Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kırgız Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kendi Vatandaşlarının Geri Kabulüne İlişkin Anlaşma

12 02 2004

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Kırgız Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Kendi Vatandaşlarının Geri Kabulüne İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek amacıyla söz almış bulunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, esasında, bu ikili anlaşma, yasadışı göç fenomeni gibi, tüm dünyayı meşgul eden önemli bir global sorunla ilgilidir. Türkiye, bu global sorunun etkilerini, 1990’lı yıllarda kuvvetle hissetmeye başlamıştır. Bu dönemde, ülkemiz üzerinden Batı Avrupa’ya yönelik yasadışı göç hareketlerinde aşırı artışlar meydana gelmiştir. Bu artışı oluşturan unsurlardan biri, Sovyet bloğunun dağılmasından sonra, ülkemizin Romanya, Rusya, Moldovya, Ukrayna ve Belarus vatandaşlarının yasadışı göçlerinin hedefi haline gelmesidir. Türkiye, ayrıca, özellikle Afganistan, Irak, Pakistan, İran, Bangladeş ve Ortaasya devletleri vatandaşlarının yasadışı göçlerinde, Batı Avrupa’ya geçişte bir transit güzergâhı konumundadır.

Türkiye, bu göç akımının yoğun boyutlar kazanması üzerine, bir hayli gecikmeli de olsa, 2001 yılı başından itibaren, yasadışı göçmenlerin ülkelerine veya geldikleri ülkelere gönderilmesini sağlamak amacıyla, kaynak ve hedef ülkelerle ikili anlaşmalar akdetme hususunda girişimlerde bulunmuştur.

Esasında, Türkiye’nin yasadışı göçü önleme hususunda etkin önlemler alması, Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesinde ve Avrupa Birliği ilerleme raporlarında öngörülen taleplerin en önemlileri arasında yer almaktadır. Türkiye’nin, yasadışı göç bağlamında, kabul, geri kabul ve sınırdışı etme gibi uygulamalara ilişkin Avrupa Birliği müktesebatından katılım öncesi dönemde uygulanması gerekenleri, orta vadede uygulamaya koyması gereklidir.

Türkiye, bu kapsamda, doğu sınırındaki komşu ülkeler ile bilahara, doğu sınırındaki komşu ülkelerin ötesindeki ülkelerle ve batı sınırındaki ülkelerle geri kabul anlaşmaları akdetmek için girişimlerde bulunmuştur.

İşte, Kırgız Cumhuriyetiyle imzalanmış ve onayınıza sunulmuş olan anlaşma, bu amaçla düzenlenmiş olan bir hukukî belgedir.

Anlaşmaya taraf devletlerin topraklarında izinsiz bulunan iki ülke vatandaşlarının geri kabulüne ilişkin talebin iletilmesinden sonra, bu konudaki kararın onbeş gün içerisinde alınmasını ve olumlu karar verildiği takdirde geri kabul prosedürünün on günlük süre içerisinde gerçekleştirilmesini öngörmektedir. Geri kabul anlaşmaları yoluyla, özellikle komşu ülkelerden yasadışı göçmen olarak gelen kişilerin, insanî, düzenli, hızlı ve hukukî bir zeminde, ülkelerine veya geldikleri ülkelere gönderilmeleri amaçlanmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, bilindiği gibi, Avrupa Birliği ülkeleri, yasadışı göçle mücadeleye büyük önem vermektedirler. Esasen, Schengen Antlaşmasının, 1999 Amsterdam Antlaşmasıyla birlikte Avrupa Birliği müktesebatı haline dönüşmesi, Avrupa’da iç sınırların kaldırılması sonucunu doğurmuş; bu paralelde, yasadışı geçiş ve göçün önlenmesi için dış sınırların korunması ve güçlendirilmesine ağırlık verilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Avrupa Birliği, yasadışı göçle mücadelede, geri kabul anlaşmalarını kullanışlı bir araç ve kaynak ve transit ülkeler üzerinde bir baskı unsuru olarak görmektedir. Bu nedenle, Türkiye, bugüne kadar, Yunanistan, Suriye ve Romanya ile geri kabul anlaşmaları imzalamıştır. 2001 yılı başından itibaren, 22 ülkeye daha geri kabul anlaşma taslağı tevdi edilmiştir. Bu meyanda, Bulgaristan ile müzakereler yapılmış, Libya ve Ukrayna ile de müzakere süreci başlatılmıştır.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, yasadışı göçün en önemli güzergâhlarından biridir. Türkiye’nin kuzeydoğu, doğu ve güneydoğusundaki ülkelerde işsizlik oranı çok yüksek ve gelir düzeyi düşüktür. Ayrıca, bu ülkelerin fertleri, baskıcı uygulamalardan ve insan hakları ihlallerinden kurtulmak istemektedirler. Batı Avrupa Devletleri, bu ülkeler insanlarını mıknatıs gibi çekmektedir. Özel coğrafî konumu nedeniyle Türkiye, doğudan batıya geçiş trafiğinde en önemli köprü rolünü oynamaktadır. Birçok ülkenin sınırından geçilmesi gerektiğinden, yasadışı göç ile transit göç birbirleriyle bağlantılıdır. Ayrıca, geçişlerin riskli ve zor olması, bu işten para kazanan simsarlar için son derece kârlı bir faaliyet alanı yaratmıştır. Böylece, göçmenler üzerinden para kazanan mafya grupları, insan kaçakçılığı adı verilen büyük suç örgütlerini oluşturmuşlardır. Bu bakımdan, insan kaçakçılığı ile göç olgusunun birbirine girmiş durumda olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, göç trafiğinde bir transit ülke olduğu kadar, aynı zamanda, bir ara ülkesidir. Zira, bazen, göçmen, hedef ülkeye gitmeden Türkiye’de bir iki yıl kalmaktadır. Bunu, çalışmak veya eğer hedef ülkeden sığınma talep etmişse cevap beklemek amacıyla yapmaktadır. Ucuz işgücü olmaları nedeniyle, ülkemize gelen göçmenler iş buluyorlar. Özellikle, Romanya, Moldova, Rusya, Belarus, Ukrayna, Azerbaycan, Ermenistan ve Bulgaristan uyruklu yabancılar kaçak çalışma ve kaçak ikamet etme amacıyla Türkiye’ye gelmektedirler. Resmî olmayan kaynaklar, bunların sayılarının yüzbinleri bulduğunu belirtmektedir değerli arkadaşlarım. Bu kişiler, tekstil de dahil birçok sanayi dalı yanında, fuhuş, pornografi, eğlence ve turizm sektöründe istihdam edilmektedir. Ayrıca, sigortasız ve güvencesiz olarak ev işlerinde çalıştırılmaktadır.

Türkiye sınırının çok uzun ve dağlık olmasının etkin sınır kontrollerini etkilediği, engellediği, bu nedenle de göç akımının durdurulamadığı, yetkili makamlarımızca ifade edilmektedir. Değerli arkadaşlarım, ancak, bu, bir mazeret olamaz. Yasadışı göçün ana güzergâhı üzerinde olan Türkiye’nin sınırlarını kontrol edememesi, sınırlarının yol geçen hanından farksız olması üzüntü verici olduğu kadar utanç vericidir de. Bugünün ileri teknolojik donanımı ve ulaşım araçlarıyla, Türkiye’nin, sınırlarını kontrol edememesini, sadece yeteneksizlik, sorumsuzluk ve beceriksizlikle izah etmek mümkündür.

Yasadışı göçmenler, Türkiye’ye birçok yoldan giriyorlar. Özellikle sahte pasaportla yaya olarak ve otobüsle veya otobüs ve kamyonlarda saklanarak sınırı geçiyorlar. Türkiye’ye giren kaçak göçmenler, ülkemizden, genellikle denizyoluyla çıkıyorlar, Yunanistan veya İtalya üzerinden Avrupa’ya ulaşıyorlar.

Resmî makamlar, Ege sahillerinin coğrafî yapısının olumsuz etkisinin ve Yunan adalarının çok yakın olmasının kaçakçıların işini kolaylaştırdığını vurguluyor.

Tabiatıyla, Türk topraklarına giriş ve çıkış, bir suç örgütünün yardımıyla ve para karşılığı olmaktadır. Ancak değerli arkadaşlarım, bu çaresiz insanların göç maceraları çoğu kez ölümle bitmektedir. İngiltere sınırında 53 kaçağın bir Türk TIR kamyonu kasasında havasızlıktan boğulmuş olduğunu anımsayacaksınız. Keza, kısa bir süre önce, Marmaris’ten kalkıp Rodos açıklarında batan teknede çoğunluğu Afgan ve İranlı 52 kişinin boğulması da zihnimizden silinmeyen bir facia.

Ne var ki, insan kaçakçılığı yapan mafyaların ülkemizde kök salmış olmaları ve ülkemizin kaçakçılık trafiğinin güzergâhını oluşturması, bu suçların ayıbının Türkiye üzerine yıkılmasına yol açıyor değerli arkadaşlarım. Akdeniz’deki her göç skandalı, Türkiye’nin adının Avrupa basınında manşetlere çıkması sonucunu doğuruyor. Türkiye, bu konuda, İtalya, Amerika ve İngiltere tarafından uyarılıyor.

Değerli arkadaşlarım, insan kaçakçılığı, Türkiye’nin imajını karartan, itibarını sarsan bir olgudur. Avrupa’da ve dünyada Türkiye’nin bu konuda etkin olamadığı ve sorumluluklarını yerine getiremediği yolunda bir inanç var. Oysa, emniyet birimlerimizin açıklamaları bu suçla mücadelede büyük bir gayret içinde olduklarını gösteriyor. Kurdukları ve ciddî bir eğitimden geçirdikleri özel görev gücü, tüm mesaisini yasadışı göçün engellenmesi konusuna hasrediyor.

Tarafımıza verilen bilgilerden, sınırlarımızda kurulacak ve termal kamera sistemiyle donatılacak kulelerin gece-gündüz sınır kontrolü yapacağı ve şüphelenilen Türk bayraklı gemilerin de takibe alacağı anlaşılıyor. Her halükârda bu alanda her türlü önlemi süratle almamız ve Türkiye’yi bu ağır şaibeden kurtarmamız lazım.

Değerli arkadaşlarım, sözlerime son vermeden önce, PKK ve diğer bazı terör örgütlerinin Türkiye’den Almanya’ya yaptıkları insan kaçakçılığından da kısaca bahsetmek istiyorum. Bu konuda, Metin Dalman ve İsmail Tabak adlı iki gazetecinin yazmış oldukları “Avrupa’da İnsan Ticareti ve PKK” adlı belgesel kitabın beni çok etkilediğini söylemek isterim. Adı geçen gazeteciler, kitaplarını yazdıkları sırada, Alman Parlamentosu binasında yer alan Uluslararası Basın Merkezinde görev yapıyorlardı. Eserleri, çok ciddî bir saha araştırmasına ve ciddî belgelere dayanıyor. Kitap, şu hususu açıkça ortaya koyuyor: PKK ve diğer terör örgütleri, Almanya’da, aralarında avukatların da bulunduğu çeteler kurmuşlar. Bunlar, Türkiye’den iltica etmek isteyen kişileri topluyor ve Almanya’ya götürüyorlar. Sahte vize, pasaport ve işçi simsarlığı yapan şebekeler aracılığıyla iltica etmek isteyenlere ihtiyaçları olan her türlü belgeyi sağlıyorlar. En önemlisi, bu kişilerin, düzenlenen sahte belgelerle, politik baskı altında kalmış ve Türk Devletinin manevî şahsiyetine karşı suç işlemiş olduklarının gösterilmesi. Çünkü, Alman iltica makamları, ancak böyle bir suçu işlemiş olan kişilerin taleplerini dikkate alıyorlar.

Kitaptan yapacağım şu alıntı, durumun vahametini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Deniliyor ki: “Son yıllarda, özellikle Türkiye’den her sene ortalama 60-70 000 kişi, ‘Türkiye’de Kürt olduğum için etnik baskı altındayım. Hayatım, Kürt olduğum için tehlike altındadır’ savıyla Almanya’dan savunma talebinde bulundu. Bu durum, bir dizi yeni oluşumu ve soru işaretlerini gündeme getirdi.” Devam ediyorum, kitaptan okuyorum: “Almanya’da siyasî sığınma hakkının özellikle PKK güdümlü bazı çevrelerce organize edildiği ve bu yolla terör örgütüne önemli bir kazanç kapısı yaratıldığı anlaşıldı. Bu sığınma hakkı suiistimalleri ve terör örgütü PKK’ya giden haksız kazanç çok büyük seviyelere ulaştı. Öyle ki, Romanya, Afganistan veya Uzakdoğu ülkelerinden kaçarak Almanya’ya sığınan ilticacıların oranı yüzde 1’e bile ulaşmazken, Kürt kökenli insanların ilticalarının kabul oranları bazı senelerde yüzde 21’e kadar çıktı.

Almanya’da iltica mahkemelerinde, Afganistan’dan birincil derdi hayatını kurtarmak olduğu için yanına kimlik belgesi almadan kaçan bir mültecinin iltica başvurusu belge eksikliği nedeniyle işleme konulmuyor. Buna karşın, PKK üyesi ve Kürt olduğu için Türkiye’den ‘kaçan’ insanların, Alman makamlarının isteyebileceği her türlü belgeyi yanlarında bulundurdukları görülüyor. Mahkemelere delil olarak sunulan bu belgelerin çeşitliliği ise dikkat çekiyor. (…) Bu binlerce ‘inandırıcı belge’ Alman mahkemelerindeki onbinlerce siyasî iltica dosyasının içeriğini oluşturuyor.”

Bu ifadelerinden sonra, yazarlar, uzun araştırmalar sonucunda sahteliklerini saptadıkları bu belgeler hakkında şu değerlendirmeyi yapıyorlar; yine kitaptan okuyorum:

“Alman mahkemelerindeki iltica taleplerini içeren dosyalardaki belgeleri ‘inandırıcı belge!’ olarak vurgulamamızın nedeni ise, hazırlanış biçimleri ve yazıldıkları daktilolardaki harf karakterlerinden kaynaklanıyor. Belgeler araştırıldığında, kaleme alan kişilerin Türk yasalarını bile incelemediği ortaya çıkıyor. Dili ve üslubuyla alelacele hazırlandığı anlaşılan, hukuksal terimlere yer verilmeyen, mahkemelerin klasik yazım şablonlarının bile uygulanmadığı belgelerin çoğunda, gerçekte var olmayan makam ve yetkililerin mühürleri ile imzaları bulunuyor. Alman makamlarına sunulan belgelerdeki ‘sahtecilik’ zaman zaman inanılmaz boyutlara ulaşıyor. Bir belgede ‘Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi’ başlığı yer alıyor. Oysa, Adana’da Devlet Güvenlik Mahkemesi bulunmuyor.

Bu kadar sahte ve aslı astarı olmayan bilgilerle dolu belgelerin Alman makamlarınca kabul görmesinin nedeni ise büyük çoğunlukla Türkiye’nin, PKK ve Türk vatandaşlarının siyasî sığınma talepleri konusunda üstüne düşen görevi yeterince yerine getirmemesinden kaynaklanıyor. Türk hükümetinin, PKK’nın yurt dışındaki aktif propaganda faaliyetlerine karşı “karşı propaganda” yapmayı becerememesi, Avrupa medyası ile kamuoyunu PKK militanlarının güdümüne terk ediyor.”

Evet, kitapta bunlar belirtiliyor değerli arkadaşlarım. Ben, Dışişlerine telefon ettim ve ilgililerden, kitapta tasvir edilen iç karartıcı durumun bugün de devam edip etmediğini sordum. Sorularıma verilen yanıtlardan, durumda herhangi bir değişiklik olmadığı sonucunu çıkardım. Bu konuda, her halükârda, Dışişleri teşkilatını uyandırmak lazım. Kitapta açıklanan vahim durumun düzeltilmesi için ne yapıldı? Gereken her türlü girişim, azim ve kararlılıkla sürdürüldü mü? Başarısız olunduysa, bunun nedenleri acaba iyice tahlil edildi mi?

Değerli arkadaşlarım, bu görüş ve duygularla, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, Türkiye Cumhuriyeti ile Kırgızistan Cumhuriyeti Arasında Kendi Vatandaşlarının Geri Kabulüne Dair Anlaşmanın onaylanmasını uygun bulduğumuzu arz eder; Yüce Meclise saygılarımı sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: