9 adet, yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması anlaşmasının onaylanması

2 10 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; gündemimizde bulunan 9 adet, yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması anlaşmasının onaylanması hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. İçerik açısından birbirlerinin tıpatıp aynı olan bu anlaşmalar, Türkiye Cumhuriyeti ile Şili Cumhuriyeti, Fas Krallığı, Filipinler Cumhuriyeti, İtalya Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Portekiz Cumhuriyeti, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, Yemen Cumhuriyeti ve Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti arasında imzalanmış bulunmaktadır. Türkiye, bugüne kadar, 66 ülkeyle bu tip anlaşmaları imzalamış ve bunların 46 adedi Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Bu anlaşmaların temel amacı, taraf ülkeler arasında sermaye ve teknoloji akımını artırmak ve yatırımların ilgili ülkenin hukuk düzeni içerisinde nasıl korunduğunu ortaya koymaktır. Türkiye açısından yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması anlaşmalarıyla genel olarak hedeflenen yabancı yatırımcı kitlesi, yabancı sermayeyle birlikte teknoloji, yönetim becerisi ve pazarlama imkânlarını da getiren yabancı yatırımcılardır; ancak, görüleceği üzere, bu tip anlaşmaların imzalanmış olduğu tüm devletler, Türkiye’ye sermaye ve teknoloji ihraç edebilecek bir sanayileşme düzeyine ulaşmış ülkeler değildirler. Bu kategorideki ülkelerle anlaşma akdetilmesi ihtiyacı, Türkiye’nin sermaye ihraç eden ve yabancı ülkelerde yatırım yapar bir hale gelmesinden sonra doğmuştur. Bu durumda, yurt dışında yatırımları bulunan girişimcilerimizin bu ülkelerdeki yatırımlarının güvence altına alınması, akdetilen anlaşmaların temel amacı haline gelmiştir. Yatırımların karşılıklı teşviki ve korunması anlaşmaları, yabancı yatırımcıların bir ülkede yatırım yapma aşamasında kuşku duymalarına neden olan bazı hususlarda onlara gerekli güvenceleri vermektedir. Nedir bu güvenceler. Bunların başında, yabancı yatırımcıya, kamulaştırma veya devletleştirme halinde, yatırımının gerçek bedelinin gecikmeksizin ödeneceği ve transfer edileceği gelmektedir. Yabancı yatırımcıya verilen diğer bir güvence de, millî muamele ilkesinin ve en çok gözetilen ulus kaydının uygulanacağıdır. Ayrıca, yabancı yatırımcılara transferlerin gecikmeden yapılacağı, savaş veya iç karışıklık hallerinde, millî muamele ilkesi uyarınca tazminat ödeneceği ve uyuşmazlık halinde, uluslararası tahkim imkânının tanınacağı garanti edilmektedir. Sayın milletvekilleri, Türkiye’nin en önemli yapısal sorunlarının başında sermaye yetersizliği gelmektedir. Bu durum, ülkemizin atılım yapmasını engelleyen kilit faktörlerden biridir. İyice anlamamız gereken bir husus, Türkiye’nin bugünkü üretim yapısıyla ve 40 ilâ 45 milyar dolarlık bir ihracat hacmine ilaveten 10 ilâ 12 milyar dolarlık turizm gelirleriyle sorunlarını çözemeyeceğidir. Türkiye, üretim ve ihracat yapısını değiştirmek, ileri teknoloji kullanan ürünler üretmek ve uluslararası hizmet sektörüne katkıda bulunmak suretiyle, ihracat kompozisyonunu zenginleştirmek zorundadır. Bu açıdan, Türkiye’nin, büyük ölçüde, doğrudan yabancı sermaye çekmeyi ve bunları gerekli yatırımlara yönlendirmeyi başarmak suretiyle, teknolojik atılım gerçekleştiren ve refah yolunda süratli adımlar atan ülkelerin uyguladıkları yöntemleri kendine model olarak alması isabetli olacaktır. Örneğin, son yıllarda parlak bir kalkınma başarısı gösteren İrlanda’nın uyguladığı yöntemler, Türkiye için, esinlenilecek bir model oluşturuyor. İrlanda örneğine ilişkin bazı ayrıntılar vermeden önce, dünyadaki yabancı sermaye akımından ve Türkiye’nin bundan aldığı paydan kısaca bahsetmek istiyorum. Önce, Türkiye’nin, 1980’li yılların ikinci yarısında, yabancı sermayeyi çekme hususunda önemli bir atılım yaptığını kaydedeyim; ancak, müteakip on yıllık dönemde, yani, 1990’lı yıllarda dünyada yabancı sermaye 12 kat birden artarken, Türkiye, maalesef, bu artıştan hiçbir şekilde yararlanamamıştır. Değerli arkadaşlarım, burada, genel kanının aksine olarak, sermayenin gelişmiş ülkelerden gelişmemişlere doğru değil de, bunun tam tersine bir yön izlediğini belirteyim. Bu noktaya iki nedenle işaret ediyorum: Birincisi, ülkemize doğrudan yabancı sermaye çekimi hususunda beklentilerimizde ölçülü olmamız gerektiğini vurgulamaktır. İkincisi de, bu husustaki politikalarımızın gayet tutarlı ve bu alandaki dünya rekabet ortamının şartlarına uygun olması gerektiğini belirtmektir. Bugüne kadar Türkiye’ye gelen yabancı sermaye 17 000 000 000 dolardan ibarettir. Her yıl ortalama yabancı sermaye girişi de 800 000 000 dolar civarında seyrediyor. Oysa, dünyada yılda 600 000 000 000 ile 800 000 000 000 dolar arasında değişen bir yabancı sermaye hareketi var. Uzakdoğu, Çin ve eski Doğu Avrupa ülkelerine yabancı sermaye girişi olağanüstü boyutlar gösteriyor. Daha önce sermaye ihraç eden Japonya, Almanya ve Amerika, şimdi yabancı sermaye çekmeye çalışıyor. Nitekim, Hazine Müsteşarlığının 2002 yılı Yabancı Sermaye Raporuna göre, 1997 – 2000 yılları arasında, beş yıllık dönemde 4 500 000 000 000 doları bulan dünya toplam yabancı sermaye girişlerinin en büyük bölümü gelişmiş ülkelerin hesabına kaydedilmiştir. Bu 4 500 000 000 000 doların yüzde 22’si Amerika’ya, yüzde 47’si de Avrupa Birliğine gitmiştir. Yabancı sermaye yatırımlarından en fazla yararlanan 16 ülke şunlardır: Amerika, Belçika, Lüksemburg, İngiltere, Almanya, Çin, Fransa, Hollanda, Kanada, Hong Kong, Brezilya, İsveç, İspanya, Meksika, Danimarka ve İrlanda’dır. Bu 16 ülkenin dünyadaki toplam yabancı sermayeden aldıkları pay yaklaşık yüzde 80’dir. Bu ülkeler arasında Amerika yılda ortalama 200 000 000 000 dolarla en önde, İrlanda da yılda 16 000 000 000 dolarla 15 nci sırada yer alıyor. İrlanda’nın nüfusunun 4 000 000’dan ibaret olduğu dikkate alınırsa, dünyadaki doğrudan yabancı sermaye yatırımlarından aldığı payın gerçekten yüksek olduğu anlaşılır. Nitekim, İrlanda’da fert başına yabancı yatırım 4 000 dolar iken, bu rakam, Türkiye’de sadece 15 dolardır. Biraz önce de belirttiğim gibi, bugün, İrlanda, kitlevî yabancı yatırım çekme stratejileri uygulayarak, süratle kalkınmayı başaran örnek bir ülke konumundadır. İrlanda’nın başarılı stratejisi şu noktalara dayanıyor değerli arkadaşlarım: Bir; İrlanda, yabancı sermayeyi davet edeceği öncelikli yatırım alanlarını saptayarak işe başlamıştır. Bunlar, katmadeğeri yüksek şu 3 üretim ve ihracat sektörüdür: Enformasyon teknolojisi; ilaç ve kimya; uluslararası hizmet sektörü. Burada vurgulamak istediğim bir husus var. Bu da, İrlanda’nın, öncelikli yatırım alanlarını dağıtmadığı, bunları, kendisi için en verimli olacağını hesap ettiği sadece üç sektöre inhisar ettirdiğidir. İrlanda’nın attığı diğer önemli adım, bu sektörlere teşvikleri saptamak ve sektörlere destek verici yatırımları yapmak ve önlemleri almak olmuştur. Bunların bellibaşlıları şunlardır: Birincisi, tamamen bürokrasi ağı dışında bir yapı olarak, İrlanda Kalkınma Ajansı kurulmuştur. İkincisi, ülkede yüzde 50 olan Kurumlar Vergisi -altını çiziyorum, yüzde 50 olan Kurumlar Vergisi- yüzde 10’a indirilmiş ve bu oranın 20 yıl artırılmayacağı taahhüt edilmiştir. Üçüncü önemli adım, söz konusu üç öncelikli sektöre eğitimli işgücünü yetiştirmek amacıyla teknik eğitim veren eğitim kurumları kurulmuştur; çünkü, ileri teknoloji getiren doğrudan yabancı sermayenin en önde gelen ihtiyacı, eğitimli işgücüdür. İrlanda’nın attığı dördüncü önemli adım da, işçi, hükümet ve işveren arasında sosyal bir uzlaşma sağlanarak, ücretlerin her üç yılda bir belirlenmesine gidilmiştir. Bütün bunların yanında, İrlanda’da temiz bir yönetimin mevcut olması ve hukuk sisteminin yabancı yatırımcıya güven vermesi, bu ülkenin başarısında önde gelen bir etkendir. Diğer bir deyişle, uluslararası şeffaflık endeksi İrlanda’nın yüksek not aldığı bir alandır. Tabiatıyla, İrlanda’nın uluslararası şeffaflık endeksinde yüksek not alması, yabancı sermayenin bu ülkeye yönelmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Şeffaflık endeksi, ekonomi dünyasında, bir ülkenin sicil defteri, sabıka kaydı, iyi hal kâğıdı anlamına geliyor. Bu endeks, ilgili ülkenin şu göstergelerine göre hazırlanıyor: Hukukî güvenilirlik, adaletin etkinliği, vergi sistemi, makro ekonomik istikrar, idarî-politik istikrar, muhasebe standartları, siyasal yozlaşma ve yolsuzluk, bürokratik yolsuzluk ve yozlaşma, bürokratik yapının işleyişi, mevzuatın açık ve tutarlı olması. Değerli arkadaşlarım, İstanbul Sanayi Odası tarafından 2001 yılında Price Waterhouse Coopers firmasına hazırlattırılan “Uluslararası Doğrudan Yatırımlar ve Türkiye” başlıklı raporda, ülkemize verilen şeffaflık endeksi notunun çok düşük olduğunu görüyoruz. Rapor, yabancı sermayenin, bir ülkedeki rüşvet ve yolsuzluğu çok ciddî bir risk olarak gördüğünü ve bunun, yatırım ve işletme maliyetini etkileyen ilave bir vergi olarak yabancı yatırımcı tarafından değerlendirildiğini ortaya koyuyor. Konuya açıklık getirmek için bir örnek vereyim: Yabancı bir firma, şeffaflık endeksi düşük olan bir ülkeye yatırım yapacağı zaman, önce vereceği kurumlar vergisini hesaplıyor, sonra buna bir de yolsuzluk riski vergisi ilave ediyor. Sanki bir sigorta primi bu. İstanbul Sanayi Odasının hazırlattığı raporda, Türkiye’nin yolsuzluk riski vergisinin yüzde 36 ile en yüksek düzeyde olduğu belirtiliyor. Rapor, buna bir de yüzde 33 Kurumlar Vergisini ilave ederek, yabancı yatırımcının vergi yükünü yüzde 69 olarak hesaplıyor. Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu noktada kendimize soralım: Hangi yabancı sermayedar yüzde 69 vergi vermeyi göze alarak ülkemize yatırım yapar? Değerli arkadaşlarım, işin püf noktası buradadır. Bakınız, 59 uncu hükümet, yabancı sermayeyi çekmek için büyük gayret sarf ediyor. Yabancı Sermaye Çerçeve Kanunu çıkarıldı, şirket kuruluşlarının bürokrasisi azaltıldı, vergi kanunlarında düzenlemeler yapıldı, basılı tanıtım malzemeleri hazırlandı ve dağıtıldı. Maliye Bakanı Sayın Unakıtan, Devlet Bakanı Sayın Kürşad Tüzmen ve Devlet Bakanı Sayın Babacan, yurt dışında tanıtma toplantıları yaptılar, peş peşe toplantılar düzenlediler; ülkemizin yabancı sermaye yatırımlarına sağladığı avantajları açıkladılar; meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşlarından da bu alanda değerli yardım gördüler. Ancak, bir türlü istenen sonuç alınamıyor. Yabancı sermaye, Türkiye’ye yabancı kalmakta çok büyük bir inat gösteriyor. Değerli arkadaşlarım, bunun sebeplerini artık görmek durumundayız. Başta gelen sebep, biraz önce sizlere izah ettiğim şu yolsuzluk riski vergisidir. Sebep, Türkiye’nin şeffaflık endeksi notunun çok düşük olmasıdır. Yabancı sermaye, göğsüne yolsuzluk yaftası yapıştırılmış bir ülkenin semtine uğramak istemiyor, ondan bucak bucak kaçıyor. Sorun burada. Bu yaftadan kurtulmadan, beklediğimiz ölçülerde doğrudan yabancı sermayeden yararlanamayız; bunu bilelim. Uluslararası uzman kuruluşların hazırladıkları raporlara göre, şu anda, Türkiye, dünyanın en kirli dört ülkesinden biridir. Yıllar boyu toplanan her 100 Türk Liralık vergiden 36 lirası haramzadelere ve vurguncuların cebine gitmiştir. Siyaset ve siyasetçilerin en fazla yıprandığı bir dönemden geçiyoruz. Türk kamuoyunda, maalesef, siyasetçilerin ahlakî değerlere itibar etmedikleri yolunda derin bir önyargı var. Bugün, artık Dünya Bankası raporlarında dahi dile getirilen husus, Türkiye’de, siyasetçi-bürokrat- hortumcudan oluşan şeytan üçgeninin bu ülkeyi talan ettiği ve soymuş olduğudur. Bu olan bitende bizlerin bir günahı, vebali yok; ancak, bizim son derece önemli bir sorumluluğumuz var. Bu da, ülkemizi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında görev yapan Türk siyasetçisini böyle suçlamalardan arındırmaktır. Bu bizim görevimizdir. Değerli arkadaşlarım, geçen yasama dönemlerinde tanık olduğumuz ve özellikle başbakanların ve bakanların karıştıkları yolsuzluklar, kamuoyunda kuvvetli tepkiler uyandırmıştır. Söz konusu başbakanlar ve bakanlar çok ağır töhmet ve iddialar altında kalmışlar; fakat, dokunulmazlık zırhından yararlanarak ve bu çatı altında yapılan birtakım manipülasyonlarla, adaletin önüne çıkmaktan kurtulmuşlardır. İşte, bu gibi durumlar, siyasete ve siyasetçiye karşı çok derin bir kuşku ve de güvensizlik ortamı yaratmaktadır. Değerli arkadaşlarım, bu bakımdan, hepimiz el ele verip, milletvekilliği dokunulmazlığını kısıtlamak amacıyla gerekli adımları atmalıyız. Bu bağlamda, Anayasamızın 100 üncü maddesini de değiştirerek, hem halkımızın siyasetçiye yönelik önyargılarını kırmalı hem de siyasetçinin olumsuz ve bulanık imajını berraklaştırmalıyız. Değerli arkadaşlarım, evet, dokunulmazlığın mevcudiyeti, demokrasinin hesap verme sorumluluğu ve hesap sorabilirlik ilkesini zedeliyor, demokrasinin tam işlemesini frenliyor, ahlak ve fazileti perdeliyor, rüşvet ve yolsuzluğu koruyor, teşvik ediyor ve nihayet, yolsuzluk riski vergisi gibi bir kavramın oluşmasına yol açarak, yabancı doğrudan sermayenin ülkemize gelmesini engelliyor. Değerli milletvekilleri, Türkiye’de temiz toplumu kuramaz, rüşvet ve yolsuzluk vebasından ülkemizi kurtaramazsak, ne yaparsak yapalım yeterli doğrudan yabancı sermayeyi çekemeyiz. Temiz toplumun gerçekleştirilmesi ile rüşvet ve yolsuzlukla sonuç alıcı mücadelenin önündeki en büyük engel de, dokunulmazlıktır. Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, bu görüşlerle, Türkiye’nin, konuşmamın başında isimlerini saymış olduğum 9 ülkeyle imzalamış olduğu yatırımların karşılıklı teşviki ve korunmasına ilişkin anlaşmaların onaylanmasına olumlu oy vereceğimizi açıklar; bu vesileyle, hepinize saygılarımı sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: