara yer verilmektedir.

Fakat, Mavi Kitap’ta kaynaklar açıklanmamıştı. Yani, ifadelerine başvurulan tanıklar ile bilgi veren ve raporları hazırlayan kişilerin isimlerine bu yayında yer verilmemişti. Bilgi veren kişilerden “Bay A”, “Bayan B”, “bölgedeki bir yabancı gezgin” , “çok önemli bir şahsiyet” gibi tanımlamalarla bahsediliyordu. Bu şekilde hareketin nedeni de, bu kişilere zarar verilmesini önleme gerekçesiyle izah ediliyordu.

Ancak İngiliz bürokrasisi gerçek isimlerin kayıtlarını tutmuştu ve şans eseri bu kayıtları içeren bir belge bir süre önce Amerikalı tarihçi Profesör Justin McCarthy tarafından İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde keşfedildi.

Bu belge, Mavi Kitap’ın, İngiltere İstihbarat Örgütü’nün Birinci Dünya Savaşı sırasında Wellington House’a yerleşmiş olan Savaş Propagandası Gizli Büro’su tarafından hazırlanan bir propaganda materyeli olduğunu ortaya koyuyordu.

Bu materyelin derlenmesi ve düzenlenmesinde Wellington House’da çalışan ve sonradan bir tarihçi olarak ün kazanan Arnold Toynbee önemli bir rol oynamıştı. ABD’de büyükelçilik yapmış ve Amerikan tarihi hakkında bir kitabın yazarı olan Viscount Bryce’ın, İngiliz istihbaratınca Mavi Kitap’ın yazarlarından biri olarak gösterilmesinin esas nedeninin ise, Amerika’da popüler bir şahsiyet olmasından ileri geldiği anlaşılmaktadır.

Savaş sonrasında Wellington House’daki tüm arşiv yakılmış, fakat sözkonusu belge bürokrasinin bir yanlışlığı sonucu imhadan kurtulmujştu.

Profesör McCarthy’nin keşfettiği belge, Mavi Kitapta’taki görüşlerin, Türkiye aleyhine propaganda yapan Amerikalı misyonerlere, Türkiye’nin can düşmanı Ermeni aktivistlere, Ermeni gazetelerinde çıkan haberlere, İstanbul Ermeni Patriği’ne, Rus ordularıyla birlikte Osmanlılara karşı çarpışan Ermeni İhtilalci Taşnak Partisi üyelerine ve Osmanlı Devleti topraklarında bağımsız bir Ermenistan kurmak amacını güden Ermeni Bağımsızlık Hareketi temsilcisi Boghos Nubar’a ait olduğunu ortaya koyuyordu.

Bu durum, Mavi Kitap’ın tamamen düzmece olduğunu ortaya koymaktadır. Esasında, Profesör McCarthy’nin İngiliz arşivlerinde bulduğu kayıtlar Mavi Kitap’ın yayınlandığı dönemde açıklanmış olsaydı, kitap çok beceriksizce hazırlanmış bir propaganda malzemesi olarak görülecek ve hiçbir etkisi olmayacaktı.

İngiltere’nin Mavi Kitap’ın içerdiği asılsız belgeleri hazırlatmakla güttüğü önde gelen bir amacının, Amerikan kamuoyunun Ermenilere acıma duygusunu sömürerek ABD’nin savaşa mümkün olduğu kadar erken girmesini sağlamak olduğu bilinmektedir.

İngiliz istihbaratı yine bu maksatla, Almanlar tarafından yapılan insanlık dışı eylemler hakkında da asılsız haberler içeren kitap ve broşürler yayınlamıştı. Bunlar arasında en etkili olan “vahşet hikayesi” Almanların “Kadavra Fabrikaları” kurduklarına ilişkin yayındı. Bu yayında, Almanların savaşta ölenlerin cesetlerini kaynatarak sabun yaptığı ileri sürülüyordu.

Savaş sonrasında bunun bir iftira ve yalan olduğu ortaya çıkınca, konu Avam Kamarası’nda ele alınmış ve Dışişleri Bakanı Sir Austen Chamberlain, bu iddianın hiçbir gerçek temele dayanmadığını açıklamış ve böylece bu konuya ilişkin propaganda yayını tarihin çöp sepetine atılmıştı.

Mavi Kitap’ın da düzmece olduğu ortaya çıktığına göre, İngiltere parlamentosundan bir açıklama yapmasını ve bu kitabın asılsızlığını ilan etmesini beklemek hakkımızdır.

Hemen belirtelim ki, Mavi Kitap’ın asılsızlığı İngiliz adaleti tarafından da kanıtlanmıştır. Nitekim, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’daki İngiliz işgal kuvvetleri, esas itibarıyla Ermeni katliamından sorumlu tuttukları ve aralarında, sadrazam, meclis başkanı, şeyhülislam, bakanlar, ordu komutanları ve bazı mebuslar bulunan 144 sanığı yargılanmak üzere gözaltına almıştı. Bu sanıklar aleyhlerinde hukuki kanıtların oluşturulmasına kadar Malta Adası’na sürgüne gönderildiler.

Ne var ki, yoğun sorgulamalara ve İngiliz, Osmanlı ve ABD arşivlerinde kapsamlı araştırmalar yapılmasına rağmen Malta’ya gönderilen sanıkları Ermenilere karşı toplu kıyımla suçlayacak hiçbir kanıt bulunamadı. Bunun üzerine, İngiliz Kraliyet Başsavcısı 29 Temmuz 1921 tarihli kararıyla, Malta’da sürgünde olan sanıkları Ermeni katliamıyla suçlayacak nitelikte hiçbir kanıt bulunmadığını açıklamak mecburiyetinde kaldı. Böylece Malta sürgünleri temize çıktı ve serbest bırakıldı. Bu şekilde soykırımı iddialarının da mesnetsizliği ortaya çıkmış oldu.

Burada tabiatıyla şu soru hatıra geliyor: “Malta sürgünlerini mahkum etmek için neden 1916’da yayımlanan Mavi Kitap kullanılmadı?”

Bu sorunun yanıtı çok kısa ve açık. Mavi Kitap kullanılmadı çünkü, içerdiği iddia ve belgeler bir İngiliz mahkemesinde kabul edilemeyecek derecede asılsız, mesnetsiz ve gerçek dışıydı…

Görüleceği üzere, Mavi Kitap, İngiltere’nin savaş sırasındaki bir propaganda faaliyeti olup sahtedir. İçerdiği belgeler asılsızdır, gerçek dışıdır. Ancak, Mavi Kitap’ın tahripkar ve habis etkileri bugün hala devam etmekte ve Ermeni aktivistler tarafından uluslararası medyanın ve bilim adamlarının aldatılarak Türkiye’ye ve Türklere karşı kin ve nefret duygularının yayılmasında etken olmaktadır.

İşte, önümüzdeki günlerde, TBMM’deki iktidar ve muhalefet milletvekillerinin imzasıyla İngiliz Parlamentosuna bir mektup göndermeyi ve Mavi Kitap’ın asılsız olduğunu açıklamalarını talep etmeyi planlıyoruz.

Bu mektupta, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki İngiliz propaganda faaliyetleri hakkında değerli bir kitap yazan Arthur Possonby’nin şu sözlerine de İngiliz parlamenterlerin dikkatinizi çekeceğiz:

“Yalan ve asılsız sözlerle insanların zihnine kin ve nefret şırınga edilmesi, savaşta hayat kaybından çok daha büyük kötülüktür. İnsan ruhunun kirletilmesi, insan vücudunun tahribine nazaran daha kötü ve sakıncalıdır.”

Gerçekten de milletlerin fikirlerini zehirlemek, onları birbirlerinin can düşmanı haline getirmek ve kin, nefret ve intikam saplantısının nesilden nesile geçmesine yol açmak, bir insanlık suçudur, bir cinayettir.

Bu bakımdan, İngiliz Parlamentosunun, 1916 yılında görev yapan meslekdaşlarının onayıyla yayımlanan Mavi Kitap’ın asılsızlığını ilan etmesi, hem gerçeğin ortaya çıkmasına yarayacak, hem de İngiliz parlamentosunu, kin, nefret, dinsel bağnazlık ve ırkçılık temeline dayalı bir tezin savunuculuğunu yapar ve milletler arasına nifak tohumları eker bir konumdan kurtaracaktır.

Hemen belirteyim ki, Mavi Kitap’ın asılsızlığının ilanı Ermeni iddialarına çok ağır bir darbe vuracaktır.

Çünkü tarihi ve bilimsel kaynaklardan yoksun olan Ermenilerin soykırım iddiaları, hatırat türü kitaplara ve öznel değerlendirmelere dayanmaktadır.

Bunlar da üçlü bir sacayağı gibiydi. Birinci ayak olan Andon Andonyan’ın “Talat Paşa’nın Telgrafları” adlı kitabın içeriğinin tamamen sahte olduğu kanıtlandıktan sonra, ikinci ayağı oluşturan ABD Büyükelçisi Henry Morgentau’nun hatıratının da tarihçi Heath Lowry tarafından yazılan bir kitapla düzmece olduğu açık seçik ortaya konmuştu.

Şimdi üçüncü ayak olan Mavi Kitap’ın asılsızlığı da resmen açıklanırsa, Ermeni tezleri tamamen havada kalacaktır.

Diğer taraftan, Mavi Kitabın düzmece olduğunun kabulü hususunda İngiliz parlamentosu nezdinde yapılacak girişim de, olumlu sonuç alınabildiği takdirde, hem soykırımı efsanesinin temellerini çürütecek, hem de İngiliz parlamentosunu, kin, nefret, dinsel bağnazlık ve ırkçılık temeline dayalı bir tezin savunuculuğunu yapar ve milletler arasına nifak tohumları eker bir konumdan kurtaracaktır.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: