Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı ve Adalet Komisyonu raporu (1/610) (S. Sayısı: 180) (1)

19 06 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının 5 inci maddesi üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım. Değerli arkadaşlarım, Altıncı Uyum Paketi taslağında, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanuna bir ek madde ilave edilerek, Türkiye’nin üye olduğu uluslararası ve bölgesel kuruluşlar ile bu kuruluşlara üye ülkelerin gözlemcilerinin ve hükümet tarafından uygun görülen hükümetdışı kuruluşların gözlemcilerinin ülkemizdeki seçimlerin tüm aşamalarını izleyebilmelerinin sağlanması öngörülmektedir. Değerli arkadaşlarım, seçimlere yabancı gözlemci kabul etme yükümlülüğü, esasen, Türkiye’nin üye olduğu uluslararası kuruluşlar ile taraf olduğu sözleşmeler bağlamında üstlenmiş olduğu ve uygulamaya başladığı bir taahhüttür. Türkiye’nin bu yükümlülüğü resmen üstlenmesi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının, 1999 yılında, İstanbul’da yaptığı zirve toplantısı sırasında olmuştur. Bu toplantıda kabul edilen Avrupa Güvenlik Şartının 25 inci maddesine göre, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatına üye olan ülkeler, seçimlerine gözlemciler davet etme yükümlülüğünü üstlenmişlerdir. Hemen belirteyim ki, Avrupa Konseyi çerçevesinde alınan benzer kararlar da, üye ülkeler arasında seçimlerin izlenmesine ilişkin yükümlülükler getirmektedir. Nitekim, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin Ekim 1999’da almış olduğu bir kararda, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi denetim sürecinde bulunan ülkelerde seçimlerin izleneceği kaydedilmiştir. Bilindiği üzere, Türkiye, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi denetim sürecinde bulunmaktadır. Değerli arkadaşlarım, tüm Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği ülkelerinin seçimlerine gözlemci davet etmeleri, bunun, artık, dünyada normal bir uygulama niteliği kazanmasına yol açmıştır. Bugünün koşullarında, bir ülkenin seçimlerine yabancı gözlemcilerin katılması, eskiden olduğu gibi, o ülke hakkında kuşku yaratıcı ve küçük düşürücü yorum ve düşüncelere yol açan bir nitelik taşımıyor. Nitekim, 2002 yılı içinde, Amerika, Almanya, İsveç, İrlanda, Hollanda, Fransa, Portekiz, Macaristan ve diğer birçok ülke, seçimlerine yabancı gözlemci davet etmişlerdir. Bu da, biraz önce söylemiş olduğum bu hususu teyit ediyor. Ülkemiz de, 2000 ve 2001 yıllarında 8 ayrı ülkeye gözlemci göndermiştir. Yine, ülkemizdeki 3 Kasım 2002 Seçimlerine 3 kişilik bir AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) heyeti katılmıştır. Bu heyet, yayımladığı raporda, Türkiye’ye, seçimlerde uluslararası gözlemcilerin bulunmasına imkân verecek bir yasal hükmün kabul edilmesi tavsiyesinde bulunmuştur. İşte, 298 sayılı Kanuna bu konuda ek bir madde ilavesi, bu çağrıdan kaynaklanmaktadır. Değerli arkadaşlarım, bu konunun Altıncı Uyum Paketinde yer alacağını öğrenince, biz, yetkili makamlarımızdan, Avrupa Birliği ülkeleri ile diğer ülkelerde bu yükümlülüğün yasal bir düzenlemeye konu teşkil edip etmediğini sorduk. Bu hususta yapılan araştırma sonucunda, Avrupa Birliği ülkelerinden Hollanda dışında hiçbir ülkenin, bu konuda bir yasal düzenleme yapmamış olduğu ortaya çıktı. Avrupa’da, Avrupa Birliği üyesi olmayan Romanya, Bosna-Hersek ve Ukrayna da benzer yasa düzenlemelerine başvurmuşlar; ama, Avrupa’nın Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya ve Belçika gibi oturmuş demokrasilerinin hiçbiri, yabancı gözlemci konusunu yasal düzenlemeyle hal yoluna gitmemiş. Değerli arkadaşlarım, buraya kadarki ifadelerimden iki sonuç çıkıyor. Bunlardan birincisi, seçimlere gözlemci daveti, artık, geniş bir uygulamaya tabi olan uluslararası bir yükümlülüktür. Türkiye, bu yükümlülüğü tanımakta ve uygulamaktadır. İkincisi, bu yükümlülüğün ulusal yasalara geçirilmesi gibi bir zorunluluk mevcut değildir. Nitekim, Türkiye’nin Avrupa Birliğine karşı yükümlülüklerinin listesini içeren Katılım Ortaklığı Belgesinde böyle bir yükümlülük yoktur. Ayrıca, Hollanda’dan başka hiçbir Avrupa Birliği üyesi de, bu konuda yasal bir düzenleme yapmak ihtiyacını hissetmemiştir. Değerli arkadaşlarım, şimdi, ben sizlere soruyorum: Hepsi gözlemci kabul eden bu Avrupa Birliği ülkeleri, bu yükümlülüklerini bir yasal düzenleme olmadan yerine getirirken, Türkiye’nin yasal düzenleme yoluna gitmesi ne anlama gelir? Bu şekilde hareket, Türkiye’nin kendine güveni olmadığını ilan etmesi anlamına gelmez mi? Bu şekilde hareket “Türkiye’nin bugünü ile yarını birbirine uymaz; bu bakımdan, biz, bu işi yasal güvence altına almak zorunluluğunu hissediyoruz” demek değil midir? Katılım Ortaklığı Belgesinde yer almayan, yerleşik Avrupa demokrasileri tarafından uygun görülmeyen bir yasal düzenlemeyi Türkiye’nin kabul etmesi için hiçbir gerçek ve inandırıcı neden bulunmuyor değerli arkadaşlarım. Gelecek seçimlere gözlemci davetine ilişkin uluslararası yükümlülüğümüzün aksaksız ve pürüzsüz yerine getirilmesi için bSayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının 5 inci maddesi üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım. Değerli arkadaşlarım, Altıncı Uyum Paketi taslağında, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanuna bir ek madde ilave edilerek, Türkiye’nin üye olduğu uluslararası ve bölgesel kuruluşlar ile bu kuruluşlara üye ülkelerin gözlemcilerinin ve hükümet tarafından uygun görülen hükümetdışı kuruluşların gözlemcilerinin ülkemizdeki seçimlerin tüm aşamalarını izleyebilmelerinin sağlanması öngörülmektedir. Değerli arkadaşlarım, seçimlere yabancı gözlemci kabul etme yükümlülüğü, esasen, Türkiye’nin üye olduğu uluslararası kuruluşlar ile taraf olduğu sözleşmeler bağlamında üstlenmiş olduğu ve uygulamaya başladığı bir taahhüttür. Türkiye’nin bu yükümlülüğü resmen üstlenmesi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının, 1999 yılında, İstanbul’da yaptığı zirve toplantısı sırasında olmuştur. Bu toplantıda kabul edilen Avrupa Güvenlik Şartının 25 inci maddesine göre, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatına üye olan ülkeler, seçimlerine gözlemciler davet etme yükümlülüğünü üstlenmişlerdir. Hemen belirteyim ki, Avrupa Konseyi çerçevesinde alınan benzer kararlar da, üye ülkeler arasında seçimlerin izlenmesine ilişkin yükümlülükler getirmektedir. Nitekim, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin Ekim 1999’da almış olduğu bir kararda, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi denetim sürecinde bulunan ülkelerde seçimlerin izleneceği kaydedilmiştir. Bilindiği üzere, Türkiye, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi denetim sürecinde bulunmaktadır. Değerli arkadaşlarım, tüm Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği ülkelerinin seçimlerine gözlemci davet etmeleri, bunun, artık, dünyada normal bir uygulama niteliği kazanmasına yol açmıştır. Bugünün koşullarında, bir ülkenin seçimlerine yabancı gözlemcilerin katılması, eskiden olduğu gibi, o ülke hakkında kuşku yaratıcı ve küçük düşürücü yorum ve düşüncelere yol açan bir nitelik taşımıyor. Nitekim, 2002 yılı içinde, Amerika, Almanya, İsveç, İrlanda, Hollanda, Fransa, Portekiz, Macaristan ve diğer birçok ülke, seçimlerine yabancı gözlemci davet etmişlerdir. Bu da, biraz önce söylemiş olduğum bu hususu teyit ediyor. Ülkemiz de, 2000 ve 2001 yıllarında 8 ayrı ülkeye gözlemci göndermiştir. Yine, ülkemizdeki 3 Kasım 2002 Seçimlerine 3 kişilik bir AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) heyeti katılmıştır. Bu heyet, yayımladığı raporda, Türkiye’ye, seçimlerde uluslararası gözlemcilerin bulunmasına imkân verecek bir yasal hükmün kabul edilmesi tavsiyesinde bulunmuştur. İşte, 298 sayılı Kanuna bu konuda ek bir madde ilavesi, bu çağrıdan kaynaklanmaktadır. Değerli arkadaşlarım, bu konunun Altıncı Uyum Paketinde yer alacağını öğrenince, biz, yetkili makamlarımızdan, Avrupa Birliği ülkeleri ile diğer ülkelerde bu yükümlülüğün yasal bir düzenlemeye konu teşkil edip etmediğini sorduk. Bu hususta yapılan araştırma sonucunda, Avrupa Birliği ülkelerinden Hollanda dışında hiçbir ülkenin, bu konuda bir yasal düzenleme yapmamış olduğu ortaya çıktı. Avrupa’da, Avrupa Birliği üyesi olmayan Romanya, Bosna-Hersek ve Ukrayna da benzer yasa düzenlemelerine başvurmuşlar; ama, Avrupa’nın Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya ve Belçika gibi oturmuş demokrasilerinin hiçbiri, yabancı gözlemci konusunu yasal düzenlemeyle hal yoluna gitmemiş. Değerli arkadaşlarım, buraya kadarki ifadelerimden iki sonuç çıkıyor. Bunlardan birincisi, seçimlere gözlemci daveti, artık, geniş bir uygulamaya tabi olan uluslararası bir yükümlülüktür. Türkiye, bu yükümlülüğü tanımakta ve uygulamaktadır. İkincisi, bu yükümlülüğün ulusal yasalara geçirilmesi gibi bir zorunluluk mevcut değildir. Nitekim, Türkiye’nin Avrupa Birliğine karşı yükümlülüklerinin listesini içeren Katılım Ortaklığı Belgesinde böyle bir yükümlülük yoktur. Ayrıca, Hollanda’dan başka hiçbir Avrupa Birliği üyesi de, bu konuda yasal bir düzenleme yapmak ihtiyacını hissetmemiştir. Değerli arkadaşlarım, şimdi, ben sizlere soruyorum: Hepsi gözlemci kabul eden bu Avrupa Birliği ülkeleri, bu yükümlülüklerini bir yasal düzenleme olmadan yerine getirirken, Türkiye’nin yasal düzenleme yoluna gitmesi ne anlama gelir? Bu şekilde hareket, Türkiye’nin kendine güveni olmadığını ilan etmesi anlamına gelmez mi? Bu şekilde hareket “Türkiye’nin bugünü ile yarını birbirine uymaz; bu bakımdan, biz, bu işi yasal güvence altına almak zorunluluğunu hissediyoruz” demek değil midir? Katılım Ortaklığı Belgesinde yer almayan, yerleşik Avrupa demokrasileri tarafından uygun görülmeyen bir yasal düzenlemeyi Türkiye’nin kabul etmesi için hiçbir gerçek ve inandırıcı neden bulunmuyor değerli arkadaşlarım. Gelecek seçimlere gözlemci davetine ilişkin uluslararası yükümlülüğümüzün aksaksız ve pürüzsüz yerine getirilmesi için böyle bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğu gibi bir argümanı da, ben, doğrusu, inandırıcı bulmuyorum. Bu bakımdan, Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, seçimlere yabancı gözlemci kabulünü mutlak, kesin ve vazgeçilmez bir mükellefiyet olarak görüyor ve kuvvetle destekliyoruz; buna mukabil, bu mükellefiyetin yerine getirilmesi için herhangi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olmadığı hususundaki kanaatimizi de muhafaza ediyoruz. Saygılarımı sunarım. öyle bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğu gibi bir argümanı da, ben, doğrusu, inandırıcı bulmuyorum. Bu bakımdan, Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz, seçimlere yabancı gözlemci kabulünü mutlak, kesin ve vazgeçilmez bir mükellefiyet olarak görüyor ve kuvvetle destekliyoruz; buna mukabil, bu mükellefiyetin yerine getirilmesi için herhangi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olmadığı hususundaki kanaatimizi de muhafaza ediyoruz. Saygılarımı sunarım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısının eski 15 inci maddesi üzerinde şahsî görüşlerimi arz etmek üzere huzurunuza gelmiş bulunuyorum.

Değerli arkadaşlarım, Altıncı Uyum Paketinin 15 inci maddesinde 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkındaki Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasında yapılan değişiklikle, kamu ve özel radyo ve televizyon kuruluşlarınca, Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılabileceği öngörülmektedir. Yapılan değişiklikle, Üçüncü Uyum Paketiyle getirilen Türk vatandaşlarının kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması imkânının hem kamu hem de özel radyo ve televizyon kuruluşları vasıtasıyla sağlanması hükme bağlanmaktadır.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizin çokkültürlü bir yapıya sahip olması nedeniyle, muhtelif dil ve lehçelerde yayın yapılmasının sadece TRT’nin yetkisine bırakılması halinde, bu kurumumuz, taşıyamayacağı bir yük ve sorumluluk altında bırakılmış olacaktır. Zira, TRT, yayınlara başladığı anda, vatandaşlarımızın, kullandıkları çeşitli dil ve lehçelerde yayın yapılması konusunda çok sayıda talebine muhatap olacaktır. Bu taleplere konu teşkil eden diller ve bunların değişik lehçeleriyle yayın yapılması, TRT için altından kalkılması çok ağır ve başedilmez bir külfet oluşturacaktır. Buna mukabil, özel televizyon ve radyo kanallarına farklı dil ve lehçelerde yayın yapma imkânı verilirse, piyasa koşullarının da etkisiyle, bir eleme mekanizması kendiliğinden devreye girecek ve yayın yapılacak diller bu suretle belirlenecek; bu durumda da, devlet, ağır yükümlülükten kurtulacak ve resmî kuruluşlarımızın görevi, denetimle sınırlı kalacaktır.

Değerli arkadaşlarım, özel TV’lerden yayın yapılmasının sağlayacağı çok başka avantajlar da vardır. Uydu üzerinden yayın yapan Medya TV, çanak antenler vasıtasıyla ülkemizden kolaylıkla seyrediliyor. Özel radyo ve televizyon kanallarına Kürtçe yayın yapma izni verilirse, rekabet koşullarında yaşayabilmek için, halkın taleplerini, zevk ve beğenilerini dikkate alarak, kaliteli yayın yapacak olan bu kanalların Medya TV’nin cazibe merkezi olma durumuna son vermeleri kuvvetli bir olasılıktır.

Bir de,  Irak savaşının ortaya çıkardığı durumu değerlendirmek gerekiyor. Önümüzdeki aylarda, Kuzey Irak’ta birçok Kürtçe televizyon kanalının kurulması beklenmelidir. Ancak, topraklarımızda yayın yapacak özel radyo ve TV kanalları, bölge ihtiyaçlarını benimseyen ve zevklerini karşılayan bir yayın politikası izledikleri takdirde -ki, büyük bir olasılıkla, bu böyle olacaktır- Kuzey Irak televizyonlarına fazla rağbet olmayacaktır.

Değerli arkadaşlarım, bütün bu gerekçelerle, özel radyo ve televizyonların devreye sokulması isabetli olmuştur; ancak, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, TRT eliyle yayın yapılmasının son derece isabetsiz olacağına inanıyoruz; bu nedenle de, tüm yayınların özel kanallarla yapılması gerektiği görüşünü savunuyoruz. Bu tutumumuzun iki temel nedeni var: Birincisi şudur: Diğer birçok Avrupa Birliği ülkesi gibi Türkiye de, bünyesinde farklı etnik yapıları, farklı altkültür ve kimlikleri, farklı inanç ve mezhepleri barındırmaktadır. Bunların varlıklarını sürdürmesi ulusal zenginliğimizdir; ancak, değerli arkadaşlarım, esas olan, bu zenginliğin ortaya koyduğu etnik duyarlıklara ve taleplere, ulusal bütünlük ve çoğulcu demokrasi kuralları içerisinde çözüm sağlanmasıdır. Diğer bir deyişle, devletin etnisiteye saygı göstermesi, farklı kültürleri tanıması ve onları toplumun bir zenginliği olarak görmesi, ancak etnisiteyi ve farklılığı teşvik etmekten kaçınması zorunludur. Bu bakımdan, resmî kanallardan yayın yapılması, etnisiteyi teşvik etmektir. Bu nedenle de, TRT’nin bu alanda rol alması son derece yanlış bir uygulama olur.

İkinci neden, Cumhuriyet Halk Partisinin, çağdaş devletin ırkı ve dini olmadığı inancından kaynaklanıyor. Devlet, tüm altkimliklere, farklı etnik kesimlere, her mezhep ve inanca eşit mesafede ve dengeli durmak durumundadır. Oysa, yayınların TRT tarafından yapılması halinde, bu kurumun birçok dil ve lehçede yayın yapması mecburiyeti doğacaktır. Söz konusu dillerden biri veya değişik lehçelerin tümünde yayın yapılamazsa, devlet, ayırımcılık yapar, taraf tutar duruma düşecektir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum efendim.

Bu itibarla, yayınların özel radyo ve televizyonlar vasıtasıyla yapılması, rasyonel ve Türkiye’nin koşullarına çok daha uygun bir yaklaşım oluşturacaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi, bu yaklaşım ve bu anlayışla, Altıncı Uyum Paketinin eski 15 inci maddesinde yer alan, Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasındaki değişikliği desteklemektedir.

Teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben, görüşmekte olduğumuz tasarının 19 uncu maddesinin (b) fıkrası üzerinde, kişisel görüşlerimi belirtmek için huzurunuza gelmiş bulunuyorum.

19 uncu maddenin (b) fıkrası, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinin yürürlükten kaldırılmasıyla ilgili. Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinde, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla, yazılı, sözlü, görüntülü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş yapılması fiillerine ilişkin özel bir suç tipinden söz edilmektedir.

Değerli milletvekilleri, bu metin, şiddet unsurunu içermiyor. Bu durumda, şiddete başvurmaya teşvik etmeksizin ya da kışkırtmaksızın, propaganda bağlamında, ülke topraklarının bölünmesi veya Türkiye Cumhuriyetinden ayrılma anlamında yorumlanacak sözler sarf etmek, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesi kapsamında suç oluşturmaktadır. Oysa, terör, siyasî şiddet demektir. İçinde fiilen şiddeti barındırmayan eylemler terör eylemi oluşturamazlar. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bugüne kadar vermiş olduğu çeşitli kararlarıyla oluşan içtihat uyarınca, şiddete teşvik etmeksizin veya kışkırtmaksızın bölücülük propagandası yapanların cezalandırılması ifade özgürlüğünün ihlali sayılıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10 uncu maddesi gereğince, şiddet unsuru içermeyen ifadelerin sınırlandırılmaması gerektiği gerekçesiyle, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinden yargılanarak hüküm giyen kişilerin ifade özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetleri sonucunda, birçok ihlal kararı vermiştir ve Türkiye de ağır tazminatlar ödemiştir.

Değerli milletvekilleri, bu noktada sorulması gereken soru şudur: Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinin yürürlükten kaldırılmasıyla, ülke bütünlüğünün korunması bakımından hukukî bir boşluk doğacak mıdır? Bu sorunun yanıtını vermek için, Türk Ceza Kanununun 312 nci ve 125 inci maddelerine bir göz atmak yeterlidir. Bir kere, Türk Ceza Kanununun 312 nci maddesinin ikinci fıkrasında şu ifadeler yer alıyor: “Sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına dayanarak, halkı, birbirine karşı, kamu düzeni için tehlike olabilecek bir şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye alenen tahrik eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.” Görüleceği üzere, bu hüküm, millî birliği ve millî bağlılığı koruyucu bir içeriktedir.

Öte yandan, Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesi, ülkemizin bölünmez bütünlüğünün korunmasına yönelik hassasiyeti karşılamaktadır. Zira, madde, devletin birliğini bozmaya veya devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunan kişileri ağır biçimde cezalandırmaktadır. Burada, suç unsurunun eylem olarak belirtilmiş olmasının da altı çizilmelidir.

Değerli milletvekilleri, buraya kadar söylediklerimden, Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinin yürürlükten kaldırılmasıyla ülkenin bölünmez bütünlüğünün korunması açısından bir boşluk doğmasının söz konusu olmayacağı ortaya çıkmaktadır.

Hepinizi saygıyla selamlarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: