Medenî ve Siyasî Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme

4 06 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Birleşmiş Milletler Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesinin Onaylanması Hakkında Kanun Tasarısına dair CHP’nin görüşlerini belirtmek amacıyla söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli milletvekilleri, benden önce konuşan sayın milletvekili arkadaşım, sözleşmeye ilişkin genel bir değerlendirmede bulundu; ben, tekrarlara meydan vermemeye çalışarak, sadece, yorumlarımın farklı olduğu ve belki de, ele alınmamış olan noktalara değineceğim.

Önce, 1966’da imzaya açılan ve 1976’da yürürlüğe giren bu sözleşmeye 191 Birleşmiş Milletler üyesinden 148’inin katılmış olduğunu; hâlâ, anlaşmayı, sözleşmeyi onaylamamış olanların ise, sadece, uluslararası alanda marjinal nitelikte olan ve hatta yerleri dahi harita üzerinde saptanmasında zorluk çekilen ülkeler olduğunu belirteyim.

Görüleceği üzere, değerli arkadaşlarım, Türkiye, çeyrek asırdan daha uzun bir süre, çağdaş insan hakları ve özgürlüklerini egemen kılan ve insan haysiyetine saygılı, uygar bir düzeni sağlayan bir temel sözleşmeyi uygulamak imkânından mahrum kalmıştır. Tabiatıyla, bunun başta gelen bir nedeni, ülkemizin, uzun bir süre iç ve dış terör tehdidiyle bir yaşam savaşı vermiş olmasıdır.

Sözleşmenin yıllar sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine gelmesinin iki temel nedeni vardır; bunlardan birincisi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadeledeki üstün performansı sonucunda, terörün kontrol altına alınması ve bu alanda gerçekleştirilen diğer başarılar dolayısıyla, Türkiye’nin özgüvenini tam anlamıyla kazanmış olmasıdır. İkinci neden ise, Türkiye’nin, Avrupa Birliğine tam üyelik hedefidir; zira, Avrupa Birliğine tam üyelik için uyulması gereken siyasî kriterler arasında bu sözleşmenin onaylanması da mevcuttur. Bu nedenle, 57 nci hükümetin kararı uyarınca, sözleşme, Ağustos 2000’de, New York’ta, Birleşmiş Milletler daimî delegemiz tarafından imzalanmıştır. Ayrıca, bunun onaylanması, Türkiye’nin, Avrupa Birliğine yükümlülüklerini içeren Ulusal Programda öngörülen hedefler arasına derç edilmiştir.

Değerli arkadaşlarım, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Sözleşmesi, esas itibariyle, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde ifade edilen tüm hakları kapsamaktadır. Beyannamede, bu haklardan temenni niteliğinde söz edilmektedir. Sözleşmeye taraf olan devletler ise, bu haklara saygı göstermek, bunları uygulamak ve bu hususlarda gerekli yasal tedbirleri almakla yükümlüdürler.

Bu hakların bellibaşlıları şunlardır: Halkların kendi kaderlerine sahip olma hakkı, yaşama hakkı, işkenceye ve diğer zalimane gayri insanî veya küçültücü muamelelere karşı korunma hakkı, kölelik ve esir ticareti ile zorla çalıştırmanın yasaklanması, keyfî gözaltı ve tutuklanmadan korunma, hürriyeti kısıtlanan kimselere insanca muamele edilmesi, bir kimsenin sırf bir akitten doğan bir taahhüdünü yerine getirmemesi nedeniyle hapsedilmemesi, seyahat ve ikamet yerini seçme hürriyeti; yabancıların, ancak yasalara uygun olarak verilmiş bir karar uyarınca, sınırdışı edilebilmeleri; mahkemeler önünde eşitlik ve adil yargılanma hakkı; hiç kimsenin, işlendiği anda, ulusal ya da uluslararası hukuk bakımından suç sayılmayan bir fiil veya ihmal yüzünden suçlu sayılmaması; düşünce, vicdan ve din özgürlüğü; ifade özgürlüğü; barışçı toplanma özgürlüğü; dernek ve sendika özgürlüğü; vatandaşların seçimlerde oy kullanma ve seçilme hakkı; yasalar önünde eşitlik ve yasalar tarafından eşit korunma hakkı; etnik, dinsel ya da dile dayalı azınlıklara mensup olan kişilerin, her türlü haklarına saygı gösterilmesi; kişilerin, kendi dinlerine göre ibadet etme ve bu dini öğretme, kendi dillerini kullanma hakkındaki haklarından da yoksun bırakılmaması.

Değerli arkadaşlarım, sözleşme, belirli durumlarda bu hakların askıya alınabileceğini öngörüyor. Sözleşmeye taraf olan devletlerden biri, eğer, ulusal varlığını tehdit eden, toplumsal nitelikte bir tehlikeyle karşılaştığı takdirde, sözleşmeden doğan yükümlülüklerini askıya alma ve yükümlülüklerine aykırı birtakım önlemleri uygulama imkânına sahip.

Değerli arkadaşlarım, onay aşamasında, sözleşmenin bazı hükümlerine karşı ileri sürülecek beyan ve sakıncalar, birçok taraf devlet için olduğu gibi, Türkiye için de önem taşımaktadır. Esas itibariyle, Birleşmiş Milletler, kendi bünyesinde oluşturulan anlaşmaların çekincesiz kabul edilmesine önem vermektedir; ancak, Birleşmiş Milletler Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi, çekinceler konusunda hiçbir kısıtlayıcı hüküm içermemektedir. Bu bakımdan, Türkiye’nin de, diğer ülkeler gibi, anlaşmanın amaçlarına ve ruhuna ters düşmeyen beyan ve çekincelerde bulunma hakkı vardır. Türkiye, bu hakkını kullanarak, onay aşamasında, kendisi için hassasiyet yaratabilecek konularda üç adet beyan ileri sürmektedir. Buna ilaveten bir de çekincesi vardır.

Birinci beyan, sözleşmenin 1 inci maddesindeki “bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına -yani, self determinasyon hakkına- sahiptirler” ifadesine ilişkindir.

Self determinasyonla ilgili bu maddenin sözleşmeye konulmasının nedeni, 1960’lı yıllarda sömürgeciliğin tasfiyesinin uluslararası camianın önde gelen bir hedefi olmasından ileri gelmektedir. Günümüzde, bu neden, artık, geçerliliğini yitirmiştir. Bugün, uluslararası hukukta “devletin ülkesinin bütünlüğü” yerleşmiş bir ilkedir.

Bunun dışında, uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olarak kabul edilen ve Birlemiş Milletler Yasasının 2 nci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan “bir devletin toprak bütünlüğü ve devletin ülkesinin bütünlüğü hakkı” bugün, artık, genel olarak tanınmış bir ilkedir, bir haktır.

Değerli arkadaşlarım, esasen, Uluslararası Adalet Divanının vermiş olduğu bir kararla da, self determinasyon ilkesinin, uluslararası hukukta, artık, sadece sömürgecilikten kurtulmak için uygulanabileceği hususu teyit edilmiştir. Ayrıca, 1993 yılında Viyana’da toplanan İnsan Hakları Dünya Konferansının sonuç bildirgesinde de şöyle bir ifade vardır: “Hiçbir ayırım yapmadan, tüm toplumu temsil eden demokratik devletlerde, self determinasyon ilkesinden yararlanılamaz.”

Değerli arkadaşlarım, Rusya Federasyonu ile Yugoslavya’nın dağılması ve bu devletlerden, birçok toplumun, ayrılarak bağımsız devletler kurmuş olmaları, ilk bakışta, sözünü ettiğim bu ilkeye ters düşer gibi görünüyor; ancak, böyle bir yorum kesinlikle doğru değildir; zira, her iki durumda da -gerek Rusya Federasyonunun gerekse Yugoslavya’nın durumunda- bölünmeye uğrayan devletler federal devlet niteliğindedir ve bağımsızlıklarını ilan eden federe devletlerin ayrılma hakları da, federal devlet anayasasında öngörülmüştür.

Bu değerlendirmeler ışığında, Türkiye açısından, self determinasyon konusunda bir endişeye mahal olmadığı söylenebilir. Buna rağmen, Dışişleri Bakanlığı, söz konusu kavramın muhtemel değişik yorumlarını bertaraf edebilmek amacıyla, sözleşmenin şöyle bir beyanla onaylanmasını önermiştir: “Türkiye Cumhuriyeti, bu sözleşmeden doğan yükümlülüklerini, Birleşmiş Milletler Sözleşmesinden doğan haklarına ve yükümlülüklerine uygun olarak yerine getireceğini beyan eder.”

Ancak, Dışişleri Komisyonunda, sözleşmenin incelenmesi sırasında, Genelkurmay Başkanlığı temsilcileri, bu beyanın bir ölçüde takviye edilmesini önermişler ve şöyle bir öneride bulunmuşlardır: “Bu sözleşmedeki hiçbir hükmün, hiçbir devlet, grup veya kişi tarafından, Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkeleri bağlamında, Türkiye’nin ulusal birlik ve bütünlüğüne aykırı yorumlanamayacağı Türkiye tarafından beyan edilir.” Bunu, ilave olduğu için, mealen okudum.

Dışişleri Bakanlığı temsilcileri, bu konuyu, hukuk müşavirleriyle etraflı olarak incelediklerini ve böyle, kendileri tarafından öngörülmüş olan beyana ilave bu şekilde bir cümlenin ekinin, gerçekten, yarardan çok zarar yaratabileceğini belirtmişlerdir. Anılan temsilciler, bu bağlamda, Viyana Anlaşmalar Hukuku çerçevesinde, hükümleri ışığında, çekincemizin, sözleşmenin ruhuna ve amacına aykırı olarak görülebileceğini; bunun, bazı sorgulamalara yol açabileceğini ve böyle bir durumda da, Türkiye açısından birtakım eleştiri zeminleri oluşturması gibi bir tehlike yaratabileceğini vurgulamışlardır.

Dışişleri Komisyonundaki genel eğilim, Dışişleri Bakanlığı görüşünün, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün ve siyasal bağımsızlığının korunması amacına uygun olduğu şeklinde tezahür etmiştir. Yapılan oylamada da bu husus kesinleşmiştir.

Sözleşmenin onaylanması sırasında yapılan ikinci beyanın metni ise şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti, bu sözleşmenin hükümlerinin, yalnızca diplomatik ilişkisi bulunan taraf devletlere karşı uygulanacağını beyan eder.” Bu beyanın, sözleşmeye taraf olan, fakat, Türkiye tarafından tanınmamış olan ülkelerin, sözleşmedeki bazı hükümleri, bazı hakları, Türkiye’ye karşı dermeyan etmelerini önlemek için yapıldığı takdir edilecektir.

Üçüncü beyan, Türkiye’nin sınırları dışında, örneğin KKTC’de (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde) vuku bulan ihlaller dolayısıyla Türkiye’nin sorumlu tutulamayacağını vurgulamak için konulmuş, yapılmış bir beyandır.

Hassasiyet yaratan bir diğer konu da, sözleşmenin 27 nci maddesinde, etnik, dinsel ve dile dayalı azınlıklardan söz edilmiş olmasıdır. Bu hassasiyetin giderilmesi için de sözleşmeye uygun bir çekince konulmuştur; bu çekince şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti, sözleşmenin 27 nci maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ve 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması ve eklerinin ilgili hükümlerine ve usullerine göre uygulama hakkını saklı tutar.”

Değerli milletvekilleri, bu noktada sunuşumun sonuna gelmiş bulunuyorum. Dışişleri Komitesindeki tartışmalar yanıltıcı şekilde basınımıza sızmış olduğu için, bu konudaki izahatımı biraz geniş tuttum; umarım, yararlı olmuştur.

Cumhuriyet Halk Partisi, Medenî ve Siyasî Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin, mevcut beyan ve çekincelerle onaylanmasını uygun bulmaktadır.

Saygılarımı sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: