Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı hakkında

1 07 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, Türkiye Ulusal Programı, Avrupa Birliğinin katılım ortaklığı belgesi ışığında hazırlanmış bulunan ve Türkiye’nin katılım sürecinde Birlikle uyumu nasıl bir takvim uyarınca ve hangi somut adım ve yöntemlerle gerçekleştireceğini ortaya koyan çok önemli bir yükümlülük belgesidir. Bu belgenin Katılım Ortaklığı Belgesiyle paralellik ve uyum göstermesi, somut bir takvim içermesi, net ve şeffaf olması, Türkiye’nin, Avrupa Birliğine katılımı hususundaki kararlılık ve iradesinin bir göstergesidir.

Çok sayıda uzman tarafından aylarca süren bir ortak çalışma sonucunda hazırlanan bu 877 sayfalık Ulusal Program, ülkemizin toplum ve devlet yapısının ve yaşamının tüm yönlerine ilişkin konularını ele almakta ve bunlara, kapsamlı reform ve düzenlemeler getirmektedir.

Değerli arkadaşlarım, bu niteliğiyle Ulusal Program, dev boyutlu bir kamusal dönüşüm sürecini oluşturmaktadır. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu kapsamlı ve devrimsel nitelikteki belgeyi gerektirdiği özen ve dikkatle değerlendirdikten sonra, görüşlerimizi Yüce Meclise açıklamayı arzu ederdik. Ne yazık ki, Ulusal Program, yeni kurulmuş olan ve esas görevi, bu tür belgeleri incelemek ve tartışmak olan Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda dahi ele alınıp incelenmeden, büyük bir aceleyle, geçen cuma günü öğleden sonra Cumhuriyet Halk Partisine tevdi edildi. Tabiatıyla, bu tutum, Partimiz bünyesinde, belge üzerinde çok yönlü ve derinlemesine bir inceleme yapılmasını önledi.

Bu bakımdan, değerli arkadaşlarım, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu aşamada Ulusal Programın içerdiği göze çarpan bazı noktalara değinmekle yetineceğiz. Ancak, bu önemli belge hakkındaki görüşlerimizi, gerektiğinde, etraflı biçimde açıklama hakkımızı mahfuz tutuyoruz. Hemen belirteyim ki, Ulusal Programın böylesine bir telaş ve aceleyle Meclisten geçirilmeye çalışılması, üzüntü yaratan bir tutumdur. Bu çok önemli belgenin, alâyivalâyla kurulduğu açıklanan Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda ciddî bir şekilde incelenmesi gerekirdi; çünkü, bu belgeyi enine boyuna incelemek, tartışmak Avrupa Birliği Uyum Komisyonunun esas ve temel göreviydi. Meclisimizin de, Türkiye’de siyasetin tam mihverine oturmuş olan bu konudaki görevini arzuya şayan bir şekilde yapmasına imkân verilmesini beklerdik.

Değerli arkadaşlarım, bu girizgâhtan sonra, önce siyasî kriterlere ilişkin görüşlerimizi açıklayacağım: Ulusal Programda siyasî kriterlerin 9 başlık altında toplandığını görüyoruz. Sayın Dışişleri Bakanımız, bu 9 başlığı teker teker saydı, bu konularda bilgi verdi. Bu bölüm, esas itibariyle, tam üyelik müzakerelerine başlanabilmesi için, Türkiye tarafından yapılması beklenen mevzuat değişikliklerini ve uygulamaya ilişkin düzenlemeleri içeriyor. İlk bakışta, Katılım Ortaklığı Belgesi ile Ulusal Program arasında bir paralellik ve uyum göze çarpıyor. Ancak, Ulusal Programdaki sözünü ettiğimiz konu başlıklarına ilişkin olarak verilen izahat genel nitelikte olduğu cihetle, ayrıntılara inilmediği cihetle, şu aşamada bu hususlarda tam isabetli bir değerlendirme yapmak imkânından mahrumuz.

“Siyasî Kriterler” bölümünde öngörülen reform ve düzenlemelerin, sonuncusu olmasını beklediğimiz, Yedinci Uyum Paketi bağlamında ele alınacağı anlaşılıyor. Bu nedenle, konuya ilişkin olarak Genel Başkanımız Sayın Deniz  Baykal tarafından yapılan muhtelif açıklamalarında dile getirilen görüşleri burada ben özetleyerek belirtmekte yarar görüyorum.

Bu bağlamda altını çizeceğim birinci nokta, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle ilişkisinin partilerüstü bir konu olduğu ve bu konunun içsiyaset tartışmalarının bir parçası haline dönüştürülmesinin ülkemize büyük zarar vereceğidir. Siyasî partiler, bu konuyu kendi siyasal tekellerine alma gayretlerini bir kenara bırakarak, bunun, bütün Türkiye’nin paylaştığı, sahiplendiği bir ulusal dava olduğunu unutmamalıdırlar.

Değerli arkadaşlarım, esasında Avrupa Birliği davası, bugünün siyasî partilerini aşar. Zira, Atatürk’ten bu yana tarihimizin bir temel doğrultusu, bir anahedefidir. Bu anlayışla, Avrupa Birliği konusunu hiç kimse, siyasî yarar ve parti anlayışıyla ele almamalı ve içpolitika malzemesi yapmaya kalkışmamalıdır.

İkinci vurgulamak istediğim husus, bazı siyasî tercihlerin Türkiye’ye kabul ettirilmesi için Avrupa Birliğinin bir araç olarak kullanılabileceği yolundaki düşüncelerin son derece hatalı olduğudur. Bir kere, Avrupa Birliğine değer vermek, onu özel amaçlar için kullanma hevesinden vazgeçmeyi gerektirir değerli arkadaşlarım. Bu bakımdan, Avrupa Birliğinin meşgul olmadığı belirli bir isteği “Avrupa Birliği için gereklidir” diyerek uyum süreci çerçevesinde gerçekleştirme girişimleri ortak davamıza zarar verir.

Dikkatinizi çekmek istediğim üçüncü nokta, Avrupa Birliğini kendi içimizdeki tartışmalara alet etmekten kesinlikle kaçınmamız gerektiğidir. Avrupa Birliğine yönelik yükümlülüklerimizi, ülkemizdeki dengeleri gözeterek ve sağduyuyla tartışarak yerine getirmeye çalışmalıyız. Unutmayalım, Türkiye, Avrupa Birliğine, daha uyumlu, daha güçlü bir toplum ve ekonomi oluşturmak ve uluslararası alanda daha itibarlı ve nüfuzlu olmak için giriyor. Ancak, bunun için kurumsal yapımızı sarsacak ve gerginlik yaratacak tutumlara başvurmanın hiçbir yararı yoktur.

Siyasî kriterler bağlamında belirtmek istediğim son nokta, Avrupa Birliğine karşı yükümlülüklerimizin müphemiyetten kurtarılması ve netleştirilmesidir. Bugüne kadar yaptığımız açıklamalarla, yasal düzenleme açısından Kopenhag Kriterlerini karşılamamız konusunda var olabilecek eksikliklerimizin neler olduğunu açıkça bilmemiz gerektiği üzerinde ısrarla durduk; ama, bu konularda net bir bilgi sahibi olamadık. Zira, numaralı paketlerle Türkiye’nin yükümlülüklerinin taksit taksit açıklanması, atılması gereken adımların kapsamı konusunda müphem bir durum yarattı ve tablonun tümünü görmemizi engelledi. Ayrıca, bu tutum, Türkiye’yi, sürekli eksikli ve ödevini hiçbir zaman tam olarak yapmamış bir ülke görüntüsünde bıraktı. Bu görüş ve nedenlerle, artık, numaralı paketler uygulanmasından vazgeçilerek, nihaî ve son tek bir pakette, Türkiye’nin atacağı adımların tümünün belirtilmesinin gerektiğini tekrar tekrar dile getirdik. Bu bakımdan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül’ün bu yaklaşımını benimseyerek, yedinci paketin son paket olacağı yolundaki bir açıklamasını memnuniyetle karşılayacağız.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ, mikrofonunuzu açtım efendim.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ(Devamla) – Teşekkür ederim efendim.

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, biz, şu hususun çok iyi anlaşılmasını istiyoruz. Biz, Türkiye’nin kırk yıldır yürüdüğü Avrupa Birliği yolunun mutlu bir sonla bitmesini candan arzu ediyoruz. Halen, bu yolun en kritik aşamasında bulunduğumuzu müdrik olarak, Avrupa Birliği hedefinin yapay ve kısır tartışmalarla kaçırılmasını kesinlikle arzu etmiyoruz. Umarız, hazırlanacak yeni düzenlemeler, biraz önce belirtmiş olduğum görüş ve hassasiyetleri dikkate alarak hazırlanır ve Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’ye tam üyelik müzakerelerinin kapısını açacak adımları elbirliğiyle atarlar.

Burada önemli bir noktaya işaret etmek istiyorum. Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğini, Türk dışpolitikasının en öncelikli konusu olarak görmekte ve bu doğrultuda gerekli her türlü çabanın sarf edilmesini desteklemektedir; ancak, Cumhuriyet Halk Partisinin bu tutumu, ulusal çıkarlara duyarlı olmayan, teslimiyetçi bir siyaset çizgisini benimsediği anlamına gelmemektedir. Türkiye’nin ulusal çıkarlarına sahip çıkılması, Avrupa Birliğine karşıtlık değildir. Zira, böyle bir yaklaşım, esasen Avrupa Birliğinin ruhuna uygundur. Avrupa Birliğinin temel felsefesi, herkesin hakkına, hukukuna sahip çıkılmasını öngörür.

Şimdi, Ulusal Programın “Ekonomik Kriterler” bölümüne geliyorum. Ekonomik Kriterler bölümünde, Sayın Dışişleri Bakanımızın da işaret ettikleri gibi, Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yaşamının tüm yönlerini kapsayan 29 alan belirtilerek, bu alanlarda reformların hangi yöntemlerle gerçekleştirileceği öngörülüyor. Bu bağlamda, yüzlerce yasanın değiştirilmesi veya çıkarılması ve keza, yüzlerce idarî düzenleme, tebliğ ve yönetmelik tanımlanıyor ve bunlar bir takvime bağlanıyor.

Belgenin bu bölümünün incelenmesi, Avrupa Birliğine katılım sürecinin, gerçekte, Türkiye’nin, siyasal, ekonomik, sosyal ve yönetsel düzeninin değişmesine yol açacak ve ülkemize çağ atlatacak tarihsel bir devrim niteliği taşıdığını çok iyi anlamamıza yol açıyor. Evet, değerli arkadaşlarım, bu Meclis, bu dev projenin üstesinden gelebilirse, bu tarihsel devrimin onurunu taşıyacak.

Şimdi, ben, Ekonomik Kriterler bölümündeki belki de en güncel olan konu üzerinde duracağım; bu da, Kopenhag Ekonomik Kriterlerine uyum sağlama ve Maastricht Kriterlerine yakınlaşma perspektifinde Türkiye’nin ekonomi politikasının değerlendirilmesidir. Belgenin bu bölümünde, Türkiye’nin, sadece 2002 yılına ait ekonomik gelişmelerine yer verilmekte, buna karşılık, 2003 yılının ilk yarısına ilişkin gelişmeler ele alınmamaktadır. Bu haliyle, belge, Türkiye’nin şu andaki gerçek ekonomik tablosunu yansıtmamaktadır değerli arkadaşlarım. Avrupa Birliği makamları, ülkemizdeki gelişmeleri günü gününe tüm ayrıntılarıyla izlediklerinden, bu konuda bazı gerçekleri dile getirmekte beis görmüyorum.

Belirteceğim birinci nokta, Türkiye’nin ekonomik gündemindeki en önemli mesele olan iç ve dışborçlar tablosuyla ilgilidir. Türkiye, maalesef, hükümetimizin ileri sürdüğü gibi, halen, borç ödeyen değil, süratli bir tempoyla borç üreten bir ülke konumundadır. Hükümetin 7 aylık iktidarı döneminde iç ve dışborç stoku, 26 600 000 000 dolarlık bir artış göstermiştir; bu, rekor bir artıştır.

CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Ödemelere de bakalım…

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Dikkati çeken bir diğer nokta da, borçların vade yapısının kısalmakta olmasıdır. Kamu borç stokunun gayri safî millî hâsılaya oranının yüzde 80’in üzerinde olduğu Türkiye gibi bir ülkede, bu, kaygılandırıcı bir gelişmedir. Kaygılandırıcıdır; çünkü, önümüzdeki aylarda, daha kısalma eğilimi gösteren bir vade yapısı ve artan faiz oranlarıyla karşılaşılması olasılığı her an mevcuttur.

Değerli arkadaşlarım, bunlar, bizim eleştirel bir görüşle yaptığımız olumsuz değerlendirmeler değil; nitekim, Amerika’nın ekonomik işlerden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Alan Larsen, geçen hafta sonunda yaptığı bir açıklamada, Türkiye’de, kamu borcunun, gayri safî millî hâsılanın yüzde 82’sini geçtiğini ve bunun tehlikeli bir durum yarattığını belirtmiştir. Larsen, ekonominin büyütülerek borcun yol açtığı yükün azaltılması gerektiğini belirtiyor.

Değerli arkadaşlar, evet, çözüm buradadır; ancak, Türkiye ekonomisi, üretim ekonomisi değil, hâlâ, rant ekonomisi olma niteliğini muhafaza ediyor. Bugün, hâlâ, özel sektörde en kârlı aktivite, dışarıdan borç bulup, bunu Hazine kâğıtlarına yatırarak üretimdışı kârları büyütmek şeklinde cereyan ediyor. Türk ekonomisi, yatırım yapmayan ve sermaye stokunu artırmak şöyle dursun, giderek bunu eriten bir sisteme dönüşmüştür; nitekim, Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, ülkemizde, son iki yıldır, sabit sermaye oluşumu negatiftir. Türkiye’nin, hayatta kalabilmek için kendi bedenini kemiren bir canlıdan farkı yoktur şu anda. Hükümet, maalesef, bu ürkütücü duruma seyirci kalıyor; Türkiye’yi bu fasit daireden çıkaracak rasyonel ve yaratıcı bir politikayı uygulamaya koyabilmiş değil.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin sorunlarının temelinde, kamu maliyesinin büyük açıkları yatmaktadır. Örneğin, 2003 yılına ait konsolide bütçe 46 katrilyon açıkla dengelenmesine rağmen, sonbaharda ekbütçe ihtiyacının ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor; beş aylık bütçe uygulamasının verdiği mesajlar bu merkezde. Evet, vergi barışına ve çift vergilendirmeye rağmen durum bu. Bu durumda hükümet, sorunu borçlanmayla çözme yoluna gidecektir, bu da piyasalarda yükselen faizlerin devamına neden olacaktır, yani, fasit daire devam edip gidecektir.

Değerli arkadaşlarım, oysa, kamu maliyesinin sorunlarına kalıcı çözüm sadece vergi cephesinde aranmalıdır. Türk ekonomisini sağlığına kavuşturacak tek bir yol vardır, bu da vergi adaleti ilkesinden ödün vermeden, vergilerin makul oranlara düşürülmesi ve vergi tabanının genişletilerek kayıtdışı ekonominin mümkün olduğunca kayıt içine çekilmesidir. Vergi idaresinin etkin biçimde işletilmesini de içeren böyle bir uygulama gerçekleştirilmeden Türk ekonomisinin hastalığına çare bulunamaz. Bu tür bir uygulama, piyasalarda güven ortamı oluşturmak suretiyle hem yatırımları artırarak ekonomik büyümeye katkıda bulunur hem de faizleri düşürür; böylece içborç sorunu da Türkiye’nin gündeminden düşer. Bütün mesele, hükümetin bu önlemleri alma konusunda gerekli siyasî cesarete ve iradeye sahip olmasındadır. Bu irade ve cesaret gösterilmedikçe, Türkiye, yanlış kurgulanmış IMF programlarının pençesinde, halkımız da yoksulluk batağında kıvranmaya devam eder gider.

Şimdi, Devlet İstatistik Enstitüsünün resmî rakamlarına göre işsizlik oranının 2003 yılının ilk çeyreğinde yüzde 12,3 gibi bir orana yükselerek son dönemin en yüksek düzeyine çıktığını görüyoruz. Arkadaşlar, bu işsizlerle ilgili çarpıcı temel nokta, bunların yüzde 29’unun eğitimli genç işsizler olmasıdır. Buna ilaveten son istatistikler, Türkiye’de uzun süreden beri ilk kez kapanan işyeri sayısının, açılan işyeri sayısının önünde koştuğunu ortaya koyuyor. Sizleri temin ederim, bu kürsüden olumsuz değerlendirmeler yapmaktan kesinlikle hazzetmiyorum.

CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Çin’den sonra en çok kalkınan ülke durumundayız. (CHP sıralarından “yapma yahu” sesleri) Yüzde 7,2. Hep ters taraflarını görerek, işin sonunu getiremezsiniz…

FAHRİ KESKİN (Eskişehir) – Halk öyle düşünmüyor!

BAŞKAN – Hatibe müdahale etmeyelim…

Buyurun.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, ne var ki, verdiğim bütün bu rakamlar, Devlet İstatistik Enstitüsünün açıklamalarından alınmıştır. Burada, hiçbir kendi yorumum ve değerlendirmem yoktur, verdiğim bütün rakamlar, Devlet İstatistik Enstitüsünün rakamlarıdır değerli arkadaşlarım.

Ülkemizde yoksulluk artıyor, işsizlik artıyor, üretimsizlik artıyor. Bunlara çare bulmadan, Maastricht Kriterlerini nasıl yakalayacağız?

Şimdi, bakın,Türkiye’nin ufkunu karartan bir başka sorun daha var. Bu da, cari açık sorunu. 2002 yılının ilk üç ayında, cari açık 480 000 000 dolardı. Şimdi, 2003 yılının ilk üç ayında cari açık 2 400 000 000 dolar olmuştur. Yüzde 400’ün üzerindeki bu artış üzerine, ekonomiden sorumlu Bakanımız, 2003 yılı için 3 500 000 000 dolar olarak öngörülen cari açık rakamını 6 100 000 000 dolar rakamına çıkardı; ancak, bu hedefin de gerçekleştirilmesi kuşkulu.

Hemen belirteyim, tehlike, ithalattaki patlamadan kaynaklanıyor. İhracat geliri yüzde 25 artarken, ithalat harcamaları da yüksek bir tempoyla gelişiyor ve döviz gelirinin yüzde 89’unu yutuyor. 2000 yılında, Türkiye, benzer bir durumla karşılaştı ve yıl sonunda krize girdi.

Şimdi, ekonomimizin son derece kırılgan ve paniğe meyyal olması, finansal kesimin de krize aşırı derecede duyarlılığı nedeniyle, bu gidişin iyiye alamet olmadığını söylemek durumundayım.

Değerli arkadaşlarım, görüleceği üzere, Avrupa Birliği yolunda ilerlerken, Türkiye’nin, ilk aşamada, ekonomisine çekidüzen vermesi lazım. Bunun da reçetesi, vergileri indirerek ve adil şekilde tabana yayarak, ekonomide kayıtdışılığa son vermektir; çare budur. Çareyi, orman arazilerinde ve doğal SİT alanlarında aramak, Nasrettin Hocanın bodrumda kaybettiği anahtarı, evinin kapısının önünde, ay ışığında aramasına benzer.

AHMET YENİ (Samsun) – Hiç benzemez, hiç öyle değil.

HALİL AYDOĞAN (Afyon) – O sizin bakış açınız.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Hükümet, sözünü ettiğim önlemleri almak için gereken siyasî iradeyi gösteremezse, Türkiye, Avrupa Birliği yolunda tökezler ve gecikir. Ben, bu kaygılarla, bu endişelerle bu değerlendirmeyi yaptım.

Değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olmasının, hem ülkemize büyük güç kazandıracağına hem de Avrupa Birliğini global bir refah, güven ve istikrar odağı haline getireceğine inanıyoruz. İslam ile Batı demokratik değerlerini devlet sisteminde bağdaştıran bir modelin, laik, demokratik cumhuriyet modelinin dünyadaki tek temsilcisi olan Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliği, tüm Müslüman âlemini derinden etkileyecektir. Bu gelişme, Batı ile İslam arasındaki diyaloğu kuvvetlendirecek, İslam âleminin dışlanmışlık duygusunu törpüleyerek, onların global dünyaya entegre olmasını teşvik edecek ve Müslüman-Hıristiyan kutuplaşmasının bir tehlikeye dönüşmesini engelleyecektir.

Bugün, Türkiye’nin Avrupa Birliğiyle ilişkilerinin, ileri bir aşamaya, yapıcı ve olumlu bir noktaya geldiğini büyük mutlulukla görüyoruz. 2004 yılı sonunda Avrupa Birliği Komisyonunun tavsiye raporuna dayalı olarak Avrupa Birliği zirvesinde alınacak bir kararla, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki tam üyelik müzakerelerinin 2005 yılında resmen başlaması söz konusudur. Bunun gerçekleşmesi için önşart, Türkiye’nin, Kopenhag Siyasî Kriterlerini uygulamaya koymasıdır. Brüksel’den gelen mesajlar, ülkemizin yükümlülüklerini yerine getirmesi halinde, Avrupa Birliğinin Türkiye’yi bir kez daha hayal kırıklığına uğratmak gibi bir niyete sahip olmadığı izlenimini veriyor. Bu nedenle, Türkiye, 2005’te Avrupa Birliğiyle katılım müzakerelerinin başlamasını sağlama hususunda yaşamsal bir sorumluluk altındadır. Bunun için, hepimiz, iktidarıyla muhalefetiyle, devletin bütün kurumlarıyla, sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve işveren örgütleriyle güç birliği yaparak, bu yönde çaba sarf etmek ve önümüzdeki fırsatı değerlendirmek durumundayız.

Bu inançla, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: