Ermeni Devletinin ve Ermeni diasporasının iddiaları

22 04 2004

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin, dünyaya, Ermenilere soykırımı uygulamış bir Müslüman ülke olarak tanıtılması amacını güden bir kampanyayla karşı karşıyayız. Giderek güçlenen bu kampanyanın kazanmış olduğu uluslararası boyutun ülkemizin çıkarlarını tehdit eden bir nitelik kazandığı hiçbir kuşkuya mahal bırakmıyor.

Nitekim, son yıllarda, Rusya’da Dumadan sonra, Kanada ve Yunanistan parlamentoları, Belçika senatosu, İtalya parlamentosu, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve Avrupa Birliği Parlamentosu, peş peşe, Ermeni soykırımını tanıdıkları yolunda kararlar aldılar. Arjantin ve Lübnan yasama organlarının da bu nitelikte kararları mevcut değerli arkadaşlarım. Dün de, Kanada Parlamentosunun Avam Kamarası kanadı, 1915 Ermeni soykırımını tanıdığını ve bu hareketi insanlığa karşı bir suç olarak kınadığı yolunda bir karar aldı. Bu kararıyla Kanada Parlamentosu, Ermeni aktivistlerin yalan ve iftiralarına kanarak ve onların karanlık niyetlerine alet olarak tarihe ve Türklere karşı çok büyük bir haksızlık yaptı.

Değerli arkadaşlarım, Kanata Parlamentosu bu tutumuyla aynı zamanda barışa ve insanlığa da büyük kötülük etmiştir; çünkü, insanların beynine yalanlarla kin ve nefret zehri şırıngalayarak onları birbirlerinin can düşmanı haline getirmek, toplumların ruhunu nesilden nesile geçecek ve iflah olmaz şekilde kirletmek, terörizmin en adi ve en aşağılanacak türüdür. Bu nedenle bu kürsüden, Kanada Parlamentosunu kınıyorum. Kanadalılar, yasama organlarının bu kararı nedeniyle utanç duymalılar.

Değerli arkadaşlarım, tarihsel perspektiften değerlendirildiği takdirde, Türkiye’ye karşı girişilen bu geniş çaplı psikopolitik kuşatma harekâtı kaygı verici çağrışımlara yol açıyor; çünkü, Ermeni sorununun çıkış sebepleri incelenirse, bu sorunun, yapay olarak Çarlık Rusyası, İngiltere ve Fransa tarafından kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda yaratıldığı ve Osmanlı İmparatorluğuna müdahale için bir araç olarak kullanıldığı görülür. Günümüzde de gelişmelerin seyri, Ermeni soykırımı iddiasının bazı devletlerin ve bazı uluslararası kuruluşların, Türk dışpolitikasını yönlendirmek veya etkilemek amacıyla kullanabilecekleri bir koz niteliğini kazanmaya başladığını ortaya koyuyor. Bu hususta en ufak bir şüphesi olanlara şu sorunun yanıtını aramalarını öneririm: Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve Avrupa Birliği Avrupa Parlamentosunun, Türkiye’yi Ermeni soykırımıyla suçlayan kararlar almalarının arkasındaki siyasî odakların tutumlarını iyi niyetle bağdaştırmak veya amaçlarını tarihî gerçekleri ortaya çıkarmak olarak izah etmek kabil midir; aklı başında hiç kimse bu soruyu “evet” diye yanıtlayamaz. Bu girişimlerin arkasındaki esas amacın, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle bütünleşme sürecini engellemek ve Amerika’yla ilişkilerinin kopmasına yol açmak, yani, ülkemizi, Batı dünyasına yabancılaştırarak, izole etmek ve zayıf düşürmek olduğu açıktır.

Değerli arkadaşlarım, ben, bu sorunu Yüce Meclisin dikkatine getirmek ve sadece tarihimizi karalamayı değil, aynı zamanda, ulusal çıkarlarımızı ve toprak bütünlüğümüzü hedef alan, dünya çapındaki bu sistematik kampanyayla mücadelede yararlanabileceğimiz bazı önerilerde bulunmak için gündemdışı söz almış bulunuyorum.

Bu konuda, önemle altını çizmek istediğim bir husus var. Konuşmamda kullanacağım “Ermeni” sıfatıyla, hiçbir şekilde Cumhuriyet Türkiyesinin sadık evlatları olan Ermeni vatandaşlarımızı kastetmiyorum. Onlar, bu devlete bağlı, kaderlerini bu ülkenin geleceğiyle özdeşleştirmiş, vatanlarına karşı her türlü yükümlülüklerini yerine getiren kardeşlerimiz, çok değer verdiğimiz yurttaşlarımızdır.

Değerli arkadaşlarım, Ermenistan’da ve başta Amerika olmak üzere Ermeni diasporasının etkin bir konuma sahip olduğu ülkelerde, Ermeniler, her yıl 24 Nisan tarihinde sözde Ermeni soykırımını anarlar. Bu münasebetle, söz konusu ülkelerde, Türkiye’yi, bu insanlığa karşı ağır suçla itham eden parlamento kararları çıkarmaya çalışır, gazete makaleleri yayımlatır, soykırımı anısına abideler diktirir ve çeşitli eylemler düzenlerler.

Ermeni aktivistlerin Türkiye’ye karşı yürüttükleri düşmanca etkinliklerde Amerika’ya öncelik vermelerinin üç esas nedeni vardır:

Bunlardan birincisi, Amerika’daki propaganda kampanyasında, Ermeni diasporasının kendini diğer ülkelere nazaran daha güçlü hissetmesidir. Bu güç, Ermenilerin, Amerika’da, bu ülkenin kamuoyunu, medyasını ve siyasal sistemini yönlendirmede yararlandıkları vasıtaların -yani, lobileri ile finansal kaynaklarının- etkin ve zengin olmasından ileri geliyor.

İkinci neden, dünyanın yegâne süper gücü olan Amerika yasama organından çıkarılacak Ermeni iddialarını destekleyen bir kararın, diğer ülkelerin parlamentoları ve Birleşmiş Milletler ile diğer uluslararası örgütler bünyesindeki insan hakları kurulları için etkileyici bir örnek teşkil edeceği ve bu şekilde, hem Türkiye üzerinde soykırımının tanınması hususunda dayanılmaz bir baskı oluşturulacağı hem de Ermenilerin öngördüğü tazminat ve toprak taleplerine zemin hazırlayacağı inancından kaynaklanıyor.

Üçüncü nedeni ise, Türk dışpolitikasının önemli bir boyutunu oluşturan Türk-Amerikan ilişkilerinin kopmasına yol açarak ülkemizi zayıf düşürmektir.

Değerli arkadaşlarım, ulus olarak belleğimiz çok zayıf olduğundan, anımsatma ihtiyacını duyuyorum. ASALA terör örgütü, aralarında 5 büyükelçimiz ile 4 başkonsolosumuz ve 1 de askerî ataşemiz bulunan 36 diplomat ve dış görevlimiz ile bunların aile efradı da dahil olmak üzere 42 vatandaşımızı alçakça katlettikten sonra, 1984 yılında terör eylemlerine son verdi.

Terör eylemleri, Ermeni radikallerin üç aşamalı planlarının birinci aşamasını oluşturmaktadır. ASALA’nın terör eylemleriyle güttüğü amaç, sözde Ermeni soykırımı iddialarını dünya gündemine taşımak ve dünya kamuoyunun ve medyasının dikkatinin bu sorun üzerine odaklanmasını sağlamaktı. Ermeni katiller, planlarının ilk aşamasıyla güttükleri hedefin gerçekleştiği kanısına vardıktan sonra, terör eylemlerine son vermişlerdir.

Planın ikinci aşaması, Ermeni soykırımı iddiasının dünya ülkeleri tarafından fiilen ve hukuken bir gerçek olarak tanınmasını amaçlayan bir kamuoyu etkileme stratejisinin yürürlüğe konulmasını gerektiriyor. Halen uygulanmakta olan bu stratejinin hedefi, başta Amerikan Kongresi olmak üzere, mümkün olduğu kadar çok ülke parlamentosunun soykırımı iddiasına destek vermesini sağlamak suretiyle, Türkiye’yi baskı altında soykırımını kabul etmek zorunda bırakmaktır. Bundan sonra üçüncü aşamaya geçilecek. Ve önce Ermenilerin Türkiye’den yüklü bir tazminat talebinde bulunmaları sağlanacak, sonra da Ermenistan’ın toprak taleplerine hukukî bir zemin hazırlanmış olacaktır. Objektif bir değerlendirme yaptığımız takdirde, Ermeni örgütlerinin üç aşamalı planlarının uygulanması hususunda kayda değer bir mesafe almış oldukları görülür. Birinci aşamayı başarıyla uygulamışlardır. İkinci aşamada ise ciddî bir ilerleme kaydetmişlerdir. 1970’li yılların ortalarından itibaren yoğunlaşan Ermeni soykırımı kampanyası ve terör eylemleri karşısında Türkiye’nin aktif, etkili ve kesintisiz bir politika izlediğini söylemek mümkün değildir değerli arkadaşlarım. Soykırımı iddialarını içeren yasa tasarıları Amerikan Kongresine, Fransız Parlamentosuna veya diğer Batı devletleri yasama organlarına kabul için getirildiğinde, Türk makamları daima saman alevine benzer bir çaba içine girmişler, bazı tepkiler göstermişler, Türkiye Büyük Millet Meclisi teessüflerini bildiren bir açıklama yapmış, sonra da her şey unutuluvermiştir. Devletimizin bu sorunla mücadeleyi öngören bir stratejisi mevcut değildir.

Değerli arkadaşlarım, soykırımı iddiasına objektif bir şekilde ve belgelere dayanılarak yaklaşılırsa şu gerçekler tartışılmaz bir şekilde ortaya çıkmaktadır: Dünyaya soykırımı olarak kabul ettirilmeye çalışılan olayın bu kavramla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Zira, Osmanlı hükümetinin Ermeni Milletine karşı sistematik bir kıyım uygulamak veya Ermenileri yok etmek gibi önceden veya sonradan alınmış bir kararı, planı veya niyeti hiçbir zaman olmamıştır. Ermeni ahalinin bir bölümünün zorunlu göçe tabi tutulmasının nedeni etnik kökenleri veya dini inançları değildir. Bu kişiler, sırf, savaş sırasında Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile işbirliği yaptıkları, gönüllü birlikler oluşturarak düşmana yardım ettikleri, yer yer ayaklandıkları, Türk ve Müslüman ahalinin köylerine silahlı saldırılar düzenledikleri ve ülke savunmasını yapan cephedeki askerlerin hayatlarına kastettiklerinden dolayı yer değişimine; yani, tehcire mecbur edilmişlerdir.

Osmanlı Devletinin ölüm kalım savaşı verdiği bir dönemde, Ermenilerin, düşmanla işbirliğinde bulunarak devlete ihanet etmelerinden, devletin güvenliğini ve ülke savunmasını ciddî şekilde tehdit eden sabotaj ve silahlı eylemler yapmalarından dolayı tehcir olayı, devletin varlığını koruma hakkı çerçevesinde, meşru ve hukuken haklı bir önlemdir.

Ermenilerin Doğu Anadolu’daki çarpışmalar ve tehcir sırasında, kayıplar verdikleri doğrudur; ancak, savaşın başlamasıyla birlikte Doğu Anadolu’da ayaklanan Ermeni çetelerin, Türk ve Müslüman ahaliye karşı büyük katliamlar yaptıklarını da unutmamak lazımdır.

Bu durumda, toplumlararasında had safhaya varmış olan kin ve intikam duyguları ve savaş koşullarında hükümetin asayişi sağlamaktan aciz kalmış olması, tehcir sürecinde kafilelerin sevkiyatında ciddî düzensizliklere yol açmıştır. Bu meyanda, araç, yakıt, gıda ve ilaç yetersizliği, ağır iklim koşulları ve tifüs gibi salgın hastalıklar, Ermeniler üzerinde olduğu kadar Türkler üzerinde de ağır tahribata yol açmıştır.

Yer değiştirme sırasında bazı Ermeni kafilelerinin, farklı etnik kökenli Müslüman çapulcuların saldırısına uğradıkları doğrudur; ancak, Türk mahkemelerinin, bu tür suçluları muhakeme ettikleri ve binden fazla idam kararı verdikleri de akıldan çıkarılmamalıdır. Bu gerçekler ışığında, Ermenilerin soykırımına uğradıkları yolundaki iddiaların geçersizliği tartışılmaz bir biçimde ortaya çıkmaktadır; ancak, konuya hukukî açıdan bakıldığında bu gerçek daha berrak bir nitelik kazanıyor değerli arkadaşlarım. Nitekim, soykırımı kavramı, Birleşmiş Milletlerin bu konuda 1951’de yürürlüğe giren Soykırımı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinde şöyle tarif edilmiştir: “Soykırımı, ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun mensuplarının, yok etme niyet ve kastı ile, tamamen veya kısmen imha edilmesidir.” Oysa, buraya kadarki izahatımızdan Osmanlı hükümetinin, Ermeni milletine karşı kıyım uygulamak ve Ermenileri kısmen veya tamamen imha etmek gibi bir planının niyet ve kastının hiçbir zaman olmadığı anlaşılacaktır. Ermeniler, 89 yıldır, tüm çabalarına rağmen, böyle bir niyet ve planı ortaya koyan tek bir geçerli belgeyi dünya kamuoyuna sunamamışlardır. Nitekim, ünlü bilim adamı ve tarihçi Bernard Lewis, bu konuda, 1993’te Le Monde Gazetesinde yayımlanan makalesinde şöyle diyor du: “Osmanlı hükümetinin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur… Türklerin tehcire başvurmalarının meşru nedenleri vardır. Zira Ermeniler Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı.” Bu gerçekler, Ermenilerin soykırımına uğradıkları yolundaki iddialarını temelden çürütüyor.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, size özetleyeceğim “Malta Sürgünleri” olayı da, soykırım iddialarının ne denli düzmece ve mesnetsiz olduğu hakkında açık bir fikir verecektir.

Bu olay şöyle cereyan etmiştir: İstanbul’daki İngiliz işgal yönetimi, Sevr Anlaşmasının 230 uncu maddesi gereği olarak Ermeni olaylarını kovuşturmak amacıyla Osmanlı hükümetine mahkemeler kurdurdu. Bunların en ünlüsü Nemrut Mustafa Mahkemesiydi. Bu mahkemenin iki özelliğinden birisi, savaş sırasında iktidar olan İttihat ve Terakki Partisinin düşmanı olan Hürriyet ve İtilaf Partisi hükümeti tarafından kurulmuş olması, ikincisi de, sanıklara, kesinlikle, savunma hakkı tanımamasıydı. İngilizler, mahkemenin adil yargı yapmayacağı kanısına varınca, Ermeni patrikhanesinin raporlarına dayanarak tutuklamış oldukları ve esas itibariyle, Ermeni katliamından sorumlu tuttukları 144 Türk  sanığı İngiliz mahkemesinde yargılama kararını aldılar. Sonra da, aralarında sadrazam, meclis başkanı, genelkurmay başkanı, şeyhülislam, bakanlar, bazı mebuslar, valiler ve ordu komutanları bulunan bu 144 sanığı, aleyhlerinde hukuksal kanıtların oluşturulmasına kadar, İngiliz kolonisi olan Malta Adasına sürdüler; ancak, bilahara, patrikhane raporlarının propaganda niteliğinde olduğu ve mahkemede kanıt olarak kullanılamayacağı anlaşılınca telaşa düşen İngilizler, İstanbul’da mutlak otorite konumunda olan İngiliz işgal yönetimi vasıtasıyla, Osmanlı Devletinin tüm devlet arşivlerini bir uzmanlar kuruluna taratıp incelettiler ve yoğun sorgulamalarda bulundular. Buna rağmen, katliam iddiasını doğrulayacak hiçbir kanıt, hiçbir belge, hiçbir emirname bulamadılar. Alınan bu sonuç nedeniyle etekleri tutuşan İngilizler, son çareyi Amerika’ya başvurmakta buldular ve Washington’dan Türkleri toplu kıyımla suçlayacak belgelerin kendilerine acilen gönderilmesini resmen talep ettiler.

Değerli arkadaşlarım, Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerika, Osmanlı İmparatorluğuna karşı savaşa girmemiş, bundan dolayı da ilişkiler kesilmemişti. Bu nedenle, Türkiye’de görevlerini sürdüren Amerikan diplomatik ve konsolosluk görevlileri ve misyonerleri Ermeni tehcirini tüm Anadolu’da çok özel bir dikkatle izlemişler ve tehcire uğrayan Ermenilere örgütlü bir şekilde insanî yardımda bulunmuşlardı. Bu itibarla, Ermenilere karşı planlanmış bir toplu kıyım yapıldıysa bunların kayıtlarının Amerikan arşivlerinde mutlaka bulunması gerekiyordu; ancak, İngiltere’nin Washington Büyükelçiliğinden bir uzmanın, Amerikan arşivlerinde yaptığı araştırmanın sonucu tam bir düş kırıklığı yarattı. Araştırmadan sonra, İngiliz Büyükelçiliğinden Londra’ya çekilen 13 Temmuz 1921 tarihli telgrafla, Amerika’nın elinde Malta’daki sanıkları suçlamada kanıt olarak kullanabilecek hiçbir belge olmadığı belirtildi.

Bunun üzerine, İngiliz Kraliyet Başsavcısı 29 Temmuz 1921 tarihli kararıyla, Malta’da sürgünde olan sanıkları Ermeni katliamıyla suçlayacak nitelikte bir kanıt bulunamadığını açıklamak mecburiyetinde kaldı. Böylece, Malta sürgünleri temize çıktı ve serbest bırakıldı. Bu suretle, soykırımı iddialarının mesnetsizliği de saptanmış oldu; ne var ki, bu gelişmenin Ermenilerin cesaretini kırdığı söylenemez.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, sizlere Ermeni soykırımı iftirası konusunda ilk belli başlı yayın olan ve bu iddianın altyapısını oluşturan Mavi Kitap’tan ve bununla ilgili müthiş bir sahtekârlıktan söz edeceğim.

Değerli arkadaşlarım, hemen belirteyim ki, Türkiye’nin tarihinde hiçbir yayın ülkemize bu kitap kadar muazzam bir zarar vermemiş, ülkemizin imajını bu denli tahribata uğratmamıştır. 1916’dan bugüne kadar Ermeni soykırımı hakkında yazılan onbinlerce kitap, onbinlerce makale Mavi Kitap’tan alıntılar yapmış, bu kitabın gerçekleri yansıttığı varsayımıyla, Türkiye’ye karşı iftira ve karalama kampanyasının sürdürülmesinde etkin olmuştur.

Hiç kuşkunuz olmasın, Ermeni lobiciler, Kanadalı parlamento üyelerini sözde soykırımı kararını almaya ikna etmek için, yine bu kitaptan yararlanmışlardır.

Esas ismi “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yapılan Muamele, 1915-1916” olan bu gayet hacimli kitabın, ilk bakışta, kişisel bir girişimin ürünü olduğu ve Amerika’da büyükelçilik yapmış olan Viscount Bryce tarafından, sonradan dünya çapında üne kavuşan tarihçi Arnold Toynbee’nin yardımıyla yazıldığı izlenimi edinilmektedir.

Kitap, İngiliz Dışişlerinin olumlu görüşü ve İngiliz Parlamentosunun onayıyla, Parlamento Mavi Kitaplar Serisi bağlamında basılmıştır. Bu nedenle, aynı zamanda “Mavi Kitap” olarak da tanımlanmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, Mavi Kitap, tehcirin Osmanlı hükümeti tarafından tasarlanan bir etnik imha planı olduğunu ileri sürmekte ve bu iddiayı kanıtlamak amacıyla da, Ermenilere karşı yapılan korkunç zulüm, vahşet ve katliamları anlatan görgü tanıklarının ifadelerine, gözlemlere ve raporlara yer vermektedir; fakat, orijinal kitapta kaynaklar açıklanmamıştır. Yani, ifadelerine başvurulan tanıklar, bilgi veren ve raporları hazırlayan kişilerin isimleri kitapta yer almıyordu. Bilgi veren kişilerden, bay A, bayan B, bölgedeki bir yabancı gezgin, çok önemli bir şahsiyet gibi tanımlamalarla bahsediliyordu. Bu şekilde hareketin nedeni de, bu kişilere güya zarar verilmesini önleme gerekçesiyle izah ediliyordu; ancak, değerli arkadaşlarım, İngilizler gerçek isimlerin kayıtlarını tutmuşlardı ve şans eseri bu kayıtları içeren belge İngiliz Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde bir süre önce Amerikalı Türk dostu tarihçi Prof. Justin McCarthy tarafından keşfedildi ve böylece, Türkleri, dünyaya, insanlıktan nasibini almamış, kana susamış, onur, vicdan ve merhamet duyguları tamamen körlenmiş yaratıklar olarak tanıtan Mavi Kitabın sırrı çözüldü. Bu müthiş belge, Mavi Kitaptaki Ermeni soykırımı iddiasının, İngiltere istihbarat örgütünün savaş propagandası gizli bürosu tarafından Birinci Dünya Savaşı sırasında hazırlatılan asılsız belgelere dayanılarak uydurulan büyük bir yalan olduğunu ortaya koyuyordu. Bu propaganda bürosu savaş sonuna kadar Londra’da Wellington House denilen binada çalışmıştı, savaş bitince İngiltere hükümeti tüm belgeleri yaktırarak imha ettirmişti; ama, nasılsa, Prof. Justin McCarthy’nin bulduğu bu belge imhadan kurtulmuş ve bugüne kadar kimsenin el atmadığı bir arşiv kutusunda kalmıştı.

Keşfedilen belge, Mavi Kitaptaki görüşlerin, Türkiye aleyhine propaganda yapan Amerikalı misyonerlere, Türkiye’nin can düşmanı Ermeni aktivistlere, Ermeni gazetelerinde çıkan haberlere, İstanbul Ermeni Patriğine, Rus ordularıyla birlikte Osmanlılara karşı çarpışan Ermeni ihtilalci Taşnak Partisi üyelerine ve Ermeni bağımsızlık hareketi temsilcisi Boghos Nubar Paşaya ait olduğunu ortaya koyuyordu. Yani, sizin anlayacağınız Mavi Kitabın gerçekle hiçbir alakası yoktu. Eğer, Profesör Justin Mc Carthy’nin İngiliz arşivlerinde bulduğu kayıtlar Mavi Kitabın yayınlandığı dönemde açıklanmış olsaydı, kitap, çok beceriksizce hazırlanmış bir propaganda malzemesi olarak görülecek ve hiçbir etkisi de olmayacaktı.

İngiltere’nin bu yalan belgeleri hazırlatmaktan amacı, Amerikan kamuoyunun Ermenilere acıma duygusunu sömürerek, Amerika’nın savaşa mümkün olduğu kadar erken girmesini sağlamaktı. Diğer bir amaç da, Osmanlı İmparatorluğunun beklenen çöküşünden sonra, Doğu Anadolu’da, İngiltere ve Fransa’nın himayesinde bir Ermeni Devleti kurdurmak için zemin hazırlamaktı. İngiltere ve Fransa, Ermenileri kendi tarafına çekerek, Rusya’nın işgal etmeyi öngördüğü Osmanlı toprakları yoluyla Akdeniz’e çıkma stratejisinin önünü kesmeyi planlamışlardı.

Mavi Kitabın, savaşın gidişatı üzerinde son derece etkili olduğu kesin. Nitekim, bu kitabın, Başkan Wilson’un Amerika’nın savaşa katılması hususundaki kararını almasında başta gelen bir etken olduğu, o dönemde İngiliz hükümetinde görev yapan bakanların ifadelerine atfen saptanmış olduğu bir gerçek.

Değerli arkadaşlarım, düzmece olduğunun ortaya çıkmasına rağmen, 2000 yılı sonunda Ermeni propaganda kuruluşları İngiltere’de Mavi Kitabı yeniden bastırdılar ve Lortlar Kamarası üyelerinin de katıldığı bir toplantıda medyaya tanıttılar. Bu durumdan rahatsız olan hayırsever ve milliyetçi bir işadamı olan Remzi Gür, Londra Büyükelçiliğimizin de onayıyla 2001 yılı şubat ayında İngiliz Lortlar Kamarası binasındaki bir lokalde Lort Ahmed’in evsahipliği yaptığı 250 kişilik yemekli bir konferans düzenledi. Birçok Lortlar Kamarası üyesi ile Avam Kamarası üyesinin ve medya temsilcilerinin katıldığı bu toplantıya ben ve değerli arkadaşım Profesör Nevzat Yalçıntaş beraberce katıldık ve davetlilere hitap ettik.

Sayın Yalçıntaş, tarihsel belge ve argümanlara dayanarak, Ermeni iddialarının tutarsızlığını ortaya koyan açıklamalarda bulundu.

Değerli arkadaşlarım, ben, konuşmamda, Mavi Kitabın tamamen sahte ve uydurma belgelerden oluştuğunun artık açık seçik ortaya çıkmış olduğunu, buna rağmen, bugün, hâlâ, İngiliz medyasının Türkiye’yi soykırımla suçlamak için sürekli olarak bu kitaba atıfta bulunduğunu belirttikten sonra, dinleyicilere, İngiltere’nin 1920’de İstanbul’u işgali sırasında Ermeni katliamıyla suçladığı Türkleri Malta’ya sürdüğünü, ancak, sanıkların aleyhlerinde hiçbir kanıt bulunmaması nedeniyle serbest bırakıldıklarını anımsattım ve şu soruyu sordum: Malta sürgünlerini mahkûm etmek için neden 1916’da yayımlanan Mavi Kitabı kullanmadınız? Bundan sonra, konuşmama şöyle devam ettim: Mavi Kitap kullanılamazdı; çünkü, tamamen sahte ve uydurma belgelerden oluşuyordu.

BAŞKAN – Sayın Elekdağ, konuşmanızı toparlayabilir misiniz.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Sayın Başkan, birkaç dakika daha müsamahanızı rica edeceğim.

Çünkü, İngiltere Kraliyet Savcısı, Mavi Kitaptaki iddia ve belgelerin bir İngiliz mahkemesinde kanıt olarak kabul edilemeyecek derece mesnetsiz ve gerçek dışı olduğu kanısına varmıştı. İngiltere’nin, parlamentosunun onayıyla, seksenbeş yıl önce, savaş sırasında Türklere karşı bir iftira ve aşağılama kampanyası yürüttüğü ve bu amaçla, asılsız ve düzmece belgelerle dolu Mavi Kitabı yayımlattığı artık tartışmasız bir şekilde kanıtlanmıştır. Buna rağmen, bugün, hâlâ, İngiliz medyası, Türkiye’yi soykırımla suçlamak için bu kitaba atıfta bulunuyor. O dönemin tarihi hakkında yazılan tezler, araştırmalar ve kitaplar, Mavi Kitaptan alıntılar yapıyor. Türkiye’yi soykırımla suçlayan bu kitap, bir ara, terörü teşvik etti ve çok sayıda masum insanın ölümüne yol açtı; halen de, halkları birbirlerine düşman ediyor, barış ve güveni dinamitliyor.

Bu saptamalardan sonra, dinleyicilere şu öneride bulundum: Milletlerin fikirlerini zehirlemek, onları birbirlerinin can düşmanı haline getirmek ve kin, nefret ve intikam saplantısının nesilden nesile geçmesine yol açmak bir insanlık suçudur, bir cinayettir. Bu bakımdan, İngiliz Parlamentosundan ve İngiliz hükümetinden, Mavi Kitabın asılsızlığını ilan etmelerini ve Türkiye’den özür dilemelerini bekliyoruz.

Değerli arkadaşlarım, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz istihbaratı, yine Viscount Bryce’ı paravan olarak kullanarak, Almanların savaş esirlerini kaynatıp, onlardan sabun yaptığı hakkında bir kitap yayımlamış ve dünyayı bunun gerçek olduğuna inandırmıştı. Savaş sonrasında bunun bir iftira ve yalan olduğu ortaya çıkınca, İngiliz parlamentosu 1925 yılında yaptığı bir açıklamayla gerçeği kabul etti ve bu iddia tarihin çöp sepetine atıldı. Değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisi de bizim davamıza sahip çıkmalı. İngiliz parlamentosunun onayıyla yayımlanan Mavi Kitabın asılsızlığının tanınması ve açıklanması konusunun takipçisi olmalıdır. İngiliz parlamentosunun veya hükümetinin bu yolda bir açıklama yapmasının Ermeni soykırımı iddiasını temelden çürütecek bir gelişme oluşturacağı bilinmelidir. Partilerüstü bir yaklaşımla bu konuda İngiliz parlamentosuna yazılacak bir mektubu onayınıza sunacağız.

Değerli arkadaşlarım, Amerika’da yaşayan Ermeniler Türkiye aleyhindeki propagandalarını güçlendirmek amacıyla 2000 yılında bir Ermeni soykırım müzesi kurmaya karar verdiler. Bu maksatla, Amerika Ermeni Asamblesi Beyaz Saraya iki blok mesafede, yani, 200 metre mesafede görkemli bir bina satın alarak restorasyon inşaatına başladı. Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan ile Ermeni Apostolik Kilisesinin Başpiskoposu II. Karekin inşaatı ziyaret ederek müzeyi kutsadılar. Müzeyi tasarlayanlar, her yıl 250 000 kişinin ziyaretini beklemektedirler. Bu açıdan, müze, Amerika’daki hasım lobilerin Türkiye’nin imajını karartma kampanyasında son derece önemli bir rol oynayacak, Amerikan kamuoyunu ülkemiz aleyhine sürekli olarak zehirleyecek bir faktör oluşturacaktır.

Amerika’da yapılmış olan bilimsel anketler, Türkiye ile Amerika arasında yarım asırlık ittifak ilişkisini hemen Amerikan kamuoyunun ülkemiz aleyhinde derin önyargılara sahip olduğunu ve bunun nedeninin çok büyük ölçüde, Yunanlı, Rum ve Ermenilerin 20 nci asrın başından itibaren Türkiye aleyhinde yürüttükleri yoğun ve sistematik aşağılama ve iftira kampanyasından kaynaklandığını ortaya koymuştur.  :

Bu durum, Türk-Amerikan ilişkilerinin istikrarlı bir yörüngeye.. yerleşmesini engelleyen temel faktördür değerli arkadaşlarım. Soykırım müzesinin kurulmasının, Türkiye’nin Amerika’daki imajının daha da bulunmasına yol açacağı ve dolayıyla, ikili ilişkiler üzerinde olumsuz baskılar oluşturacağı muhakkaktır.

Yapılan hukukî araştırmalardan, Türkiye’nin, müzenin açılmasını engelleyecek hiçbir imkâna sahip olmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda, Ermeni soykırım müzesinin zararlı etkilerini bertaraf etmek ve ülkemizin kültür, tarih ve uygarlığını tanıtmak amacıyla Washington’un mutena bir yerinde bir Anadolu Kültür ve Medeniyetleri Müzesi kurmanın en isabetli bir yol olacağı düşünülmektedir.

Anadolu Kültür ve Medeniyetleri Müzesinin önde gelen bir amacı Türkiye’nin tanıtımı olduğu kadar, Ermeni iddialarını da dolaylı bir şekilde çürütmek olacaktır. Ancak, bir yanlış anlayışı önlemek amacıyla müzenin esas temasının, tarih boyunca Anadolu’daki Türk sanatının, kültürünün ve uygarlığının teşhiri olacağını vurgulamak isterim.

Bu bağlamda, müzenin, Türkün geleneksel hoşgörüsünü ortaya koymak amacıyla, Hıristiyan zulmünden ve engizisyondan kaçan Yahudilere Osmanlı’nın vatanını açmasını, Anadolu topraklarında yüzyıllar boyunca Müslümanlarla Hıristiyanların ve Yahudilerin kendi kültürel, meslekî, dinsel ve adalet geleneklerini sürdürmelerini ve barış içinde yaşamalarını sağlayan millet sisteminin işleyişini ve Osmanlı’nın dinî inançlara karşı toleranslı tavrını gösteren görsel bir şekilde bütün bu hususların teşhir edilmesi sağlanabilir. Keza, Anadolu kültür ve medeniyetleri müzesi “yetmişiki millete bir gözle bakan” ve onlara “ne olursan ol yine de gel” diyen Yunus Emre ve Celâleddin Rûmî’nin hümanizmasını da yansıtmalıdır.

Ermeni propagandası, Osmanlı Türklerinin, tarih boyunca, gayrimüslimlere ve Ermenilere, her zaman kötü muamele ettiğini iddia etmektedir. Bu yaklaşımla, konuyu bir Hıristiyan-Müslüman çatışması zeminine oturtarak, Hıristiyanlık dünyasının desteğini peşinen elde etmeye çalışmaktadır.

Oysa, gerçekler, Ermenilerin iddialarının tam tersi yönündedir. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra, Bizans’ın zulmünden kurtarılan Ermeniler için, tarihlerinin hiçbir döneminde yaşamadıkları bir güven, özgürlük ve refah çağı başlamıştır. Ermeniler millet adı altında örgütlenmiş, patrikleri onların ruhanî ve cismanî lideri olmuş, İstanbul, Ermeniler için bir çekim merkezi niteliğini kazanmıştır.

Osmanlı, milleti sadıka; yani, sadık millet olarak baktığı Ermenileri bütün mülkî üst görevlere getirmiş, devletin en yüksek makamlarına atamıştır.

Değerli arkadaşlarım, Osmanlı Devletinin çok güzel düzenlenmiş yıllıkları vardır, bunlara “Salnamei Devleti Âliyei Osmaniye” denilir. Bunlara baktığınız zaman, bakan, paşa, savcı, büyükelçi, vali, yargıç, müsteşar olarak yüzlerce Ermeni görevlisinin adı sıralanmıştır. Osmanlı Devletinin son döneminde, Gabriel Noradungyan Efendi Dışişleri Bakanı -düşünebiliyor musunuz, Dışişleri Bakanı- Agop Paşa da Hazine Bakanı idi.

BAŞKAN – Sayın Elekdağ, konuşma süreniz 35 dakika oldu; rica ediyorum, toparlar mısınız.

MUSTAFA ŞÜKRÜ ELEKDAĞ (Devamla) – Toparlıyorum efendim. Çok teşekkür ediyorum.

Bütün bu hususların, Osmanlının gayrimüslimlere gösterdiği hoşgörü ve eşitlik anlayışı çerçevesinde, Anadolu kültür ve medeniyetleri müzesinde görsel bir şekilde yer alması sağlanabilir.

Değerli arkadaşlarım, bağışlarla finanse edilmesi halinde müzenin kurulmasının daha kolay kurulacağı anlaşılıyor. Bu amaçla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevî desteğiyle, müze projesinin gerçekleştirilmesi için bir vakıf kurulması uygun olacaktır. Bu vakfın esas görevi, müze projesini ortaya çıkarmak, finansman imkânlarını oluşturmak, kuruluş safhasında denetimini yapmak ve kurulduktan sonra, müzenin, etkin biçimde çalışan ve kendini yenileyen bir kurum niteliğini kazanması için gerekli önlemleri almak olacaktır.

Değerli arkadaşım Sayın Egemen Bağış’la, bu projeyi, New York’taki Türk Dernekleri Yönetim Kurulu Başkanı ve üyeleriyle etraflı bir şekilde görüştük. Muhataplarımız, böyle bir girişime çok büyük bir coşkuyla destek olacaklarını ve Amerika çapında bir bağış kampanyasını başlatacaklarını söylediler, bildirdiler; ama, önce, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevî desteğiyle bir vakıf kurulması gerekli. Bunu takiben, sadece Amerika’yı değil, Türk varlığının mevcut olduğu Almanya, Hollanda, Fransa ve Avustralya gibi ülkeleri de kapsamak üzere bir bağış kampanyası başlatmak mümkün olacaktır.

Sözlerime son verirken, konuşmamın başında, Türkiye’nin, dünyaya, Ermenilere soykırımı uygulamış bir Müslüman ülke olarak tanıtılması amacını güden bir kampanyayla karşı karşıya geldiğini söylemiş ve uluslararası bir boyuta ulaşan bu kampanyanın, hayatî çıkarlarımızı etkileyebilecek bir koz niteliğini kazanmak üzere olduğuna işaret etmiştim.

Değerli arkadaşlarım, bu açıdan değerlendirildiği takdirde, yapmış olduğum önerilerin ülkemizin çıkarları açısından taşıdığı hayatî önem  anlaşılacaktır. Yüce Meclisimiz bu önerilere destek olursa, tarihin Türkiye için bir yük olmaktan ve ülkemize karşı siyasî malzeme olarak kullanılmaktan çıkarılması doğrultusunda somut adımlar atılmış olacaktır.

Türk hükümetleri, 1970’li yılların ortalarına kadar, Ermeni radikallerin Türkiye aleyhine çalışmalarına hiç ilgi göstermemiş, bilahara, aralarında büyükelçi ve başkonsoloslarımızın ve aile efratlarının da bulunduğu 42 diplomatımızı öldüren ASALA karşısında bir tavır almış; ancak, Ermeni sorunu her patlak verdiğinde, saman alevi gibi yanıp sönen, tepkisel ve duygusal tavırlarla yetinmiştir. Bu bakımdan, Anadolu kültür ve medeniyetleri müzesi projesi, bu alanda atılacak ilk ciddî kurumsal adım olacaktır.

Diğer taraftan, Mavi Kitabın düzmece olduğunun kabulü hususunda İngiliz Parlamentosu nezdinde yapılacak girişimden olumlu sonuç alınabildiği takdirde, hem soykırımı efsanesinin temellerini çürütecek hem de İngiliz Parlamentosunu, kin, nefret, dinsel bağnazlık ve ırkçılık temeline dayalı bir tezin savunuculuğunu yapar ve milletlerarasına nifak tohumları eker bir konumdan kurtaracaktır.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: