Kıbrıs konusunda genel görüşme açılmasına ilişkin önerge (8/7)

17 02 2004

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum. Değerli milletvekilleri, 1960 yılından bu yana, gelmiş geçmiş bütün Türk hükümetleri tarafından “millî dava” olarak nitelenen Kıbrıs sorununun, siyasî eşitlik bazında hakça ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasında Kuzey Kıbrıs’ın olduğu kadar Türkiye’nin de büyük yarar ve çıkarı vardır. Bu bakımdan, New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın Başkanlığında yapılan görüşmeler sonucunda Kıbrıs’ta müzakere yolunun açılmış olması ilk bakışta umut verici bir gelişme gibi görünüyor; ancak, bu konuda, New York’ta kabul edilmiş olan belge incelenince, bu umut, maalesef, sönüveriyor. Değerli arkadaşlarım, sözünü ettiğim 13 Şubat 2004 tarihli belge, kilit nitelikte bir belgedir; Kıbrıs sorununun nasıl, ne şekilde ve hangi şablona göre çözüme bağlanacağını önceden saptayan bir metindir. Bu bakımdan, bu belgenin içeriğinin KKTC’ye ve Türkiye’ye ne gibi yükümlülükler getirdiğinin ve başlattığı sürecin Kuzey Kıbrıs’ı ve Türkiye’yi nereye götüreceğinin gerçekçi, objektif ve soğukkanlı bir bakışla değerlendirilmesinde yarar vardır. Konuşmamda bu kıstaslara hassasiyetle uyacağım. Değerli arkadaşlarım, önce, New York’ta, 13 Şubatta Kıbrıs Rum ve Türk heyetleri tarafından kabul edilmiş bulunan belgenin ne olduğuna ve ne olmadığına bir bakalım. Değerli arkadaşlarım, bu belge, sadece bir müzakere yöntemi metnidir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu belgeyle, taraflara, müzakerelerde izleyecekleri mecburî nitelikteki bir prosedürü, bir usulü empoze etmiştir. Bu belgeyi inceleyince de, gerek müzakere usulü gerekse müzakerelerden çıkacak sonuçlar hakkında ciddî endişe ve kaygılara kapılmamak mümkün değildir. Değerli arkadaşlarım, bizi tereddüt ve endişeye sevk eden temel neden, Türk Hükümetinin olmazsa olmaz nitelikteki resmî görüş ve önerilerinin Annan Planı zemininde yapılacak müzakereler sonucunda ortaya çıkacak anlaşmada yer almasının sağlanamayacağı hususundaki derin kuşkudur. Sayın Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül, biraz önce yaptığı konuşmada, bu olmazsa olmazlara değindi. Ben de bunlar üzerinde kısaca durmak istiyorum. Nedir bu olmazsa olmazlar?.. 1 – Annan Planı, Türk Halkının varlığını ve eşitlik hakkını yok sayıyor. Plana göre, kurulan devletin meşruiyet kaynağı, kurucu halklar veya devletler değil, fertlerdir. Bu sakat yaklaşım değiştirilmeli ve Kıbrıs Cumhuriyetinin eşit haklara sahip olan Türk ve Rum Milletlerinden oluştuğu anayasada yer almalıdır. 2 – Annan Planı, güneyden kuzeye yoğun bir göç dalgası yaratıyor ve belirli bir zaman diliminde 80 000 civarında Rumun Kuzey Kıbrıs’ta yerleşmesini öngörüyor. Plan, böylece, son otuz yıldır Ada’da barış ve istikrarın dayandığı iki kesimli yapıyı kaldırarak, yerine sağlıksız ve tehlikeli bir durumu ikame ediyor. Bu bakımdan, iki kesimlilik muhafaza edilmelidir. 3 – Kuzey ile güney arasındaki sınır çizgisi düz bir şekilde belirlenmelidir. 4 – Garanti anlaşması sulandırılmadan muhafaza edilmelidir. 5 – Türk askerinin Kuzey Kıbrıs’taki varlığı, Türkiye Avrupa Birliğine girdikten sonra da, sembolik düzeyde de olsa, sürdürülmelidir. 6 – Çözüm anlaşması, Avrupa Birliğinin temel yasası statüsünü kazanmalı -buna “primary law” diyorlar- yani, değiştirilemez bir niteliğe sahip bulunmalıdır. Rum tarafının, çözüm çerçevesinde kabul edilecek metinleri, Avrupa Birliği normlarına ve hukukuna uydurmak bahanesiyle değiştirip yozlaştırması kesinlikle önlenmelidir. Sayın Onur Öymen, yaptığı konuşmada, Annan Planının içeriğini ayrıntılı bir şekilde ele aldı, CHP’nin bu konudaki görüşlerini ve olmazsa olmazlarını ortaya koydu. Ben, bu kapsamlı yaklaşımdan değil de, hükümetin, Genelkurmayın ve Dışişlerinin görüşlerini alarak oluşturduğu asgarî nitelikteki olmazsa olmazlar listesinden söz ediyorum. Görüleceği gibi, bu 6 maddelik asgarîye indirilmiş olmazsa olmazlar, Annan Planının temel dengelerini bozan bir nitelik ve boyuta sahip değildir. Bunlar çözüm anlaşmasında yer almadığı takdirde, Türk varlığının Kuzey Kıbrıs’ta devamı ve can güvenliği sağlanamaz, Türkiye’nin stratejik çıkarları da tehdit altında kalır. Bunun da ötesinde, Ada’da bugüne kadar süregelen barış ve istikrar da tehlikeye atılır. Bu noktayı biraz açmakta fayda var değerli arkadaşlarım. Kıbrıs’ta kanlı olayların, katliamların ve etnik temizlik girişimlerinin son bulması ve barış ve istikrar ortamının hâkim olması, 1974’ten bu yana Ada’da uygulanan iki kesimlilik sayesinde olmuştur. Bu gerçeğe sırt çevirmek telafi edilmez sorunlara yol açar. Kıbrıs sorununa çözüm getireceğiz diye iki kesimlilik ortadan kaldırılır veya aşındırılırsa, bu durumun anlaşmazlıklara, sürtüşmelere ve kanlı çatışmalara yol açabilecek bir ortam yaratacağı gözardı edilmemelidir. Bu bakımdan, Ada’da barış, huzur ve güvenin korunması ve güçlendirilmesi isteniyorsa, çözümüm, sağlam ve sulandırılmamış iki kesimli bir yapı üzerine bina edilmesi zorunludur. Bu hususları belirttikten sonra, şu sorunun yanıtını arayalım: New York’ta 13 Şubatta kabul edilen müzakere yöntemi çerçevesinde, Sayın Bakan tarafından açıklanmış bulunan olmazsa olmazların çözüm anlaşmasında yer alması sağlanabilecek midir? Önce şu hususu belirtmekte yarar var: Türk tarafının önerisiyle tadil edilen yeni müzakere yöntemi, müzakerelerin son aşamasında Türkiye ile Yunanistan’ın da kısa bir süre müzakere sürecine katılmalarının ötesinde, işin esası ve özü açısından, öncekine nazaran hiçbir önemli değişiklik getirmemektedir; çünkü, New York’ta kabul edilen yeni yöntemde, öncekinde olduğu gibi, Annan Planının müzakere zemini oluşturacağını ve tarafların planın özünü, esasını ve temel dengelerini değiştirici nitelikte öneriler ileri süremeyeceğini öngörüyor; bu bir. Bu ilke, hem Kıbrıs Türk ve Rum tarafları hem de Türkiye ile Yunanistan için geçerlidir. Tüm taraflar, müzakere masasına bu şartla oturuyorlar değerli arkadaşlarım. İkincisi de, yeni müzakere yöntemi, uzlaşma sağlanamadığı takdirde, bu boşlukların Annan tarafından doldurulmasını öngörüyor; yani, eskisi gibi, son söz, yine, Annan’da olacak. Sonuç olarak, Türk tarafı, 13 Şubatta, New York’ta, üzerinde mutabık kalınan yeni müzakere yöntemini kabul ederek, kendini Annan Planına hapsetmiş ve siyasî iradesini Annan’a teslim etmiş oluyor. Rum ve Yunan tarafının da aynı durumda olduğunu söyleyeceksiniz. Doğru; ama, bir farkla; Plan hazırlanırken Rum-Yunan tarafıyla istişare edilmiş, onların görüşleri alınmış. Nitekim, eski Cumhurbaşkanı Klerides, Plan oluşturulurken kendisiyle istişarelerde bulunulduğunu Kıbrıs Rum basınına açıkladı. Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu durumda sizlere soruyorum: Bu müzakere koşullarında Türkiye’nin asgarî olmazsa olmazlarının tatmin edici bir şekilde çözüm içerisinde yer alması sağlanabilir mi? Maalesef, bu soruya olumlu bir yanıt vermek mümkün değil. Bunun da birkaç nedeni var: Birincisi, Türk tarafının, kendisini, Annan müzakere yöntemiyle, tam bir deligömleği içine sokmuş olmasından ileri geliyor. Esasen, Kofi Annan’ın 4 Şubat günlü davet mektubunda belirttiği gibi, Sayın Başbakanın, Davos’ta, kendisine, Planın özüyle ilgili herhangi bir değişiklik önerisinde bulunmayacağını taahhüt etmiş olması ve Türkiye’nin yapacağı önerilerin sınırlı sayıda olacağını peşinen kabul etmiş olması, Türk tarafının önerilerinin kabul şansını sınırlamış bulunuyor. İkinci neden, Türk tarafının bu müzakereye son derece dengesiz koşullarda oturmasından ileri geliyor. Rum tarafı, Annan Planına “evet” de dese “hayır” da dese, 1 Mayısta Avrupa Birliği üyeliğini garanti etmiş durumda. Böyle olunca, Rum tarafı, herhangi bir yaptırım riski olmadan masaya oturuyor. Değerli arkadaşlarım, bu şartlarda, Rumların Türk tarafına en ufak bir ödün vermesinin beklenmesi aşırı saflık olur. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ. ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum efendim. Ödün vermek şöyle dursun, Rum tarafı, Türk tarafına verilen hakların kısıtlanmasını istemekte ve Planın kendi lehine iyileştirilmesinde direnmektedir. Nitekim, Rum Lideri Papadopulos “Türk tarafının önerileri Annan Planının özüne aykırıdır” diye açıklamalar yapmaktadır, şimdiden beyanatlar vermektedir. Ayrıca, Planı değiştirmek için kapsamlı önerilerde bulunacağını açıklıyor. Bu nedenlerle, müzakereler sonucunda, Annan’ın, bazı kozmetik değişiklikler dışında, Türkiye’nin olmazsa olmazlarını karşılamasını beklemenin aşırı iyimserlik olacağı, hatta, hayalperestlik olacağı kanısındayım. Annan, taraflar arasında anlaşmaya varılmaması üzerine, bizzat kendisi tarafından boşlukların doldurulması vakti geldiğinde, Planın felsefesi çerçevesinde hareket edecektir; yani, herhangi bir konuda vereceği karar, Planda öngörülenin doğrultusunda olacaktır. Bütün bu söylediklerimizden, şu üç nokta tam bir netlikle ortaya çıkıyor değerli arkadaşlarım: Birincisi, New York’ta kabul edilen müzakere yöntemi, Türkiye’yi Annan Planını içine hapsetmiştir. Bu yöntemle, Planın, gerek Ada’daki Türk toplumunun gerekse Türkiye’nin güvenliği açısından sakıncalı olan yanlarını düzeltme imkânı, Türkiye’nin ve KKTC’nin elinden alınmıştır. İkincisi, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri için yaşamsal önemde olan olmazsa olmazların belirlenmesi Kofi Annan’ın insafına terk edilmiştir. Üçüncüsü, bu koşullarda, Kıbrıs’ta, Türklerin varlığını ve güvenliğini koruyan, Türkiye’nin de stratejik çıkarlarını teminat altına alan, adil ve hakça bir çözüme ulaşabileceği umudunu beslemek aşırı iyimserlik olur. Değerli arkadaşlarım, çizdiğim hiç de parlak olmayan bu tabloyu sizlerle paylaşmak beni hiç mutlu etmiyor; fakat, dürüst bir değerlendirme, başka bir sonuç çıkarmama da, açıklamama da imkân vermiyor. Bu konuda Kıbrıs Rum Lideri Papadopulos’un yaptığı değerlendirme de ilginç. Papadopulos, Ada’ya dönüşünde verdiği demeçlerde, New York’ta diplomatik zaferi Rum tarafının kazandığını söyledi ve şöyle devam etti; aynen okuyorum: “Türk tarafı ve Denktaş, Annan Planını ölü ve gömülmüş sayıyor, Annan Planının ismini dahi ağızlarına almak istemiyorlardı. Oysa, şimdi, hem Kıbrıs Türkleri hem de Türkiye, Annan Planı temelinde müzakerelere oturmak zorundadır. Bu, bizim başarımızdır.” Bu, tabiatıyla, Papadopulos’un bakış açısı; ama, soruyorum: Rum Liderin söylediğinin yanlış olduğunu kim iddia edebilir? Sözlerime son vermeden, Avrupa Birliği konusunda birkaç söz söylemek istiyorum. Halkımızın yüzde 75’inin desteklediği Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği, Türk siyasî hayatının mihverine kalıcı biçimde oturmuştur. Buna rağmen, ülkemizde, hâlâ, Avrupa Birliği dışında kalacak bir Türkiye’nin kayıplarını ve karşılaşacağı riskleri tam teşhis edemeyen bir aydın kitlesi vardır. Biz, Türkiye’nin çıkarını, Avrupa blokunun oluşturduğu demokrasi, güven ve refah bölgesi içerisinde yer almasında görüyoruz. Değerli arkadaşlarım, esasında, orta vadede Avrupa Birliğine tam üyeliği garanti edilmiş bir Türkiye için, biraz önce belirtmiş olduğum şu olmazsa olmazların kritik bir anlam ifade etmeyeceğini de belirtmeliyim; ancak, o ana kadar, bu olmazsa olmazların Türkiye ve Kıbrıs Türkleri için önemi yaşamsaldır. Avrupa Birliği yolunda ilerlerken, gerçekçi olmamızda yarar var. Kısa bir süre önce, Avrupa Birliği Zirvesinde yüzümüze gülüp, sırtımızı sıvazlayanların, bize verdikleri vaatlerle ilgili olarak “önce uyutalım, sonra unutalım” dediklerine ilişkin bandı televizyon ekranlarından seyrettiğimizi unutmayalım. Bu bağlamda, Atina’nın, Ege sorunlarını gündeme getirerek, bunların kendi görüşleri doğrultusunda hallini Ankara’ya dayatmak istemesinin ve bu bahaneyle Türkiye’ye müzakere tarihî verilmesini engellemeye çalışmasının çok ciddî bir olasılık olduğunu da hatırımızdan çıkarmayalım. Nitekim, eski Başbakan Simitis birkaç kere bu hususta açıklamalarda bulunmuş ve Kıbrıs meselesinin çözümünden sonra Ege’ye sıra geleceğini belirtmişti. İki yıldır Türkiye ile Yunanistan arasında Ege sorunları konusunda devam eden istikşafî müzakerelerden şu ana kadar dişe dokunur bir şey çıkıp çıkmadığı bilinmiyor. Esasen, görüşmelere istikşafî denmesi de bundan ileri geliyor. Değerli arkadaşlarım, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı meslektaşımla bu konuları 2,5 yıl müzakere ettim. Bu müzakereler, Başbakan Ecevit ile Başbakan Karamanlis’in devamlı bilgilendirilmeleri ve görüşmelere aktif katkıda bulunmaları suretiyle yürütüldü. Tam bir yere geldik derken, Yunan tarafı müzakereleri askıya alıverdi. Bu tecrübenin ışığında konuşuyorum. Yunanistan, Ege’de sadece kıta sahanlığı sorunu olduğunu, bunun da Uluslararası Adalet Divanı yoluyla halledilmesini istiyor. Bu konuda son derece ısrarlı. Atina, ayrıca, hem uluslararası anlaşmaları hem de Türkiye’nin haklarını ihlal ederek, Ege’de kendisi tarafından yaratılan, adaların silahlandırılması, FIR Hattı, karasuları, hava sahası gibi bir dizi olup bittiyi ve sorunu ise, bunların kendi egemenlik tasarrufları alanında olduğunu iddia ederek Türkiye’yle bu konuları görüşmek dahi istemiyor. Atina’nın bu tutumundan bugün de 1 milimetre dahi sapmadığını biliyorum. Yunanistan’ın halihazır politikasının, istikşafî görüşmelerle hem Türkiye’yi uyutmak hem de uluslararası camiaya ihtilafın halli için bir şeyler yapılıyor görüntüsünü vermek, böylece, 2004 yılı sonuna kadar zaman kazanmak olduğu anlaşılıyor. Evet, Yunanistan pusuya yatmış durumda bekliyor. Türkiye’ye üyelik için müzakere tarihi verileceği zaman Ege sorunlarını gündeme getirerek, taleplerini, veto tehdidiyle ülkemize dayatmayı hesaplıyor. Değerli arkadaşlarım, bu değerlendirmemde yanılmayı çok isterim. Herhalûkarda Sayın Dışişleri Bakanımızın da bu konuda Meclisimizi aydınlatmasının çok yararlı olacağını düşünüyorum. Değerli arkadaşlarım, görüleceği gibi, Avrupa Birliği yolu, zannettiğimizden daha uzun ve engebeli. Bu yolda kararlılıkla ilerlememiz lazım; ama, şunu bilelim: Kıbrıs sorunu çözüldükten sonra da Avrupa Birliğinin tarih vermesi cepte keklik değil. Önümüze yeni engeller çıkarılması bize sürpriz olmasın. Konulara eğer bu bilinçle yaklaşırsak, o zaman ihtiyatsız ödünler vermiş ve gereksiz riskler almış olmayız. Yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: