Romanya Cumhuriyetinin Kuzey Atlantik Antlaşmasına Katılımı

5 11 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kuzey Atlantik Antlaşmasına Romanya’nın Katılımına İlişkin Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini Yüce Heyetinize arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım. Değerli arkadaşlarım, daha önce, bu kürsüden, Bulgaristan’ın NATO’ya üye olarak katılması hususundaki görüşlerimizi arz etmiştim. Bulgaristan için yapmış olduğum değerlendirme, Türkiye ile yakın dostluk ilişkileri bulunan ve güneydoğu Avrupa’da ve Karadeniz kıyısında önemli bir stratejik konumu olan Romanya için de aynen geçerlidir. Üyelikleri Türkiye tarafından kuvvetle desteklenen Romanya ile Bulgaristan’ın NATO’ya katılmaları, ittifaka daha geniş ve derin güvenlik alanı kazandıracak, bu nedenle de askerî harekât ihtiyaçları açısından önemli kolaylıklar sağlayacaktır. Keza, bu iki ülkenin üyelikleri nedeniyle NATO’nun etki alanı, stratejik açıdan Türkiye için büyük önem taşıyan Karadeniz, Kafkaslar ve Ortaasya bölgelerini de kapsayacaktır. Bu şekilde, bu bölgelerdeki ülkelerin Batı güvenlik sistemiyle bütünleşme imkânı ortaya çıkmış olacaktır. Bunlar, tabiatıyla NATO için önemli kazanımlardır; fakat, NATO’nun, genişleme süreci sonucunda, 19’dan 26 üyeli bir örgüt haline dönüşmesinin, ittifakın karar alma ve işleyiş mekanizmalarında sıkıntı ve sorunlara yol açacağı da bir gerçektir. Ancak, değerli arkadaşlarım, NATO içindeki çetin sorun, Irak savaşı sonrasında ittifak içinde çıkan çatlaktan kaynaklanıyor. Bu çetin sorunun, NATO’nun dayanışma ve etkinliğine ağır bir darbe indirmenin de ötesinde, geleceğini tehdit edebilecek bir nitelik arz ettiğini söylemek, zannederim yanlış olmayacak. Bu bakımdan, sorunun derinleşmesi halinde, NATO’nun zayıflayarak etkisiz hale gelmesi ve hatta dağılması gündeme gelebilir. Oysa, NATO, Türkiye’nin çıkarları açısından olduğu kadar, dünya barış ve güvenliği için de yaşatılması gereken bir örgüttür, Amerika ile Avrupa’yı ve Avrupa Birliğini bir araya getiren son derece yararlı bir ittifak ve güvenlik forumudur. Bu amaçla, NATO ittifakına eski canlılık ve dayanışmasını kazandıracak çözümlerin bulunabilmesi amacıyla, önce NATO’nun karşılaştığı sorunlara sağlıklı bir teşhis konulması gerekiyor. Değerli arkadaşlarım, bu teşhisin isabetli olmasının önemi, bu konudaki değerlendirmeyi yaparken, gerçekçi ve açık sözlü olmamızı da zorunlu kılıyor. İlk bakışta, NATO içerisindeki bölünmenin bazı Avrupalı devletlerin Avrupa Birliği savunmasına NATO’dan bağımsız ve otonom bir yapılandırma kazandırmak istemeleri ve Amerika’nın buna karşı sert bir tepki göstermesinden ileri geldiği zannedilebilir. Keza, NATO içerisindeki çatlağın, ittifak üyelerinin Irak operasyonuna ilişkin olarak birbirlerine ters düşen görüşlere sahip olmalarından kaynaklandığı gibi bir izlenim de edinilebilir. Değerli arkadaşlarım, oysa, bunlar sorunun nedenleri değildir. Bunlar, sorunun sadece dış tezahürleridir. Gerçekte, NATO içerisindeki bölünmenin temelinde, Amerika’nın 11 Eylül terörist saldırılarından sonra kabul ettiği yeni güvenlik stratejisi vardır. “Amerika’nın Ulusal Güvenlik Stratejisi” başlığını taşıyan Eylül 2002 tarihli bir belgede yer alan bu yeni stratejik konsepte, aynı zamanda, “Bush doktrini” de denilmektedir. Özünde, bu strateji, yani Bush doktrini iki temel unsurdan oluşuyor. Birinci unsur, Amerika’nın yeni askerî stratejisidir. Bu strateji, uluslararası alanda askerî güce ve üstünlüğe öncelik vermekte, uluslararası hukuku ve başka ülkelerin egemenlik haklarını, Amerikan ulusal çıkarlarıyla uyumlu olduğu ölçüde dikkate almakta ve unilateralist; yani, müttefikleriyle danışmayı ve işbirliğini öngörmeyen operasyon ve girişimleri tercih etmektedir. Amerika’nın yeni askerî stratejisi, ayakbağı olarak gördüğü Birleşmiş Milletler ile NATO ittifakını ikinci plana itmekte, mutlak güvenlik ve mutlak caydırıcılığı esas olarak almakta ve tehdit oluşmadan, onu kaynağında vurma kavramına dayanan “önceden vurma” veya “önleyici saldırı” doktrinine dayanıyor. Terör tehlikelerine ve saldırgan olabilecek haydut devletlere karşı önceden güç kullanma anlamına gelen önceden vurma kavramı, Bush doktrininin temel taşıdır. Buna göre, sadece acil durumlarda ve meşru savunma amacıyla güç kullanma anlayışı, artık geçerliliğini kaybetmiştir. Bu doktrinle, Amerikan yönetimi, aynı zamanda, Irak’a müdahalesine de Amerikan halkı gözünde meşruiyet kazandırmak ve askerî harekâtı yasallaştırmak istemiştir. Değerli arkadaşlarım, ne var ki, dünya kamuoyu, Bush doktrinine yasal ve meşru bir nitelik atfetmiyor. Gerçekte, Amerika’nın bu yeni savunma kavramı, dünya kamuoyunu ürkütüyor. Diğer bazı ülkelere de örnek teşkil etmesi halinde, bir kaos ortamına yol açmasından endişe ediliyor. Nitekim, bu doğrultuda, hakikaten, bazı kaygı verici gelişmeler de görüldü. Örneğin, Rusya Federasyonu Savunma Bakanı Sergei ivanov, Rusya’nın da, çıkarlarının dünyanın herhangi bir yerinde tehlikeye düşmesi halinde, buna sebep olan ülkeye karşı önleyici saldırılar düzenlenmesini öngören bir stratejiyi kabul etmiş olduklarını açıkladı. Böylece, Rusya’nın da Bush doktrinini kabul ettiği görülüyor. İsrail de, ekim ayında Suriye’yi savaş uçaklarıyla bombalarken, yaptığı saldırıya Bush doktrinini gerekçe olarak gösterdi. Değerli arkadaşlarım, zannederim, bu iki gelişme, Bush doktrininin, küresel istikrar açısından ne denli tehlikeli bir örnek olduğunu ortaya koyuyor. Amerika’nın yeni güvenlik stratejisinin ikinci bir temel unsuru var; bu da, dev bir projeyi, Mesihvari bir hedefi kapsıyor. Altını çiziyorum, Mesihvari bir hedef olarak görüyorum ben bunu. Bu da, büyük Ortadoğu’daki, yani Kuzey Afrika’dan Afganistan’a kadar uzanan coğrafî alandaki ülkelerin rejimlerini demokrasiye dönüştürmek suretiyle, bu bölgeyi dünya için bir tehdit yatağı olmaktan çıkarmaktır. Washington bu konuda şöyle bir analiz yapıyor: Dünyanın diğer bütün bölgeleri 21 inci Asra doğru ilerler, ekonomik ve sosyal kalkınma yolunda ciddî hamleler yapar ve demokratik rejimleri benimserken, büyük Ortadoğu bölgesindeki Müslüman ve Arap ülkeler çağın gerisine düşüyor ve hep geriye gidiyorlar. Bu bölgedeki rejimler tam anlamıyla başarısız. Önde gelen Arap bilim adamları tarafından hazırlanmış olan Birleşmiş Milletler Gelişme Raporu, bu durumu dramatik bir şekilde kanıtlıyor diyor Washington. Bilimsel yöntemlerle hazırlanan insanî gelişme göstergeleri, bu toplumların giderek yozlaştığını, yoksullaştığını ve bunların yaşam koşullarının daha kötüye gittiğini ortaya koyuyor. Bu başarısızlık, söz konusu İslam ve Arap devletlerinin, aşırı ideolojilerin, terörün, antiamerikanizmin ve Batı’yı tehdit eden şiddetin mümbit tarlası haline gelmesine yol açıyor. Washington’un büyük Ortadoğu bölgesine ilişkin resmî analizi bu merkezde; Bush doktrini bu analize dayanıyor. Burada bir parantez açarak, bir noktayı vurgulayalım: Değerli arkadaşlarım, Washington’un en büyük korkusu, Amerika’nın, Ortadoğu kökenli bir terörist grubunun elindeki nükleer veya biyolojik silahlara hedef olma olasılığıdır. İşte, Bush yönetimi, bu verilerden hareketle, büyük Ortadoğu’daki devletlerin rejimlerini değiştirerek, bunları demokrasi temeline oturtmayı ve böylece, Amerika’yı tehdit eden şiddeti önlemeyi amaçlıyor. İlk bakışta, Amerika’nın ortaya koyduğu bu hedef güzel ve insanlığa yararlı gibi görünüyor; ama, şu anda, Amerika’da geçerli olan mantık, rejimlere müdahale etmek ve gereğinde askerî kuvvet de kullanarak bunları zorla demokratik rejime doğru yönlendirmek. Nitekim, yönetim mensupları, yaptıkları beyanlarda, demokratikleşme için gerekirse kuvvet kullanılacağını defalarca vurguladılar. Bu bağlamda, İran ve Suriye’ye karşı tehditkâr ifadelerde bulundular. Arap dünyası, Amerika’nın bu projesine kuşkuyla bakıyor. Bunu, kamufle edilmiş yeni sömürgecilik olarak görüyor. Amerika’nın yukarıda esaslarını belirttiğim iki başlı güvenlik stratejisi, değerli arkadaşlarım, NATO’nun Avrupalı üyelerinin birçoğu tarafından tehlikeli ve kabul edilmez nitelikte görülüyor. Almanya, Fransa ve Belçika itiraz edenlerin başında geliyor. NATO’nun içindeki çatlak bölünmenin nedeni bu işte. Amerika’yla yakın dostluk ilişkileri isteyen ve ülkelerimiz arasında gerçek bir stratejik ittifak ilişkisi arzu eden Türkiye de, Amerika’nın bu güvenlik doktrininin öngördüğü askerî yöntemi ne kabul edebilecek ne de buna ayak uydurabilecek durumda. Ortadoğu’da hedeflenen demokratik dönüşüme gelince, bu, muhakkak ki, yapıcı ve asil bir hedef; ama, Amerika’nın öngördüğü zorlayıcı ve dış müdahale olarak algılanacak yöntemlerle değil, Amerika’nın yöntemleriyle değil. Demokratikleşmeyi, zorla ve kuvvet kullanarak değil, yapıcı diyalog yoluyla, geniş halk katmanlarını ikna yoluyla ve yardım yaparak gerçekleştirmek lazım. NATO’nun böyle bir işlevi üstlenmesi muhakkak ki yararlı olacaktır. Bu takdirde, Türkiye de kendi tarihinin, jeopolitiğinin ve övünülecek demokrasi tecrübesinin bir gereği olarak bu faaliyet alanında büyük ve somut katkılar yapar. Esasen, gerek Amerika’nın gerekse NATO’nun, Ortadoğu’nun demokratik reformunda Türkiye’nin desteğini yanlarına almakta sadece yararları olur. Şimdi, sorunun askerî yönüne bir göz atalım, değerli arkadaşlarım. Burada ciddî bir problem var; çünkü, NATO gibi bir kolektif savunma ittifakının üyelerinin tehdit değerlendirmeleri, ulusal çıkarları ve ulusal güvenlik stratejileri arasında uyuşmazlık varsa, bu devletlerin kendi aralarında ortak bir tehdit değerlendirmesine dayanan yeterli bir ortak çıkar alanı oluşturmaları mümkün olamaz; ortak çıkar alanı olmayınca da, ortak bir strateji belirlenmesi ve ortak amaç ve hedeflerin tanımlanması mümkün olmaz. Değerli arkadaşlarım, bir güvenlik ittifakında üye ülkeler arasında ortak çıkar alanı, o ittifakın dayanışmasının ve işbirliğinin gerçek bir tutkalıdır; bu tutkalın gücü de, ortak tehdit değerlendirmesine, ortak değerlere ve ortak hedeflere dayanır; bunlar olmadan ittifak ayakta duramaz. Bu bakımdan, eğer NATO yaşatılacaksa -ki, yaşatılması lazım- bu takdirde, Amerika ile Avrupalı üyelerin ve Kanada’nın -tabiî, Türkiye de dahil bunların içine- önce aktüel tehdit değerlendirmelerine odaklanmış bir ortak stratejiyi ve stratejik hedefleri tanımlayarak bunun üzerinde mutabık kalmaları, sonra da bu hedeflerin nasıl ve hangi yöntemlerle gerçekleştirileceği hususunda anlaşmaları zorunludur. Değerli arkadaşlarım, ancak biraz önce sunduğum bilgiler, bunun, bugünün ortamında ne denli güç olduğunu ortaya koyuyor; çünkü, değerli arkadaşlarım, NATO ittifakı, Bush doktrinini bu haliyle taşıyamaz. Ancak, yanıtlanması gereken önemli bir soru daha var; bu da, acaba, Bush doktrinini Amerika taşıyabilecek mi? Bu konuda Amerika’da çok ciddî bir tartışmanın başladığını görüyoruz. Yakın zamana kadar “neo-com” denilen ve Amerikan yönetimine hâkim olan şahin muhafazakârlar, ülke politikasına yön veriyorlardı. Bu fikriyat sahipleri şöyle ifade edilebilecek bir yaklaşıma sahiptiler; diyorlardı ki: “Biz, dünyada bir numarayız; hiçbir devlet bize karşı koyamaz. Bu bakımdan, çıkarlarımız askerî müdahale gerektiriyorsa, Amerika olarak biz önalırız ve gereken operasyonu yaparız; ondan sonra, diğer devletler nasıl olsa peşimize takılır; takılma eğiliminde olmayanlara da gözdağı veririz; ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız deriz. Birleşmiş Milletler ve NATO bize ayakbağı oluyor. Bu kuruluşlar by-pass edilmeden aktif bir politika yürütmek mümkün değildir. Her askerî harekât için çıkarlarımıza uygun bir koalisyon kurarız, işlerimizi de böyle yürütürüz. Uluslararası hukuk ve meşruiyet konusuna gelince, uluslararası meşruiyeti ve hukuku, Amerika’nın ulusal çıkarlarının önüne koymak akılcı bir tutum değildir. Evet, yaklaşım bu; Washington’un görüşleri bu merkezdeydi; ancak, bu politikanın beklenen sonuçları vermediği de ortada değerli arkadaşlarım. Dünyanın tek süper gücü olan Amerika, tek başına savaşları kazanıyor; ama, tek başına barışı sağlamaya gücü yetmiyor. Barışı sağlamak için, temel uluslararası ilişkiler kurumu olan Birleşmiş Milletlere, uluslararası meşruiyete ve Avrupalı ülkelerin malî ve siyasî desteğine ihtiyaç var. Washington, olayların zorlamasıyla, bu gerçekleri, artık görmeye başlıyor ve politikasında da tedricen buna göre bir ayarlama ihtiyacını duyuyor. Nitekim, Amerika’nın, Birleşmiş Milletlere kilit bir rol vermemesi nedeniyle, pek tatminkâr nitelikte bir metin olmasa da, 1511 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını çıkararak, Birleşmiş Milletlerle kopan ilişkilerini tamire yönelmesi, ayrıca Irak’ın yeniden imar maliyetini diğer ülkelerle paylaşmak için İspanya’da konferans toplaması, bu ihtiyacın işte somut örnekleri. Değerli arkadaşlarım, dünyamızda kurulu düzenin yetersiz ve tatminkâr olmaktan çok uzak olduğu kesin; ama,kesin olan bir başka husus daha var, bu da, ilk uluslararası hukuk düzeninin temellerini atan, 1648 Vestfalya Antlaşmalarından bu yana gelişen uluslararası hukuku yok farz ederek ve uluslararası kurumları hiçe sayarak daha iyi bir düzenin de kurulmasının mümkün olmadığı. Nitekim, Irak’a müdahalenin transatlantik ilişkilerde yol açtığı anlaşmazlık nedeniyle, küresel barış ve istikrarın yaşamsal temel taşları niteliğindeki üç kurum, ciddî zararlara uğramış durumda. Bu üç kurum, Birleşmiş Milletler, NATO ve Avrupa Birliği. Bunlardan Birleşmiş Milletlerin saygınlığı hayli ağır darbeler almış bulunuyor. NATO ile Avrupa Birliğine gelince, bu örgütlerin bünyelerindeki bölünme, onların işlevlerini aksatıcı bir nitelik kazanıyor. Bu üç kurumun da etkinliklerini yeniden kazanmaları ve bünyelerinde vuku bulun hasarın tamiri için, Amerika ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin yeniden sağlıklı bir uzlaşı ve anlayış temeline oturtulması zorunlu, değerli arkadaşlarım. Bu da, her şeyden evvel, NATO içinde Amerika ile diğer NATO üyelerinin bir, ortak bir tehdit değerlendirmesi üzerinde mutabık kalmalarına; iki, bu değerlendirmeye dayalı olarak, aralarındaki ortak çıkar alanını tanımlamalarına; üç, ortak bir strateji üzerinde anlaşabilmelerine bağlı. Bu belirttiğimiz üç alanda görüş birliği sağlanması ise, her şeyden evvel, Amerika’nın, Bush doktrinini yumuşatmasına, uluslararası hukuka ve kurumlara dayalı bir dünya düzeni kavramını kabul etmesine bağlı. Ancak, biz, önümüzdeki başkanlık seçimlerine kadar, Başkan Bush’un bu yolda adımlar atabileceğini zannetmiyoruz. Esasında, Irak savaşının akıbeti ve başkanlık seçimleri, Amerika’nın yeni güvenlik stratejisi için bir referandum niteliğinde olacaktır. Görüleceği üzere, NATO, çetin sorunlarla karşı karşıya. Önümüzdeki yıl haziran ayında İstanbul’da yapılacak zirve toplantısına kadar, bu sorunların çözümüne imkân verecek bir zeminin oluşabileceğini tahmin etmek de fazla iyimserlik olur; ancak, yine de, Türkiye’nin, bu durumun bilincinde olarak, ittifakın dağılmasını veya zafiyete uğramasını önleyecek yaklaşımlar üretebilmesi son derece önemlidir. Bu görüşlerle, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, Romanya Cumhuriyetinin Kuzey Atlantik Antlaşmasına Katılımına İlişkin Protokolün onaylanmasını uygun bulduğumuzu, Yüce Heyetinize saygılarımla sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: