Lozan Barış Antlaşmasının imzalanışının 80 inci yıldönümü

24 07 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün, Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası alanda kazandığı ilk büyük diplomatik zaferin, Lozan Barış Antlaşmasının 80 inci yıldönümü. Bu önemli güne ilişkin görüşlerimi Yüce Heyetinizle paylaşmak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım. Değerli arkadaşlarım, Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası kimlik belgesi olan Lozan Barış Antlaşması, Türk Ulusunun yaşamsal haklarını ve amaçlarını gerçekleştiren bir siyaset abidesi ve muazzam bir diplomatik zaferdir. Varlığına kastedilen, yok edilmek istenen Türk Ulusu, Gazi Mustafa Kemal’in önderliğinde şahlanmış ve verdiği Kurtuluş Savaşı sonucunda kazandığı askerî zaferi, Lozan’da, diplomatik bir başarıya dönüştürerek, yeni Türk Devletinin kuruluşunu dünyaya ilan etmiştir. Lozan Antlaşmasıyla, genç Türkiye Cumhuriyeti, uluslararası düzeyde, eşit, egemen ve bağımsız bir devlet olarak tanınmış, hak ve hukuku bütün dünya tarafından teslim edilmiştir. Değerli arkadaşlarım, Atatürk, Nutkunda, Lozan Antlaşması için “Türk Milletine karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük suikastın sonuçsuz kaldığını bildiren bir belgedir” demiştir. Gerçekten de, Vahdettin Hükümeti tarafından 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşmasıyla, Türk Ulusu, canlı bir varlık olmaktan çıkarılıyor, toprakları şuna buna peşkeş çekiliyordu. Türk Ulusunun, Kurtuluş Savaşıyla kazandığı zafer ve bu zaferi uluslararası alanda taçlandıran Lozan Antlaşması yoluyla iğrenç Sevr Antlaşması tarihin çöp sepetine atılmıştır. Bu nedenle, Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti için olağanüstü bir önem ve değer taşımaktadır. Değerli arkadaşlarım, Sevr Antlaşmasının temel hedefi, anayurdumuzu nüfuz bölgelerine ve küçük devletlere bölmek suretiyle, Anadolu’nun coğrafî, kültürel ve siyasî birliğini sona erdirmek ve bu şekilde ulusal şuurumuzu zayıflatmak ve yok etmekti. Türk Halkı, bu kötü talihe, bu bahtsız kadere layık olmadığını, Gazi Mustafa Kemal’in liderliğinde başlattığı Kurtuluş Savaşında kazandığı askerî başarılarla kanıtladı. Gerçekten, 30 Ağustos Başkumandan Meydan Savaşında kazanılan büyük zafer ve Anadolu’nun saldırganlardan tamamen temizlenmesi, Türk tarihinin seyrini değiştiren sonuçlar doğurdu. Lozan barış müzakerelerinin yolu bu şekilde açıldı. Değerli arkadaşlarım, Lozan’da İsmet Paşa ve maiyetindeki delegasyon çok çetin bir diplomatik mücadele verdi. Konferans müzakereleri zaman zaman çıkmaza giriyor, konferansın kesilmesi ortamında savaşın yeniden patlak vermesi tehlikesi beliriyordu. Ünlü tarihçi Lord Kinross, bu durumun psikolojik çatışma ortamından kaynaklandığını yazıyor. Kinross’a göre, Lozan’da, bir psikolojik savaş mevcuttu. Birinci Dünya Savaşı galipleri, Ankara hükümetini, Osmanlının mirasçısı olarak yenilmiş bir milletin temsilcisi sanıyor, öyle muamele ediyor; Türk tarafı ise, kendisini Anadolu savaşının galibi olarak görüyordu. İsmet Paşa, Lozan’a, büyük devletlerin, genç ve muzaffer Türk devletine karşı eşitlik ve saygıya dayalı bir yaklaşım sergileyecekleri umuduyla gitmişti. Bunun yerine, onların kendisine talepkâr bir yalvarıcı gözüyle baktıklarını gördü. Bunlar, Lord Kinross’un görüşleri. Lozan’da Amerikan delegasyonunda görevli bir diplomat olan Joseph Grew, “Atatürk ve İnönü, Bir Amerikan Elçisinin Hatıraları” adlı eserinde, İsmet Paşanın, karşısına ortak bir cephe oluşturarak çıkan Batı dünyasının devleriyle amansız mücadelesini şöyle anlatıyor: “Türk delegasyonu, burada gerçekten güç durumda; bir yandan, Ankara, Millet Meclisi, diplomatik zaferler kazanılmasını ve millî gururun tatmin edilmesini ısrarla istiyor; fakat, beri yandan, buradaki muhasım taraflar, Türkleri, mahvedici usullerle ezmeye çalışıyorlar.” (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ. ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Gerçekten de, Batılı devlet temsilcileri, sürekli ültimatom verir şekilde hareket ediyor, konferansı kesme tehdidinde bulunuyor ve dikte ettikleri bir anlaşmayı, İsmet Paşaya, baskı yoluyla imzalatmak istiyorlardı. Daha sonraları, Amerika’nın Türkiye’de büyükelçiliğini yapan Joseph Grew, biraz önce atıfta bulunduğum eserinde, dokuz ay süren Lozan Konferansının sonlarına doğru İsmet Paşayı şöyle tarif ediyor: “Konferansın son toplantılarında İsmet Paşaya ecel terleri döktürüyorlardı. Paşanın gözlerinin altında derin halkalar belirmiş, saçları dimdik olmuş, tüm gücü tükenmişti; fakat, bütün saldırılara karşı ayakta duruyor ve karşı koymaya devam ediyordu. Sonradan anlaşıldı ki, müttefikler, son bir hücumdan sonra silahlarını bırakmışlardı. Ertesi sabah Paşayı gördüm, on yıl yaşlanmış görünüyordu.” Değerli arkadaşlarım; sonuçta, Türkiye, bu çetin mücadeleden zaferle çıkmıştı. Böylece, Lozan Antlaşması, Birinci Dünya Savaşının dikte edilmemiş, müzakere edilmiş ilk barışını oluşturdu. Bu zafer, Lozan’da, dünyanın devlerinin elinden söke söke alındı. Kurtuluş Savaşında, silahla, kanla, ateşle kazanılan zaferi, İsmet Paşa, Lozan’da uluslararası hukuk açısından tarihe geçirdi. Bu zaferin anlam ve boyutunu anlamak için, o zamanki can düşmanlarımızın neler söylediklerine bir göz atalım: Yunanistan’ı, Anadolu’yu işgale teşvik eden İngiliz Başbakanı Lloyd George “Lozan Antlaşması, İngiltere’nin bugüne kadar imzaladığı anlaşmaların en alçaltıcısıdır” diyor. Yunan Dışişleri Bakanı Streit ise “Lozan, bütün devletlerin Türkler karşısında boyun eğmelerini kanıtlayan bir belgedir” demiştir. Değerli arkadaşlarım, yabancı tarihçiler, Lozan’la yeni Türk Ulusunun doğduğunu söylerler; fakat, bunun da ötesinde, Lozan’ın, uluslararası alanda, çok önemli üç işlevi olmuştur. Bunların birincisi, Türkiye’nin, ezilmiş milletler için sömürgeciliğe karşı mücadelede bir örnek oluşturması olmuştur. İkincisi, Türkiye, Lozan temelleri üzerinde yaptığı atılımlarla dünyanın güçlü ve saygın devletleri arasında yerini alarak yerkürenin en sıcak ve en nevraljik bölgesinde, istikrarın, uluslararası hukukun ve barışın teminatı olmuştur. Üçüncü işlev ise, Türkiye’nin tarihsel misyonudur. Bu misyon, İslam âlemi ile Batı arasında uyumun, uzlaşının ve karşılıklı anlayışın gerçekleştirilmesi misyonudur. Bu misyon, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra, İslam âlemi ile Batı arasındaki ilişkilerin tehlikeli biçimde gerginleştiği dünya konjonktüründe önplana çıkmıştır. Batılı birçok devlet adamı ve bilim adamı, bu hususu dile getirmekte ve İslam ile Batı’nın siyasî değerlerini bağdaştıran, özgün bir sisteme sahip bulunan Türkiye’yi, böyle bir işlev ve misyonu gerçekleştirebilecek yegâne ülke olarak değerlendirmektedir. Değerli arkadaşlarım, nitekim, ünlü tarihçi Bernard Lewis de, Müslüman toplumların yönetim modelleri hakkında yaptığı bir incelemede, bu görüşü, tarih perspektifinde çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Bernard Lewis, tarih boyunca, hiçbir Arap ülkesinin, model olabilecek nitelikte bir devlet sistemi yaratamadığını, İslam ülkelerinden sadece Türkiye ile İran’ın, birbirine rakip iki model oluşturduklarını, bunlardan din unsurunu devletin merkezine oturtan İran modelinin çağdaş olmadığını ve yaşama şansının bulunmadığını, buna karşılık, Atatürk’ün temellerini atmış olduğu, laik, demokratik cumhuriyet modelinin çağdaş bir sistem olması nedeniyle, Ortadoğu’dan Ortaasya’ya kadar pek çok ülke için bir örnek teşkil ettiğini vurguluyor. Değerli arkadaşlarım, ancak, Türkiye’nin modellik rolünü tartışırken bir noktayı unutmayalım. Türk modeli, daha Osmanlı döneminde başlayan, en az yüzelli yıllık bir sentezin ürünüdür. Atatürk, cumhuriyet öncesi reformlar birikimini, dehasının imbiğinden geçirerek, laik, demokratik cumhuriyet modelinde kristalize etmiştir. Atatürk devrimi, 20 nci Asırda, tarihin kaydettiği ve halen yaşayan en köklü, en iddialı, en kapsamlı dönüşümdür. Bu sayededir ki, bugün, dünyada yaşayan 1 200 000 000 Müslüman içinde sadece Türkiye’de yaşayanlar, çağdaş dünyanın gerçeklerini özümsemiş ve onlara ayak uydurmuş bir ortamda yaşama imkânına sahiptirler. Türkiye dışında, dünyadaki Müslüman nüfuslu 55 ülkeden hangisi, önümüzdeki onbeş-yirmi yıl içinde çokpartili demokrasiyi uygulayabilir; hangisi, bu süre içinde laik bir devlet yapısını gerçekleştirebilir; hangisi. kamuyu da kapsayan bir kadın-erkek eşitliğini ve çağdaş bir hukuk sistemini uygulamaya koyabilir? Gerçek şu ki, hiçbiri, kısa vadede bu adımları atamaz; fakat, bu gerçek, Türk modelinin değerini azaltmıyor, bilakis, artırıyor; çünkü, Türk modeli, İslam dünyası için bir hedeftir, bir yol haritasıdır, bir pusuladır. Bu nedenledir ki, Amerika eski Başkanı Bill Clinton, Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada “Türkiye, 21 inci Asra şekil verecek ülkedir” demiştir. Türk modelinin dünya için önemi, İslam ile Batı’nın ahenk ve barış içinde yaşamasının tohumlarını ve mayasını içermekte olmasından ileri gelmektedir. Bu açıdan, Türk modelinin başarılı olmasında tüm Batı dünyasının büyük çıkarı vardır; ancak, Türkiye’nin de, sistemini, potansiyel bir model olmaktan çıkarıp, fiilî bir model haline getirmesi için, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler alanındaki eksikliklerini tamamlaması, etkin bir siyasî yapılanmayı gerçekleştirmesi, ekonomik sorunlarının üstesinden gelmesi zorunludur. Değerli arkadaşlarım, bu kürsüden, şunu hep tekrar ediyorum: Bu konumdaki bir Türkiye, dünyada bir yıldız gibi parlar, sesi gayet gür çıkar; hem Doğu’da hem Batı’da saygıyla dinlenir. Böyle bir Türkiye’nin elinde model olma keyfiyeti, dış politikada müthiş bir siyasî ve stratejik levye, kaldıraç fonksiyonu görür. Türkiye’nin böyle bir konuma giderek yaklaştığını görmek, bana büyük kıvanç veriyor. Unutmayalım, bütün bunlar, Kurtuluş Savaşı ve Lozan’da başlayan çağdaşlaşma sürecinin bir devamıdır. Evet, değerli arkadaşlarım, bu gerçeği hiçbir zaman unutmayalım. Bu bakımdan, bu önemli yıldönümünde, politik dehası ve askerî zaferleriyle, hak ve hukukunu korumaya azimli, saygın ve başı dik bir Türkiye’nin Lozan Konferansına katılmasını sağlayan Gazi Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere, Lozan Barış Antlaşmasının parlak mimarı İsmet İnönü ve Kurtuluş Savaşında Türkiye Cumhuriyetinin kurulması uğruna can veren şehitlerimiz ile Türkiye’nin kaderini değiştiren Birinci ve İkinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisinin kahraman üyelerinin aziz anıları önünde huşu ve saygıyla eğiliyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: