Cezayir ile Yatırımların Karşılıklı Teşviki

16 10 2003

– Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunmasına İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım. Değerli arkadaşlarım, Cezayir’le imzalanan bu anlaşmanın temel gayesi, tarafların karşılıklı yatırımlarını teşvik etmek ve korumaktır. Esasında, ülkemiz, bugüne kadar 66 ülkeyle bu tip anlaşmaları imzalamış ve bunların 46 adedi, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak, yürürlüğe girmiştir. Yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması anlaşmalarıyla genel olarak Türkiye’nin hedeflediği, yabancı sermayeyle birlikte teknoloji, yönetim becerisi ve pazar imkânlarını ülkemize çekmektir; ancak, bu tip anlaşmaların aktedilmesi, bazen de, Türk girişimcilerin yabancı ülkelerdeki yatırımlarını güvence altına almak ihtiyacından doğmaktadır. Nitekim, Cezayir’le yapılan bu anlaşmanın temel amacı Türk girişimcilerini korumaktır. Türk yatırımcılar, henüz pek önemli ölçülerde olmamakla birlikte, Cezayir’e de yönelmeye başlamışlardır. Dışişleri Bakanlığımızdan aldığım bilgilere göre, Cezayir’de Türk yatırımlarının toplamı 50 000 000 dolar civarındadır. Bunların başında, Sabancı-Marsa Firmasının margarin üreten tesisleri ile Atlas Holdingin amonyak, üre ve gübre üreten tesisleri gelmektedir. Değerli arkadaşlarım, hemen belirteyim ki, bir ülkeye yapılan yatırımlar, o ülkeyle ticaretin artmasına zemin hazırlar. 2002 yılında Cezayir’le ticaret hacmimiz 1 257 000 000 dolar olmuştur; bu ülkeden ithalatımız 875 000 000 dolarlık, ihracatımız ise 381 000 000 dolarlıktır. Cezayir’den yaptığımız ithalatın yüzde 99,5’ini LNG dediğimiz sıvılaştırılmış doğalgaz ile LPG dediğimiz sıvılaştırılmış petrol gazı oluşturmaktadır. Cezayir’e ihracat kalemlerimizin başında ise, motorlu kara ulaşım araçları, makine aksamı, elektrikli makineler ve elektronik malzeme ve televizyon yer almaktadır. Cezayir, Türkiye’nin, doğalgaz temin ettiği ve doğalgaz ikmalinde çeşitliliği sağladığı, önemli addettiğimiz bir kaynaktır. Bu ülkeye ihracatımızın yükselmesi ve ülkelerimiz arasında ticaretin dengelenmesi, bu enerji kaynağından artan ölçülerde yararlanmamızı sağlayacaktır. Bu nedenle, Cezayir’e ihracatımızın artması için özel bir çaba gösterilmesinin önemi açıktır. Değerli arkadaşlarım, konumuz yatırımların teşviki olduğundan, bir noktanın altını çizmek istiyorum. Türkiye’nin en önemli yapısal sorunlarının başında sermaye yetersizliği gelmektedir. Bu durum, ülkemizin atılım yapmasını engelleyen kilit faktörlerden başlıcasıdır. İyice anlamamız gereken bir husus, Türkiye’nin, bugünkü üretim yapısıyla ve 40-45 milyar dolarlık bir ihracat hacmine ilaveten, 10-12 milyar dolarlık turizm geliriyle sorunlarını çözemeyeceğidir. Ülkemizin halihazır üretim yapısını değiştiremezsek, 2023 yılında, Türkiye’nin, dünyanın ilk 10 ekonomisi arasında yer alması hususunda, bu Meclisin hem sağında hem de solunda oturan milletvekilleri tarafından zaman zaman dile getirilen özlemler bir hayal olarak kalmaya mahkûm olacaktır. Böyle bir atılımın gerçekleştirilmesi ve Türkiye’nin birinci lig devletler arasında yer alması için, ülkemizin üretim ve ihracat yapısının değiştirilmesi zorunludur. Türkiye’nin, yüksek katmadeğerli ve ileri teknoloji kullanan sanayi ürünleri üreterek ve uluslararası hizmet sektörüne katkıda bulunarak, ihracat kompozisyonunu, bugüne nazaran, büyük ölçüde çeşitlendirmesi gerekecektir. Bu açıdan, Türkiye’nin, tam bir malî disiplin içinde, sağlıklı ekonomi politikaları uygularken; kitlevî boyutta, doğrudan yabancı sermaye çekmeyi başararak, bunları gerekli yatırımlara yönlendirmek suretiyle teknoloji atılımını gerçekleştirmesi gerekecektir. Son yıllarda yabancı yatırımları ülkelerine yoğun şekilde çekme becerisini gerçekleştiren ülkeler, büyük atılımlar yapmışlar, çarpıcı bir ekonomik büyüme trendi yakalamışlardır. Geçen hafta bu kürsüden yaptığım bir konuşmada bu hususa temas etmiş ve özellikle İrlanda örneğinin Türkiye için esinlenecek bir model olduğunu belirtmiştim. Değerli arkadaşlarım, Dünya Bankasının ortaya koyduğu önemli bir nokta var; bu da, uluslararası alanda, bir ülkenin temiz toplum, başındaki hükümetin de temiz bir yönetim olarak algılanmasının, yabancı sermayenin o ülkede yatırım yapması için çok önemli bir faktör oluşturduğudur. Bu bakımdan, uluslararası uzman kuruluşların, bir ülkeyi yolsuzlukla mücadelede başarısız ve temiz bir yönetime sahip olmadığı yolunda değerlendirmeleri halinde, o ülkenin yabancı sermaye kaynaklarını doğrudan yatırım amacıyla kullanabilmesi, son derece kısıtlanmış olmaktadır. Yolsuzlukla mücadelede uluslararası alanda kullanılan bir ölçek, yolsuzluk algılanma endeksidir. Bu ölçek, 1993 yılında kurulan Uluslararası Şeffaflık Hareketinin, yıllık küresel yolsuzluk raporlarında yer almaktadır. Değerli arkadaşlarım, anılan raporlarda, Türkiye’nin yerini belirtmeden önce, yolsuzluk algılanma endeksinin nasıl hazırlandığını belirtmekte yarar görüyorum. Yolsuzluk algılanma endeksi, dünyaca ünlü ve güvenilir araştırma kuruluşlarının raporları temel olarak alınarak ve uluslararası ve yerel saygın işadamlarına, akademisyen ve araştırmacılara sorular sorulmak suretiyle, çok ciddî bir şekilde hazırlanmaktadır. Bu yılki rapordaki endeks, Kolombiya Üniversitesi, Dünya Bankası, Siyasî ve Ekonomik Risk Danışmanlığı, Dünya Ekonomik Forumu, Gallup İnternational gibi 13 bağımsız araştırmacı grup tarafından yapılan 17 araştırmanın sonuçlarına göre düzenlenmiştir. Buna ilaveten, endekste yer alan her bir ülke için, en az 3 araştırma sonucu kullanılmıştır. Genel olarak, ülkelerde, ortalama 10 araştırma yapılırken, Türkiye’ye ilişkin sonuçlar, toplam 14 araştırmanın verilerinden derlenmiştir. Bu bakımdan, en temiz ülkeye 10, en kirli ülkeye ise 0 not verilerek düzenlenmiş olan listedeki sıralama, bir ülkedeki yolsuzluğun yoğunluk derecesi açısından, uluslararası alanda anlamlı bir gösterge olmaktadır. Uluslararası Saydamlık Örgütünün 133 ülkeyi kapsayan bu yılki listesinde, Türkiye, 3,1 puanla 77 nci sırayı almıştır. Hazin olan, geçen yıl, 3,2 puanla sıralamada 64 üncü olan Türkiye’nin, birdenbire 13 basamak birden aşağıya düşmesidir. Listede, Finlandiya, 9,7 puanla, en temiz ülke olarak başta yer almaktadır; onu, İzlanda, Danimarka, Yeni Zelanda, Singapur, İsveç, Hollanda, Avustralya, Norveç, İsviçre, Kanada, Lüksemburg ve İngiltere izliyor. Listenin sonunda yer alan 12 en kirli ülkeye gelince, bunlar, Bangladeş, Nijerya, Haiti, Paraguay, Azerbaycan, Kamerun, Angola, Gürcistan, Tacikistan, Kenya ve Endonezya’dır. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin yolsuzluk algılanma endeksinde notu dört yıldır giderek kötüleşiyor. Uluslararası alanda, bu durumun, ülkemizin, çok ciddî ve giderek artan bir çürümeye ve yozlaşmaya tabi olduğu şeklinde algılanması olağandır. Hemen belirteyim ki, yolsuzluk endeksi listesinde Türkiye, artık, Suriye, Fas, Mısır ve Gana gibi ülkelerin arkasına düşmüştür. Bu, gerçekten, üzüntü verici bir durumdur; Türkiye, buna layık değildir. Sonuç olarak, Uluslararası Saydamlık Örgütünün 2003 yılı raporu ve burada yayımlanan göstergelere göre, Türkiye, maalesef, kirliliğin hızla arttığı bir ülke olarak görülüyor; dünya, Türkiye’yi bu endeksler ışığında, bu niteliğiyle algılıyor. Evet; şimdi, bu noktada kendimize soralım; hangi yabancı sermayedar bu koşullarda Türkiye’ye gelir?! Daha önce arz etmiştim, işin püf noktasının burada olduğunu. Hükümetimiz, sermayeyi çekmek için büyük gayret sarf ediyor; Yabancı Sermaye Çerçeve Kanunu çıkarıldı, şirket kuruluşunun bürokrasisi azaltıldı, vergi kanunlarında birtakım düzenlemeler yapıldı; Türkiye’yi çekici kılmak için teşvikler ve tavizler verildi; ancak, bir türlü, istenen sonuç alınamıyor; yabancı sermaye, Türkiye’den uzak durmakta büyük bir inat gösteriyor. Bunun sebebini, artık görmek durumundayız. Sebep; yabancı sermaye yatırımcısının, bugün, hâlâ , Türk devlet ve bürokrasisinde rüşvet ve yolsuzluğun yüksek düzeyde olduğunu algılamasıdır; sebep, Türkiye’nin yolsuzluk algılanma endeksi notunun kötü olmasıdır; sebep, yabancı sermayedarın, yolsuzluğu çok ciddî bir risk olarak görmesidir. Yabancı sermaye, yatırımcı, göğsüne yolsuzluk yaftası yapıştırılmış bir ülkenin semtine uğramak istemiyor, ondan bucak bucak kaçıyor değerli arkadaşlarım. Sorun burada; bu yaftadan kurtulmadan, beklediğimiz ölçülerde, doğrudan yabancı sermayeden yararlanamayız; bunu bilelim. Bu yaftadan kurtulma açısından, Adalet Bakanı Sayın Cemil Çiçek’in, banka batıranların borçlarını son kuruşuna kadar ödemeden hapisten kurtulamayacaklarını öngören bir yasa tasarısı hazırlandığı hususundaki beyanı önem taşıyor. Sayın Bakanın ifadesine göre, bu yasa tasarısında, banka hortumlayanların, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, tüm mal varlıkları ile paralarının takip edileceği, bu paraların hortumculardan ve olmazsa çocuklarından alınacağı, banka batıranın borç bitene kadar hapiste yatacağı ve batırılan paraların zamanaşımından yararlanamayacağı öngörülüyor. Değerli arkadaşlarım, uzun süreden beri, bu içerikteki önlemlerin alınması hususunda yazan ve konuşan bir kişi olarak, bu doğrultuda atılan adımları gayet olumlu buluyorum ve bu yasa tasarısının Meclisimize sunulmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Bu hususta önemli bir noktaya da işaret etmek istiyorum. Söz konusu yasa, objektif ölçütlere dayanmalı, uygulamada farklılık gözetilmesine yol açacak unsurlar içermemelidir. Hiç kimseye “sen önce kendi gözündeki çapağı temizle” dedirtmemelidir. Daha açık ifade etmem gerekirse, yasa, siyasî hesaplaşma amaçlı ve çifte standartla malul olduğu gibi bir suçlamaya meydan vermemeli, adalet ve vicdan ölçülerinin tartışma konusu yapılmasına yol açmamalıdır. Bunlar sağlandığı takdirde, bu, muhakkak ki, Türkiye’nin yozlaşma endeksini iyileştirecek bir adım olacaktır. Bu bağlamda, altını çizmek istediğim bir nokta da, bir bankanın batmasından sonra devletin mudilere sahip çıkmasıdır. Unutmayalım, hortumlanan bankanın mevduat sahipleri, devlete ve devletin garantisine güvendiklerinden o bankaya paralarını yatırmışlardır. Bu bakımdan, devletin, paraları bankayla batan vatandaşlarımızın zararlarını karşılaması zorunludur. Değerli arkadaşlarım, bu çatı altında görev yapan hepimiz, seçim meydanlarında, rüşvet, israf, kayırma ve kamu kaynaklarının yağmasının devleti kanser gibi kemirdiğini söyleyerek buraya geldik. Hepimiz, bu felaket durumu önlemek hususunda seçmenimize namus sözü verdik. Bugün, artık, Dünya Bankası raporlarında dahi dile getirilen husus, Türkiye’de siyasetçi-bürokrat-soyguncudan oluşan şeytan üçgeninin bu ülkeyi talan ettiği, soyduğudur. Bu olanbitende bizlerin bir günahı, vebali yok; ama, halk, en çok siyasîlerden yakınıyor. Siyaset ve siyasetçilerin en fazla yıprandığı bir dönemden geçiyoruz. Türk Halkı, yolsuzluklardan, hırsızlıklardan, hortumculuklardan, üçkâğıtçılıklardan bıkmış durumda. Tüm bu ahlaksızlıklardan siyaseti sorumlu tutuyor. İyiniyetli siyasetçiyi de, söylemden başka bir şey yapmamakla suçluyor. Türk kamuoyunda, maalesef, siyasetçilerin ahlakî değerlere itibar etmedikleri yolunda derin bir önyargı var. Bu nedenle, bizler, son derece önemli bir sorumluluk altındayız; bu da, ülkemizi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında görev yapan Türk siyasetçisini böyle suçlamalardan kurtarmaktır; bu, bizim görevimizdir. Geçen yasama dönemlerinde tanık olduğumuz ve özellikle, başbakanların ve bakanların karıştıkları yolsuzluklar kamuoyunda kuvvetli tepkiler uyandırmıştır. Söz konusu bakanlar çok ağır töhmet ve iddialar altında kalmışlar; fakat, dokunulmazlık zırhından yararlanarak adaletin önüne çıkmaktan kurtulmuşlardır. Bu gibi durumlar, siyasete ve siyasetçiye karşı derin kuşku ve güvensizlik yaratmıştır. Değerli arkadaşlarım, bu bakımdan, hepimiz el ele vererek hortumcuların zırhını, nasıl, kaldıracaksak, milletvekilliği dokunulmazlık zırhını da kaldırmak amacıyla gerekli adımları atmalıyız. Bu bağlamda, Anayasamızın 100 üncü maddesini de değiştirerek, hem halkımızın siyasetçiye yönelik önyargılarını kırmalı hem de siyasetçinin bulanık ve olumsuz imajını berraklaştırmalıyız. Değerli arkadaşlarım, dokunulmazlığın mevcudiyeti, demokrasinin hesap verme sorumluluğu ve hesap sorabilirlik ilkesini zedeliyor; demokrasinin tam işlemesini frenliyor; ahlak ve fazileti perdeliyor; rüşvet ve yolsuzluğu koruyor, teşvik ediyor; ülkemize yabancı sermayenin gelmesini engelliyor. Türkiye’de temiz toplumu kuramaz, rüşvet ve yolsuzluk vebasından ülkemizi kurtaramazsak, ne yaparsak yapalım, yeterli ölçüde doğrudan yabancı sermayeyi çekemeyiz. Temiz toplumun gerçekleştirilmesi ile rüşvet ve yolsuzlukla sonuç alıcı mücadelenin önündeki en büyük engel de dokunulmazlıktır. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, bu görüşlerle, Türkiye’nin Cezayir’le imzalamış olduğu Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunmasına İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısına olumlu oy vereceğimizi açıklar; bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: