2004 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısındaki Millî Savunma Bakanlığı bütçesi

20 12 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2004 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısındaki Millî Savunma Bakanlığı bütçesi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlarım, bir devletin savunma politikasının dayandığı plan ve düzenlemeleri şekillendiren en önemli etken, o ülke tarafından algılanan tehditlerdir. Diğer bir deyişle, bir devletin savunma doktrini ile planları ve buna ilişkin askerî kuvvet yapısı, o ülkenin güvenlik ve savunmasından sorumlu siyasî ve askerî makamlar tarafından yapılan tehdit değerlendirmeleri ışığında oluşturulur, ortaya çıkarılır.

Tehdit değerlendirilmesi açısından, bugün Türkiye, bundan beş yıl önceye nazaran çok farklı bir konumdadır. Nitekim, halen özel bir durumu olan Irak’ı saymazsak, Türkiye’nin, karadan ve denizden kendini çevreleyen coğrafî kuşak üzerindeki 10 ülkenin hemen hemen hepsiyle sağlıklı bir zemin üzerinde gelişen iyi komşuluk ve işbirliği ilişkileri sürdürdüğünü görüyoruz. Ege Denizinde sular şu sırada durulmuş görünüyor. Yakın zamana kadar ülkemize karşı çıkar birliği içinde olan ve Türkiye’yi çökertmek amacıyla PKK’ya her türlü yardımı yapan Suriye ve Yunanistan’la halen istikrarlı ilişkilerimiz var. Kısa süre önceye kadar laik, demokratik rejimimize karşı husumetini saklamayan ve ülkemize karşı yıkıcı faaliyetlerde bulunan İran da, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarına karşı duyarlı olduğu hususunda Ankara’ya teminat üstüne teminat veriyor. Karadeniz’de de bir barış ve istikrar ortamı gözlemleniyor. Bu denize sahildar olan devletler ile Türkiye’nin ilişkilerinin öne çıkan vasfını dostluk ve işbirliği oluşturuyor.

Değerli arkadaşlarım, bu çok kısa analizden de anlaşılacağı üzere, soğuk savaşın sona ermesinin üstünden hayli zaman geçmesinden sonra, Türkiye, ilk defa, geleneksel olarak karşılaştığı tehditlerin zayıfladığı son derece müstesna bir dönemi yaşıyordu. Gerçekten de son yıllarda Türkiye, kendini çevreleyen coğrafî kuşakta yerleşik devletlerin hiçbirinden ülkesine yönelik acil ve somut bir tehdit algılamıyordu. Türkiye, ne fiilî ne de potansiyel bir sıcak savaş tehdidiyle karşı karşıya değildi.

Ancak, tabiî, bu tabloyu tamamlamak için Irak’a da bir göz atmak lazım. Amerika’nın Irak’a müdahalesinden önce, Bağdat’tan Türkiye’ye yönelik fiilî ve fizikî bir tehdit algılanmıyordu. Esasen, Birinci Körfez Savaşı sırasında Amerika, Kuveyt’teki Irak ordusunun tamamına yakınını tahrip etmişti. Irak, yüksek performanslı uçaklarını İran’a kaçırmış, sonra da geri almamıştı. Savaş sonrasında uygulanan ambargo, Irak’a, askerî kuvvetlerindeki kayıpları telafi etme imkânı da vermedi. Bu nedenle, Bağdat, istese de, çevresi için bir tehdit olmaktan çıkmıştı. Irak’ın kitle imha silahları ve bunları atma vasıtalarına sahip olduğu yolundaki iddiaların ise hikâyeden ibaret olduğuna hep beraber tanık olduk.

Ancak, tabiî, bu bağlamda, Türkiye’nin, Irak’a yönelik bazı kaygılarının olduğunu da belirtmemiz lazım. Bunlardan birincisi, Kuzey Irak’taki PKK teröristlerinin varlığından; ikincisi de, Irak’ın toprak bütünlüğünün tehlikeye düşebileceğinden kaynaklanıyordu. Ne var ki, Amerika’nın Irak’a müdahale etmesinin, bölge jeopolitiği üzerinde depremsel etkileri oldu değerli arkadaşlarım. Irak’ta dokuz aydan beri yaşanan olaylar da, bölgemizi son derece güvensiz ve istikrarsız bir hale soktu. Amerikan stratejisi, yeni terör odaklarının oluşmasına, terörün yoğunluk kazanmasına ve etkinlik çevresinin genişlemesine yol açtı. Halen, Amerika’nın Irak’ı işgalinden önceki döneme nazaran çok daha tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni ortam, Türkiye’nin, biraz önce sözünü etmiş olduğum PKK’ya ve Irak’ın toprak bütünlüğüne ilişkin kaygılarının da derinleşmesine yol açtı.

Önce, PKK/KADEK sorununu ele alalım. Hükümet, Kuzey Irak’taki PKK/KADEK teröristlerinin tasfiye edilecekleri hususunda Amerikalıların Türkiye’ye söz verdiğini aylar önce açıkladı; ancak, bugüne kadar, Amerika bu konuda somut hiçbir şey yapmış değil. Amerika, teröristlere bir fiske dahi vurmaktan kaçınıyor, onların gıda ve de lojistik ihtiyaçlarını sağlamalarına izin veriyor, malî kaynaklarına dokunmuyor, Türk Hükümetini de devamlı bir şekilde oyalıyor. Hükümet, Amerika’nın telkiniyle, Meclisten “Eve Dönüş Yasası” adı altında, Kandil Dağındaki PKK teröristlerini topluma kazandırmak amacıyla bir yasa çıkardı; ancak, dağdaki teröristler buna itibar etmediler. Yasa sayesinde, hapishanedeki PKK teröristlerinin yanı sıra, Hizbullah teröristleri ve Sivas katliamı sanıkları da serbest bırakıldı.

Değerli arkadaşlarım, biz, bu kürsüden, bu yasayla yapılmaya çalışılanın son derece hatalı olduğunu defalarca belirttik; ama, ikazlarımız kulak arkası edildi. Hizbullahçıların da karıştıkları İstanbul’daki terör saldırıları, yasanın ne kadar hatalı, yapılan uyarıların da ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu.

Değerli arkadaşlarım, bize intikal eden bilgilere nazaran, Amerika, halen PKK’yı silah bırakma konusunda ikna etmeye çalışmakta, buna paralel olarak da, Türk Hükümetinden, dağdaki teröristlerin tamamını kapsayan tam bir af yasası çıkarmasını talep etmektedir. Türkiye’nin çıkarlarını hiç dikkate almayan bu tür dayatmalar, maalesef, müttefikimiz Amerika’nın niyetleri hakkında kuşku duyulmasına yol açıyor.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, Türkiye’nin güvenliği açısından yaşamsal önem taşıyan bir gelişmeye değineceğim. Amerika’nın, Irak’taki PKK/KADEK sorununun çözümü için, Türkiye’den, terör örgütüyle siyasî nitelikte görüşmelerde bulunmasını talep edeceği; hatta, bu konuda Ankara’da nabız yoklamış olduğu yolunda duyumlar almış bulunuyoruz. Biz, bu tür görüşlere spekülasyon olarak bakmak isteriz; ama, Amerika’nın, son zamanlarda, Türkiye’nin hassasiyetlerine karşı sergilediği belirgin duyarsızlık, maalesef, buna imkân vermiyor. Hemen belirtelim ki, söz konusu müzakere önerisinin yapılmasında Avrupa Birliğinin rol alması da ihtimal dışı değildir. Esasen, Avrupa Birliği, KADEK’i terörist örgüt olarak kabul etmemek suretiyle, kendisine bu kapıyı açık bırakmıştır.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, biz, bu konuda Amerikalı müttefiklerimize şu mesajları vermenin görevimiz olduğuna inanıyoruz:

Birincisi, Amerika’nın PKK/KADEK’e karşı izleyeceği tavrın, Türk-Amerikan ilişkilerini tayin edecek kilit bir unsur olduğudur.

İkincisi, Washington’un, çözümü, Türkiye’nin PKK terör örgütüyle siyasî müzakerelere oturmasında görmesinin ve bu yolda öneride bulunmasının, Türk kamuoyunda, Amerika’nın Türkiye’nin toprak bütünlüğü için bir tehdit haline geldiği görüşünün yerleşmesine yol açacağı ve bunun, ellibeş yıllık yakın dostluk, müttefiklik ve silah arkadaşlığına telafi edilmez bir darbe indireceğidir.

Üçüncüsü, Amerika’dan, PKK/KADEK’in tasfiyesi konusunda Türkiye’ye verdiği sözleri, hiç gecikmeden yerine getirmesini bekliyoruz.

Washington’un, Ankara’ya karşı sürdürdüğü oyalama taktiğine devam etmesi halinde, bu tutum, iki ülkenin ilişkilerinde açacağı yaranın yanı sıra, Amerika’nın terörle mücadelesinin dayandığı terör tehdidinin ortak olduğu ve bir bütün oluşturduğu yolundaki anatezinin ciddiyet ve samimiyetinin sorgulanmasına da yol açacaktır.

Bu bağlamda, ben, Sayın Savunma Bakanımızdan, Türkiye’nin savunma politikasının biraz önce belirttiğim bu üç yaklaşım ve görüşü kapsayıp kapsamadığını açıklamalarını rica edeceğim. Keza, Amerika’nın terör örgütünü nasıl ve ne zaman tasfiye edeceği hakkında sahip olduğu bilgileri de açıklamaları istirhamında bulunacağım. Bu soruları, bana şahsen yazıyla değil, mümkünse, hemen burada yanıtlamasının, Yüce Meclis açısından da yararlı olacağı kanısındayım. Zira, bunlar, halkımızın da yanıtlarını bilmek istediği yakıcı ve yaşamsal sorulardır.

Türkiye’nin, Irak’taki durumdan kaynaklanan ikinci endişesi, ülkenin ulusal bütünlüğü ile toprak bütünlüğünün korunmasına ilişkindir. Irak’a askerî müdahalenin yol açtığı olumsuz bir gelişme de, bu ülkede oluşturulmaya başlanılmış olan Irak siyasal ve kültürel kimliğinin bir parçalanma sürecine sokulmuş olmasıdır. Müdahale, ülkede, etnik, dinsel ve mezhepsel kimlikler arasındaki fay hatlarını aşırı derecede derinleştirmiştir. Türkiye olarak bizi başından beri endişelendiren en önemli noktalardan biri hep bu olmuştur. Şimdi gelinen noktada, bunun, çok net ve çarpıcı bir şekilde ortaya çıktığını görüyoruz. Bu da, Irak toplumunun her kesimiyle yeni ve güven verici bir ilişki içine girilerek bir barış ortamı yaratılmasını, sömürgecilik kuşkularını kaldıracak her türlü önlemin alınarak, Irak Halkının tümüyle kazanılmasını ve birleştirici ve bütünleştirici bir devlet yapısı bazında, toplumun geleceğinde kendi…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Sayın Elekdağ, lütfen… Toparlarsanız, memnun olurum efendim.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ederim.

… söz hakkına sahip olacağı kabul edilerek, ciddî ve inandırıcı bir geçiş projesinin, yeni bir uluslararası siyasî meşruiyet bazında ortaya konulmasını zorunlu kılmaktadır. Saddam’ın yakalanmış olması, böyle bir politikayı yürürlüğe koymak açısından memnuniyet verici bir gelişmedir.

Değerli arkadaşlarım, ancak, böyle, birleştirici ve bütünleştirici bir politikanın, Irak’ta, bir “Iraklılık” kavramını ve bilincini güçlendirecek bir yapıyı esas alması zorunludur. Oysa, biz, Irak’ta, bunun tam tersi bir yaklaşım izlendiğini endişeyle izliyoruz.

Halihazır politika, insicamlı bir yapıdan ziyade, etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıkları önplana çıkaran ve ülke bütünlüğü için sorun yaratacak bir yapı oluşturmaktadır.

Sözlerime son verirken, önemli bir noktaya daha işaret etmek zorunluluğunu duyuyorum. Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı Sayın Marc Grossman, kısa süre önce ülkemize yaptığı resmî bir ziyaret sırasında, basına şu şekilde bir açıklamada bulundu; aynen okuyorum: “Türkiye, şimdi, terörle mücadelede bir cephedir. Amerika, Türkiye’yi, terörle mücadelede merkez bir ülke olarak görüyor. İlişkilerimizi bu zeminde yeniden tanımlayalım, yeniden yapılandıralım.”

Sayın Marc Grossman, herhalde, görüştüğü resmî muhataplarına da bu yolda önerilerde bulunmuştur. Bu bakımdan, ben, şimdi, Sayın Savunma Bakanımıza soruyorum: Türk Hükümeti, Amerika’nın terörle mücadele stratejisinde, meşruiyete ve uluslararası hukuka saygı göstermeyen, son derece keyfî ve tehlikeli bir çizginin hâkim olduğunu bilmesine rağmen, bu stratejinin uygulanmasında Türkiye’yi bir merkez ülke haline getirmeye hazır mıdır? Acaba, Türk Halkı, Türkiye’nin böyle bir rol üstlenmesini kabul eder mi?

Hepinizi saygıyla selamlıyorum değerli arkadaşlarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: