Irak halkına yöneltilen şiddet ve Türkiye’nin Irak politikası konularında bir genel görüşme açılması

25 05 2004

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Irak halkına yöneltilen şiddet ve Türkiye’nin Irak politikası konularında bir genel görüşme açılmasına ilişkin olarak Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına sunulan önerge hakkında konuşmak amacıyla söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlarım, hemen belirteyim ki, CHP’yi takiben İktidar Partisinin de aynı konuda bir genel görüşme açılması hususunda önerge vermiş olması, memnuniyet vericidir; çünkü, komşumuz Irak’ta devam eden ve hukuka aykırılığı ve insanlıkdışı uygulamaları nedeniyle tüm uygar dünyanın tepkisine yol açan bu çirkin savaş, bütün Ortadoğu bölgesinde ve çevresinde şiddetin tırmanmasına ve istikrarsızlığın artmasına meydan verdiği gibi, Türkiye’nin güvenliği açısından da yeni tehdit unsurlarının doğmasına zemin hazırlamaktadır.

Değerli arkadaşım Onur Öymen, yaptığı konuşmada, Grubumuz adına sunulmuş olan önergenin, Irak halkına yöneltilen şiddet ve Irak’ta insan hakları ihlallerine ilişkin yönlerini tam bir vukufla ele aldı. Bu nedenle ben, konuşmamda, daha ziyade, Irak’ta savaşın nasıl bir seyir izleyebileceği ve Ortadoğu bölgesi ile ülkemiz üzerindeki etkilerinin neler olabileceği ve gelişmeler karşısında Türkiye’nin politikasının nasıl şekillenmesi gerektiği üzerinde duracağım.

Değerli arkadaşlarım, Irak’taki duruma ilişkin olarak, Türkiye açısından belirtilmesi gereken öncelikli husus şudur: Türkiye, ulusal çıkarları nedeniyle, komşusu Irak’ın, insanların barış ve huzur içinde yaşadığı, istikrarlı ve olabildiğince demokratik bir ülke olmasını, Amerika kadar, hatta ondan fazla istemektedir; çünkü, Irak’ta halen tanık olduğumuz çatışmalar bu tırmanma temposuyla devam ettiği ve yaygınlaştığı takdirde, bu ülkedeki durumun ölümcül bir Vietnam-Filistin karışımına dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. Böyle bir gelişme halinde, Irak, uluslararası fanatik dinci terörün merkezi haline gelecek ve tüm Körfez bölgesi ile Ortadoğu’yu istikrarsızlığa sürükleyecektir. Böyle bir gelişmenin, Türkiye üzerinde de son derece olumsuz etkileri olması beklenmelidir.

Tabiatıyle, bu durumda, Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması mümkün olmayacak ve ülke dağılacaktır. Bu tür bir gelişmenin, Türkiye’nin güvenlik ve istikrarı açısından yeni tehditlerin oluşmasına yol açması kaçınılmaz olacaktır. Bu bakımdan, biz, her ne kadar, Amerika’nın Irak’a saldırıp işgal etmesini son derece yanlış ve hatalı buluyorsak da, bugünkü ortamda, Türkiye’nin çıkarlarının, Amerika’nın Irak’ta istikrarın sağlanması ve halka dayalı bir yönetimin kurulması hedefiyle tamamen bağdaştığı görüşündeyiz. Bu hedefin sağlanmaması halinde, Türkiye çıkarlarının zarar göreceği hususunda derin endişeler beslemekteyiz.

Bu bakımdan, değerli arkadaşlarım, şimdi yapacağım analizin, belirtmiş olduğum bu hususlar ışığında değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Bugün, Irak’taki duruma objektif bir görüşle baktığımız takdirde, şu iki gerçeği artık net olarak görüyoruz: Bunlardan birincisi, Amerika’nın, Irak’da, tüm otoriter Ortadoğu devletlerine model olacak, Irak halkını temsil eden ve kendi ayakları üzerinde duran, olabildiğince demokratik bir rejim kurmayı öngören hedefinin gerçekleşmesinin, artık, uzak bir ihtimal olduğu, maalesef, belli olmuştur. Bu ifademle, böyle bir amacın bizatihi Irak için bir hayal olduğunu söylemek istemiyorum. Vurgulamak istediğim, Amerika için böyle bir hedefi gerçekleştirmenin, artık, son derece zor hale geldiğidir.

İkincisi de, Irak’ta istikrarın kuvvet kullanımıyla sağlanamayacağının ortaya çıkmasıdır. Tabiatıyla, Amerika’nın muazzam bir silah arsenali vardır ve bununla, isterse, sadece Falluja değil, tüm Irak kentlerini dümdüz edebilir; ancak, böyle bir hareket hattının da, ülkenin harabeye dönüşmesine yol açmasının yanında, Amerika’nın temel amaçlarına ve bu bağlamda terörü bastırma hedefine ters düşeceği açıktır.

Bu konuda, Anthony Cordesman “Irak Savaşı, Strateji, Taktikler ve Askerî Dersler” adlı kitabında, yeni kitabında, şunları söylüyor: “Tabiî ki Amerika Irak’ı yenilgiye uğratır; ancak, askerî bir çözümün, aşırı kuvvet kullanımına ve büyük sivil zayiata yol açacağı, bu durumun da tüm dünyanın ayağa kalkmasına meydan vereceği bilinmelidir. Ayrıca, Amerika’nın tüm isyan eden Sünnîler ve Şiîler ile yabancı mücahitleri öldürmesi veya hapsetmesi mümkün değildir. Bunları öldürse bile, karşısında, imha ettiklerinden daha fazlasını bulacağı kuşkusuzdur.” Bence, tanınmış bir stratejist olan Cordesman’ın görüşlerine değer vermekte yarar var.

Her halükârda, değerli arkadaşlarım, olayların ulaştığı bu aşamada, Irak’ta barışın ve dönüşümün sağlanmasında askerî kuvvetten medet ummak isabetli bir yaklaşım değil; yani, Irak’ta çözüm, halkı kazanmayı, siyasî bir yaklaşımı ve uzlaşmayı gerektiriyor. Bu yaklaşımın ne olduğunu belirtmeden önce, ahlakî faktörün de siyasî çözümü zorunlu kıldığını söylemeliyim.

Amerikan yönetiminin, Irak’ı işgal için ileri sürdüğü gerekçelerin hiçbirinin gerçek bir yönü olmadığı, artık belli olmuştur.

Irak’la 11 Eylül saldırısı ve Bin Ladin arasında hiçbir ilişki olmadığı kesindir. Ayrıca, Irak’ın kitle imha silahları imal etme kapasitesine sahip olmadığı da saptanmıştır. Bunlara ilaveten, eski Savunma Bakanı William Cohen’in de belirtmiş olduğu üzere, 2000’li yıllarda Irak’ın komşuları için bir tehdit oluşturmadığı da bilinmektedir.

Bu gerçekler, Amerika’da eski yönetim mensupları tarafından son zamanlarda yazılan bazı kitapların yayımlanmasından sonra tam bir netlikle ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, hem Clinton hem de Bush yönetiminde terörle mücadelenin eşgüdümünden sorumlu olan Richard Clarke’ın yazmış olduğu “Bütün Düşmanlara Karşı” adlı kitap, Amerikan medyası tarafından Bush yönetiminin iflas belgesi olarak nitelenmektedir. Richard Clarke kitabında, Bush yönetiminin El Kaide’yi hiç ciddiye almadığını, iktidara geldikleri andan itibaren hep Irak’la uğraştıklarını ileri sürüyor.  Clarke, 11 Eylül saldırısının ertesi günü sabahı harekât merkezine gitmiş; orada, Savunma Bakanı Rumsfeld ile Savunma Bakan Vekili Wolfolwitz’in görüştüklerini görmüş ve tahmin etmiş ki, bunlar, El Kaide ve Afganistan’a karşı nasıl bir harekât planlanacak, onu konuşuyorlar; fakat, yanlarına vardıkları zaman, Savunma Bakanı ile Savunma Bakan Vekilinin Irak’ı nasıl vuracaklarını konuştuklarını görünce dehşete düşmüş. O toplantıda Rumsfeld “Afganistan’da vurmak için iyi hedefler yok; halbuki, Irak’ta bol bol var. Bu bakımdan, Irak’ı bombalayalım” diyormuş.

Richard Clarke, Bush yönetiminin kendisini devredışı bırakmasını şöyle izah ediyor: “11 Eylülden sonra Irak’ı işgal etmek ve saldırmak Pearl Harbour baskını üzerine Amerika’nın Meksika’yı işgal etmesine benzer dedim. Bu benzetme işime son verilmesine yol açtı.”

Clarke kitabında, Bush yönetimini, gereksiz, çok masraflı bir savaşa kalkışarak dünyanın her yerinde köktendinciliği, radikal İslamcı terörü güçlendirmekle suçluyor.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunlar, bu savaşın ne kadar yanlış, hakkaniyetten, meşruiyetten yoksun temeller üzerine bina edildiğini ortaya koymaktadır. Bu durum da, Irak’ta askerî yöntemlere dayanmayan siyasî bir çözümü zorunlu kılmaktadır. Esasında, Amerikan yönetiminin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Özel Temsilcisi Lakdar Brahimi’nin planının kabul ederek siyasetini bu yöne doğru kaydırdığını görüyoruz; ancak, Avrupa medyası, Washington’un tutumunu samimî bulmuyor. Amerika’nın yeni açılımını, Başkanlık seçimine kadar durumu idare edecek bir manevra olarak görüyor. Esasında, gerçek durum da bu merkezde. Washington, Birleşmiş Milletler temsilcisine seçtireceği ve yumuşak başlı kişilerden oluşacak bir hükümet yetki transfer etmiş gibi görünerek, Başkanlık seçiminin yapılacağı zamana kadar durumu idare etmek peşinde; yani, sizin anlayacağınız, 30 Haziranda yapılacak yetki devri gösterişten ibaret…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Elekdağ, mikrofonu açıyorum.

Buyurun lütfen.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, Irak’ta istikrarın sağlanması için yeni bir siyasal meşruiyetin oluşturulması gerekiyor. Brahimi’nin planının ise, bunu sağlamak için yeterli olmayacağı apaçık belli. Zira, siyasal meşruiyetin oluşması için, Irak’ın yeni bir anayasaya kavuşturulmasında, seçimlerin yapılmasında ve hükümetin kurulmasında söz sahibi otoritenin, yani önde gelen sorumlunun Amerika değil, Birleşmiş Milletler olması icap ederdi.

Yeni siyasal meşruiyetin oluşması için, Birleşmiş Milletlerin, tam yetkiyle mücehhez olarak, Iraklı liderlerle, seçimleri, etnik ve mezhep grupları arasındaki dengenin nasıl tesis edileceğini ve devlet hizmetlerine etkinliğin nasıl kazandırılacağını tartışması ve otoritesini belli etmesi icap ederdi.

Bugünün ortamında, Irak’ta sorunun esas kaynağı olan Amerika, çözümün bir parçası olabilir mi? Her şeye rağmen olması lazım değerli arkadaşlarım. Çünkü, Amerika’nın çıkarları da bunu gerektiriyor. Amerika’nın Irak’tan çıkarken arkasında sadece enkaz ve kaos bırakması, hem kendi hem de bölgedeki müttefiklerinin ulusal çıkarları açısından büyük ve uzun vadeli sakıncalar doğurur.

Bu bakımdan, Amerika’nın, sözünü ettiğimiz yeni siyasal meşruiyetin oluşmasına yardımcı olması gerekir. Bu yeni siyasal meşruiyetin kalıcı ve etkili olması için, uluslararası, bölgesel ve yerel konsensüsler üzerine bina edilmesi gerekir. Evet, bu siyasal meşruiyetin kalıcı ve etkili olması için, uluslararası, bölgesel ve yerel konsensüsler üzerine bina edilmesi gerekir.

Bu konsensüsler nasıl oluşturulacaktır; bunun yolu, Irak’ta istikrar koşullarının, siyasî açıdan tam yetkili bir Birleşmiş Milletlerin, Iraklıların, Avrupa Birliğinin, Arap dünyası temsilcilerinin, Amerika’nın ve soruna katkıda bulunabilecek bölge ülkelerinin işbirliğini sağlamaktan geçer; ancak, değerli arkadaşlarım, bu doğrultuda atılacak adımların başarılı olması için, bir gerçeğin çok iyi anlaşılması lazımdır. Bu da, Irak’ta çözüm artık nasıl Ortadoğu ortamından soyutlanamıyorsa, Ortadoğu’da da hiçbir şey Filistin sorunundan soyutlanamaz.

Durumu bu hale getiren, Amerika’nın Irak’a askerî müdahalesi olmuştur. Nasıl ki, Irak’taki savaş, İslam dünyasındaki Amerikan aleyhtarlığını eylemci bir cepheye dönüştürüyor ve gençleri teröre itiyor, aynı şekilde, Filistin sorununda da Amerika’nın İsrail yanlısı tutumu, terörü besliyor, çemberini genişletiyor ve Arap-İslam âlemindeki gençlere yeni terör ufukları açıyor.

Arap halkları, kendi rejimlerini ve liderlerini, Batı’nın ve Amerika’nın işbirlikçileri, uşakları olarak görüyor. Filistin’de dökülen kana duyarsız ve çaresiz durumdaki liderlerini kınıyor ve onlardan nefret ediyor; ancak, bu nefret, Arap liderlerin hamisi konumundaki Amerika’ya katlanarak yönleniyor.

Arap halkı, Amerika’nın İsrail’i kayırarak Filistin sorununun adil bir çözüme kavuşmasını engellemesini, tüm Araplara karşı bir saldırı olarak algılıyor ve Amerika’yı Şaron’un suç ortağı olarak görüyor. Bu duygular,

Arap kitlelerini, kendi liderlerine olduğu kadar Amerika’ya karşı da düşmanlığa ve isyana sevk ediyor. İşte ikiz kuleleri ve Pentagonu vuran terör böyle besleniyor. Bu bakımdan, Amerikan yönetiminin Filistin sorununun çözümünü, Sabra ve Şatila katliamlarının sorumlusu Şaron’un silahlarına emanet etmesi, Ortadoğu’yu çok mümbit bir terörist tarlası haline getiriyor; Arap sokaklarına, Amerika’ya nefretin tohumlarını ekiyor; İslam âlemini Bin Ladin’in etkisi altına itiyor. Evet, Amerika, maalesef, izlediği politikayla, farkında olmadan, Bin Ladin’in din savaşı yaratma çabalarına hizmet ediyor.

Değerli arkadaşlarım, bu gerçeklere gözlerini kapayan bir Amerika’nın global terörle mücadelede başarılı olması mümkün mü?!

Bu bakımdan, biz, Amerika’nın, hem kendi çıkarları açısından hem de dünya barış ve istikrarına karşı sorumluluğunu dikkate alarak, Filistin’de akan kanı durdurmasını ve soruna adil ve kalıcı çözüm getirmek amacıyla gerekli adımları atmasını bekliyoruz.

Sözlerime son verirken bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, bugün Irak’taki tabloya baktığımız zaman hepimizin bir şeye şükretmesi lazım; bu da, Türkiye’nin bu hukukî, siyasî ve ahlakî meşruiyeti olmayan kirli ve çirkin savaşa katılmayı reddetmesi ve topraklarını böyle bir savaş için bir üs haline dönüştürmemiş olmasıdır. Meclisimiz, 1 Martta ortak sağduyusunu ortaya koymuş ve bu muhteşem kararı almıştır; fakat, bu kararın alınmasında tek fire vermeyen CHP’nin oylarının hakkını da teslim etmek gerektir.

Irak Halkına yöneltilen şiddet ve Türkiye’nin Irak politikası hakkında genel görüşme açılması hususundaki önerimizi tekrarlayarak sözlerime son veriyor; hepinize saygılarımı sunuyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: