Kuzey Atlantik Antlaşmasına Bulgaristan Cumhuriyetinin Katılımına İlişkin Protokol

15 10 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kuzey Atlantik Antlaşmasına Bulgaristan’ın Üye Olarak Katılmasına İlişkin Protokolün Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini Yüce Heyetinize arz etmek üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım. Değerli arkadaşlarım, Bulgaristan, NATO’nun ikinci genişlemesi çerçevesinde ittifaka üye olacaktır. Birinci genişleme 1999 Nisanında Washington’da yapılan zirve toplantısında gerçekleşmiş ve Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyetlerinin katılımıyla, NATO, 19 üyeli bir ittifak haline gelmişti. NATO’nun ikinci genişlemesi 2002 yılı Prag zirvesinde kararlaştırıldı. Bu kararla, 7 Orta ve Doğu Avrupa ülkesi, yani, Bulgaristan, Romanya, Slovenya, Slovakya, Letonya, Estonya ve Litvanya NATO üyeliğine davet edildiler. Üyeliğe davet edilen bu ülkelerin katılım protokolleri, halen, müttefik devletler parlamentolarınca onaylanmakta olup, bu onay sürecinin 2004 yılı mart ayına kadar tamamlanması planlanmıştır. 2004 Mayısında İstanbul’da yapılacak olan NATO zirve toplantısında, Bulgaristan da dahil, bu 7 ülkenin ittifaka resmen üye olmaları öngörülmektedir. Değerli arkadaşlarım, NATO üyeliği, yarım asır boyunca, Türkiye’nin savunma ve dışpolitikasının temel taşını oluşturmuştur. Soğuk savaş döneminde, Türkiye, Batı savunmasında önemli görev ve sorumluluklar üslenen kilit, stratejik bir müttefik olarak, NATO üyeliğiyle savunmasına hem güçlü bir caydırıcılık boyutu kazanmış hem de buna koşut olarak, Batılı ülkelerden önemli siyasî ve ekonomik avantajlar sağlamıştır. Soğuk savaş sonrası döneminde, Avrupa’ya yönelik kitlevî bir savaş tehdidi yok olunca, NATO’nun temel işlevi, kolektif savunmadan, krizleri önlemeye yönelik, kriz yönetimine doğru kaymıştır. Bu dönemde, Türkiye’nin, Avrupa savunmasında etkin bir rolü kalmamıştır. Ancak, NATO’nun yeni güvenlik ve istikrar stratejisi bağlamında, birçok potansiyel çatışma bölgesini içeren Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’nun oluşturduğu nevraljik coğrafyadaki merkezî konumu dolayısıyla, Türkiye, yine de, ittifakın ağırlığı olan bir üyesi olmuştur. Bu yeni dönemde, NATO, Türkiye açısından, Avrupa’nın ve dünyanın güvenlik konularının ele alındığı prestijli bir siyasî istişare forumu, Bosna, Kosova ve Afganistan’da başarıyla görev yapan bir barış uygulama, koruma ve kriz yönetim merkezi ve ülkemizin Avrupa ile entegrasyon hedefinde bir bağ, bir köprü olarak önemini muhafaza etmiştir. Ancak, bir taraftan 1999’da başlatılan genişleme süreci, diğer taraftan 11 Eylül saldırılarından sonra Amerika’nın uyguladığı yeni güvenlik stratejisi ve Irak savaşı nedenleriyle, NATO yeni sorun ve sınavlarla karşı karşıya kalmıştır. NATO’nun, peş peşe iki kez genişlemesi, Avrupa’daki stratejik dengeleri olduğu kadar, ittifak içindeki üyelerin ağırlık ve önemlerini ve örgütün işleyişini de etkileyecektir. Daha önemlisi, Amerika’nın, Irak’a askerî müdahalesi, Atlantik İttifakı içerisinde ciddî bir bölünmeye ve krize yol almıştır. Bu itibarla, temel niteliklerini yitirmeden ve ağır yara almadan NATO’nun bu krizden çıkıp çıkamayacağı önümüzde ciddî bir sorun olarak durmaktadır. Ayrıca, Amerika’nın 11 Eylül sonrası benimsediği yeni stratejinin etkisiyle canlılık kazanan Avrupa Birliğinin ortak savunma alanındaki faaliyetleri, Amerika tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Değerli arkadaşlarım, bu hususları dikkate alarak, konuşmamın bundan sonraki bölümlerinde özellikle şu dört nokta üzerinde duracağım: 1) NATO’nun açık kapı politikasının anlamı ve arkasındaki nedenler, 2) Genişlemenin NATO açısından getirileri ve götürüleri, 3) Genişlemenin, Avrupa Birliğinin Avrupa güvenlik ve savunma politikası inisiyatifini nasıl etkileyeceği, 4) Amerika’nın Irak’a müdahalesinin NATO içinde yarattığı ciddî çatlağın doğurduğu sorunlar ve bunların üstesinden gelinip gelinemeyeceği. Değerli arkadaşlarım, NATO’nun genişleme kararının arkasında Amerika vardır. Amerika, 1990’lı yılların sonlarına doğru bu doğrultuda girişimlerde bulunduğu zaman Rusya Federasyonu genişlemeye şiddetle karşı çıkmıştı. Batı Avrupalı ülkelerden bazıları da, Amerika’nın genişleme konusundaki ısrarlı tutumunu riskli görmüşler ve bunun ciddî bir uluslararası gerginliğe yol açmasından endişe etmişlerdi. Ne var ki, Rusya, sonunda, Amerika’nın kararlılığı ve ittifak üyelerinin Amerika’nın arkasında saf tutmaları sonucunda pes etti ve geleneksel olarak kendi nüfuz bölgesi ve güvenlik kuşağı olarak gördüğü büyük bir stratejik alana yerleşmiş olan ülkelerin NATO’ya katılmalarına ses çıkaramadı. Esasında, NATO’ya son dört yıl içinde 10 yeni üyenin katılması çok önemli bir stratejik ve jeopolitik olay değerli arkadaşlarım. Bunun anlamı, Batı güvenlik sisteminin, Rusya’nın aleyhine olarak doğuya doğru dramatik ve çarpıcı bir şekilde yayılması. Şimdi, Prag zirve bildirisine dönelim. Bu bildiride NATO’nun genişleme politikasının sürdürüleceği açıklanmıştır. İttifak içinde buna “açık kapı politikası” deniliyor. Yani, NATO, üyelik kriterlerini yerine getirecek olan ülkeleri üyeliğe kabul edeceğini deklare etmiş bulunuyor. Nitekim, üyelik kuyruğunun ön sıralarında bulunan Makedonya, Arnavutluk ve Hırvatistan, aday ülkeleri üyeliğe hazırlayan “Üyelik Eylem Programı”nda yer almışlardır. Bu ülkeler, NATO’nun üçüncü genişleme dalgasında üyeliğe alınmayı sabırsızlıkla bekliyorlar. Değerli arkadaşlarım, esasında, burada ayrıntıya girmeyeceğim; fakat, şunu söylemekle iktifa edeyim. Güneydoğu Avrupa’dan Kafkaslara kadar uzanan jeopolitik alanda yer alan ülkelerde NATO’ya katılma hususunda çok büyük bir iştiyak var. Burada hemen belirteyim ki, NATO’nun bu ikinci genişlemesi, ittifakın stratejik konsepti, kuvvet ve komuta yapısı, sivil ve askerî örgütlenmesi, karar alma süreci ile ortak savunmanın finansmanına katkı modaliteleri açısından yeni düzenlemeler ve reformlar yapılmasını gerektirecektir. Bu bakımdan, NATO’nun genişleme sürecinde bundan sonra yeni bir adım atılmadan önce, tüm bu düzenleme ve reformların gerçekleştirilmesi önem kazanmaktadır. Şimdi, genişlemenin NATO açısından getirileri ile götürülerine bir göz atalım: Bugüne kadar genişleme konusunu Avrupa entegrasyon sürecinin önemli bir boyutu olarak gören Türk hükümetleri, konuyu, stratejik ve jeopolitik unsurlar açısından da olumlu değerlendirmişlerdir. Bu unsurların başında, genişlemenin, Türkiye’nin çevresindeki istikrar ve güvenlik kuşağına, büyüklük ve derinlik kazandırması geliyor. Türkiye açısından böyle geniş bir istikrar bölgesinin ciddî yararları var. Ayrıca, üyelikleri Ankara tarafından kuvvetle desteklenen Bulgaristan ve Romanya’nın ittifaka katılmaları NATO’ya stratejik insicam ve derinlik kazandıracak ve askerî harekât ihtiyaçları açısından önemli kolaylıklar sağlayacaktır. Keza, ittifakın Balkanlar ve Karadeniz’e yayılmasıyla NATO’nun ilgi alanı, Türkiye’nin önem verdiği Karadeniz, Kafkaslar, Ortaasya bölgelerine yönelecek ve bu bölgelerdeki ülkelerin Avrupa Atlantik yapılarıyla bütünleşme imkânları artacaktır. Değerli arkadaşlarım, bu söylediklerim, NATO’nun ikinci genişlemesinin pozitif yönleri; ancak, genişleme, bu olumlu katkılarının yanında çok ciddî problemlere yol açıyor ve şu soruları da gündeme getiriyor: NATO, giderek AGİT’leşmiyor mu? İttifak, giderek hantal bir nitelik kazanmıyor mu? 19 üyeyle karar almakta zorlanan NATO ittifakının 26 üyeyle karar alması çok daha zorlaşmayacak mı? Yeni üyeler, kendi iç sorunlarını ve komşularıyla olan halli zor ihtilafları ittifaka taşımayacaklar mı? Komünist sistemin etkilerini tam anlamıyla üstlerinden atamamış ve o dönemin sorunlarını yaşayan bu ülkeler, eski üyelere yük olmayacaklar mı? Nihayet, 26 üyelik bir ittifak içinde Türkiye’nin önemi ve ağırlığı azalmayacak mı? Değerli arkadaşlarım, gerçekçi olmak gerekirse, bu soruların içerdiği kuşku ve tereddütlerin hiçbirine kesin bir şekilde karşı çıkmak mümkün değil, hepsinin gerçek bazı yönleri var. Bir kere, eskisine nispetle hayli kalabalıklaşan NATO’nun karar alma, kararlarını uygulama ve aslî görevlerini etkinlikle yerine getirme kabiliyeti muhakkak ki, bir ölçüde etkilenecektir. Esasında, NATO, genişleme sürecinde aday ülkeleri seçerken, bunların büyük ve üstesinden gelinemez sorunları olmamasına dikkat ediyor. Diğer bir deyişle, NATO’ya girmek için adaylığa arzulu olan devletlerin, aynen, Avrupa Birliğinin uyguladığı gibi bir uyum sürecinden geçmeleri ve bazı önlemleri almaları isteniyor. Yani, üyeliğe uygun bir konuma gelmeleri talep ediliyor. Bir başka önemli olan husus da, NATO üyeliğine aday olan tüm ülkelerin, aynı zamanda, Avrupa Birliği aday statüsünde olmaları ve bunların, bu örgütün hazırlık sürecinden de geçmekte olmaları. Bu bağlamda, NATO üyeliğine aday ülkeler, diğer üyelerle olan ihtilaflarını halletmek, yönetim sistemlerinde demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne dayanan bir sistemin egemen olmasını sağlamak için gerekli önlemleri almak mecburiyetindeler. Değerli milletvekilleri, gördüğünüz gibi, genişleme süreci NATO’yu çok ciddî sorunlar ve sınavlarla karşı karşıya getiriyor. NATO üyeleri, önümüzdeki yeni dönemde, eğer aralarında somut bir ortak çıkar alanı oluşturabilirler ve ortak bir amaç ve ortak bir strateji üzerinde anlaşabilirlerse, bu sorunların hepsinin üstesinden gelirler ve bu sınavdan başarıyla çıkarlar. Aksi takdirde, Irak savaşının NATO içinde yarattığı çatlağın daha da derinleşmesi ve ittifakın zayıflayıp dumura uğraması tehlikesi ortaya çıkabilir. NATO içinde bir çatlak var değerli arkadaşlarım. Bu çatlağın bir tarafında Fransa, Almanya, Belçika ve Lüksemburg bulunuyor. Çatlağın diğer tarafında ise, Amerika’nın liderliğinde İngiltere, İtalya, İspanya gibi eski ittifak üyeleriyle birlikte Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi yeni üyeler de yer alıyor. Amerika hariç bütün bu üyeler aynı zamanda Avrupa Birliğinin üyeleri. Bu nedenle çatlak ve derin görüş ayrılıkları aynen Avrupa Birliğine de yansımış durumda. Bu nedenle, Avrupa Birliği yeni bir güvenlik stratejisi oluşturmakta aciz kalıyor. Avrupa Birliği içinde Alman, Fransız, Belçika ve Lüksemburg dörtlüsü Avrupa güvenlik ve savunma politikası alanında ilerleme sağlamaya çalıştıkça, bu hususta bazı somut öneriler ileriye sürdükçe, hem Amerika hem de Avrupa Birliğinin diğer üyeleriyle ihtilafları, görüş ayrılıkları derinleşiyor. Örneğin, Fransa, Almanya, Belçika ve Lüksemburg dörtlüsü 29 Nisanda yaptıkları zirve toplantısında yapılandırılmış işbirliğinden söz ettiler ve Avrupa Birliğinin otonom yeteneklerini geliştirici önlemler hususunda kararlı bir yaklaşım sergilediler. Yani, NATO’dan bağımsız olarak askerî operasyon planlamak ve düzenlemek için ortak bir genelkurmay ve karargâh oluşturmak ve yetenekli bir savunma sistemi geliştirmek için harekete geçmeyi kararlaştırdılar. Bu inisiyatif ileride Avrupa Birliği savunma gücünün temellerini oluşturabilir. Bu tutumdan rahatsız olan Amerika, söz konusu inisiyatife karşı çıkarak şöyle bir mesaj verdi: “Böyle, Avrupa Birliği içinde, NATO’dan bağımsız ve yapısal nitelikte bir işbirliği NATO’nun karar alma mekanizmasıyla uyuşmuyor. Bu yolda ilerleme, NATO karar alma mekanizmasını ve güvencelerini zafiyete uğratır. Bu çeşit yaklaşımlar NATO’yu by-pass ederek yozlaştırır, bundan vazgeçin.” Bunu diyen Amerika, bu mesajı veren Amerika. Değerli arkadaşlarım, görüleceği üzere, NATO içinde ciddî bir bölünme var. Bu bölünme, sadece bazı NATO üyelerinin Avrupa Birliği savunmasına NATO’dan bağımsız ve otonom bir yapılanma kazandırmak istemelerinden ileri gelmiyor. Bölünmenin temelinde, Amerika’nın, 11 Eylül saldırılarından sonra kabul ettiği yeni güvenlik stratejisi var. Bu stratejinin özü nedir? Bu strateji, uluslararası alanda askerî güce ve üstünlüğe öncelik veren, ünilateralist; yani, tek taraflı operasyon ve girişimleri tercih eden, mutlak güvenlik ve mutlak caydırıcılığı esas alan ve tehdit oluşmadan, somutlaşmadan, onu kaynağında vurma kavramına dayanan, önceden vurma, önceden saldırma doktrinine dayanıyor. Bu doktrin bağlamında, Amerika’nın bir de dev bir projesi, mesihvari bir hedefi var: Ortadoğu’yu demokratikleştirme yoluyla, dünya için bir tehdit yatağı olmaktan çıkarmak. Bu, tabiî, güzel bir şey; ama, şu anda Amerika’da geçerli olan mantık, gereğinde askerî kuvvet de kullanarak, zorla demokratikleştirmek. Nitekim, Washington’daki yönetim mensupları yaptıkları beyanlarda, demokratikleştirme için gerekirse kuvvet kullanılacağını defalarca vurguladılar. Bu bağlamda, İran’a ve Suriye’ye tehditkâr ifadelerde bulundular. Amerika’nın yukarıda esaslarını belirttiğim güvenlik doktrini, NATO’nun Avrupa üyelerinin birçoğu tarafından kabul edilemez nitelikte. Almanya, Fransa ve Belçika itiraz edenlerin başında geliyor. Amerika’yla yakın dostluk ilişkileri isteyen ve ülkelerimiz arasında gerçek bir stratejik ittifak ilişkisi arzu eden Türkiye’nin de, Amerika’nın bu güvenlik doktrinine ayak uydurması son derece zor değerli arkadaşlarım. Ortadoğu’daki demokratik dönüşüme gelince, bu, muhakkak ki, yapıcı ve asil bir hedef; ama, Amerika’nın öngördüğü yöntemlerle değil. Demokratikleştirmeyi zorla ve kuvvet kullanarak değil, yapıcı diyalog yoluyla, ikna yoluyla ve yardım yaparak gerçekleştirmek lazım. NATO’nun böyle bir işlevi üstlenmesi de çok yararlı olabilir. Bu takdirde, Türkiye de, kendi tarihinin, jeopolitiğinin ve övünülecek demokrasi tecrübesinin bir gereği olarak, bu faaliyet alanında büyük ve somut katkılar yapar. Bu söylediklerim ışığında, değerli arkadaşlarım, NATO’nun ciddî bir problemle karşı karşıya olduğu ortaya çıkıyor; çünkü, NATO içindeki çatlağın derinleşmemesi için, ittifakın lideri konumundaki Amerika’nın ulusal stratejisi ile üye devletlerin stratejileri arasında temelli ve birbirleriyle bağdaşmaz farklar olmaması lazımdır. Bir kolektif savunma ittifakında çıkarlarve güvenlik stratejileri arasında temelli ve birbirine ters düşen hedefler mevcutsa, anlamlı bir ortak çıkar alanı oluşturulması, ortak bir strateji belirlenmesi ve ortak amacın tanımlanması mümkün olmaz. Bu bakımdan, eğer, NATO yaşatılacaksa -ki, yaşatılması lazım- bu takdirde, Amerika ile Avrupalı üyelerin ve Kanada’nın önce aktüel önemli stratejik sorunlara odaklanmış bir ortak stratejik hedefi tanımlamaları, sonra da buna tam anlamıyla angaje olmaları gerekli. Bu bakımdan, şöyle bir gerçekle karşılaşıyoruz: NATO’nun etkin bir örgüt olarak yaşaması için ya Kanada ile Avrupalı üyeler Amerika’nın stratejik çizgisine yaklaşacaklar yahut da Amerika, kendi stratejik doktrinini değiştirecek ve buna partonerleri tarafından kabul edilebilecek bir şekil ve şemail kazandıracaktır. Ben, Kanada’nın ve Avrupalı üyelerin Amerika’nın çizgisine yaklaşabileceklerini hiç sanmıyorum; çünkü, Amerika’nın halihazır stratejisi, 11 Eylül travmasının etkisinde hazırlanmış, tepkisel, diplomasiye ve Birleşmiş Milletler sistemine ve yöntemlerine az yer veren, katı ve cezalandırıcı bir stratejidir. Amerika’nın stratejisini değiştirmesini bekleyebilir miyiz; buna “evet” demek son derece güç; ancak, bu hususta Amerika’da bir tartışma başlamış olduğunu da gözardı etmemek lazım. Değerli arkadaşlarım, görüleceği üzere, NATO, halen çok ciddî ikilem ve sorunlarla karşı karşıya bulunuyor. Önümüzdeki yılın mayıs ayında İstanbul’da yapılacak zirve toplantısına kadar da bu sorunların çözümüne imkân verecek bir zeminin oluşacağını hiç zannetmiyorum. Her halükârda, Türkiye’nin, arz ettiğim bu çetin sorunların bilincinde olarak çözüme katkıda bulunabilecek yaklaşımlar üretebilmesi son derece önemli. Değerli arkadaşlarım, bu görüşlerle, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, Bulgaristan Cumhuriyetinin Kuzey Atlantik Antlaşmasına Katılımına İlişkin Protokolün onaylanmasını uygun bulduğumuzu açıklar, Yüce Heyetinizi saygıyla selamlarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: