Türkiye ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler konusunda genel görüşme

29 05 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliği konusundaki genel görüşme bağlamında, şahsım adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım. Değerli milletvekilleri, güvenilir araştırma kuruluşları tarafından bilimsel yöntemlerle yapılan kamuoyu araştırmalarının, Türk Halkının yüzde 75’inin, Türkiye’yi, Avrupa Birliğinin içinde görmek istediğini ortaya koyduğu bu kürsüden birçok kereler ifade edildi. Bu sonuç ne anlama geliyor; bunun anlamı, siyasî görüş farklılıkları ne olursa olsun, Türkiye’deki ezici çoğunluğun, ülkemizin, Avrupa Birliğine üyeliği hususunda tam bir toplumsal mutabakat içinde bulunduğudur. Halkımız, Türkiye’nin, Avrupa Birliğine katılımı için demokrasi alanındaki eksikliklerinin giderilmesini, insan haklarının evrensel standartlara yükseltilmesini, kimlik ve kültürel haklar açısından yasalar önünde eşitlik sağlanmasını ve devletin tüm kurumlarının, işlevlerini, hukukun üstünlüğü ilkesine saygı esasına göre yerine getirmelerini öngören reformların gerçekleştirilmesini kuvvetle destekliyor. Değerli arkadaşlarım, bu hususları, tam bir emniyetle, hiç tereddütsüz ifade edebilirim; çünkü, bir araştırmacı olan Sayın Bülent Tanla’yla, bu konuda planladığımız, yaptığımız müteaddit kamuoyu araştırmaları, bütün bu bulguları, tam bir açıklıkla ortaya koymuştur. Türk Halkının, esasen var olan bu istemleri, Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik sürecinin başlaması nedeniyle daha da kuvvetlenmiş ve Türk siyasal yaşamının merkezine oturmuş durumdadır. Bundan böyle, siyasal yaşamımızın bu mihver etrafında döneceği kesindir. Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olabilmesi için uygulaması gereken kapsamlı reformlar, dev boyutlu bir kamusal dönüşüm sürecini oluşturuyor. Ülkemizin siyasal, sosyal ve yönetsel düzenini ve dengelerini temelinden değiştirecek olan bu süreç tamamlandığında, cumhuriyet devrimleriyle kıyaslanabilecek yeni bir devrim niteliğinde olacak ve Türkiye’yi, Atatürk’ün muasır medeniyet hedefine taşıyacaktır. Bu bakımdan, ben, Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik sürecine, muasır medeniyet projesi diyorum. Bu dev projenin gerçekleşmesi halinde, Atatürk’ün ruhu şad olacaktır. Değerli arkadaşlarım, kamuoyu araştırmaları, halkımızın Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkan yüzde 25’lik bölümünün, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini, öncelik sırasına göre, şu nedenlerle desteklemediklerini ortaya koyuyor: Türkiye’nin İslam kimliği olumsuz yönde etkilenir, millî kimlik olumsuz yönde etkilenir, Avrupa Birliğine girmesi için Türkiye’ye dayatılan şartlar ülkenin bölünüp parçalanmasına yol açar, egemenlik haklarımız elimizden alınır, ülke ekonomisi Avrupa’ya bağımlı hale gelir ve sömürülür. Değerli arkadaşlarım, bu nedenlerle Avrupa Birliğine destek vermeyenlerin bir kısmı, aşırı siyasal uçların bağnaz köleleridir. Bunlar iflah olmaz, onları ikna edemeyiz; ama, bir başka bölüm var; bunlar, aydın, eğitilmiş ve çağdaş değerleri algılayan kişilerdir. Ama, ne yazık ki, bunlar, Avrupa’daki yeni siyasal yapılanmanın, Avrasya’da ve dünya küresinde yol açacağı depremsel nitelikteki stratejik etkileri algılamakta güçlük çekiyorlar. Böyle olunca da, bu yapılanmadan dışlanmış bir Türkiye’nin, kayıpları ile karşılaşacağı riskleri isabetle teşhis edemiyorlar. Bu bakımdan, ben, değerli arkadaşım Onur Öymen’in, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına burada ifade ettiği isabetli görüşleri tekrarlamayacak, konuşmamda, stratejik bir perspektif ortaya koymaya çalışacağım. Irak savaşı nedeniyle Avrupa Birliği dayanışması bir sarsıntı geçirmişse de, bunun, ekonomik entegrasyonu etkilemesi beklenemez. Birliğin siyasî entegrasyon yolundaki atılımını belki biraz frenleyebilir; ama, tüm işaretler, Avrupa Birliğinin bu doğrultudaki atılımını da sürdüreceğini gösteriyor. Bu bakımdan, değerli arkadaşlarım, yirmibeş yıl sonra, Avrupa’da, Avrupa Birliği temelleri üzerinde 27 veya 28 devletin oluşturacağı, yarım milyarın üzerinde bir nüfusa sahip, millî geliriyle dünya ticaretindeki payı Amerika’nınkinden daha büyük, siyasal, askerî ve ekonomik bazda bütünleşmiş bir bilim ve teknoloji toplumu, Avrupa Birleşik Devletleri doğacak. Tam bir çekim merkezi niteliğini kazanacak olan Birleşik Avrupa’ya, Kuzey Afrika ile Doğu Akdeniz ülkelerinin bir bölümü serbest ticaret anlaşmalarıyla bağlanacak. Bu gidişat, bugün de apaçık belli oluyor. Rusya Federasyonu ile Ukrayna’ya gelince; bu iki devlet, tam üyesi olmasalar da, Avrupa Birliğiyle bütünleşmiş bir ortak ekonomik alan oluşturacaklar ve Birlikle ayrıcalıklı siyasal ilişkilere sahip bulunacaklardır. Diğer taraftan, Avrupa güvenliğindeki rolü tam anlamıyla marjinal hale gelecek olan NATO, Avrupa ile Amerika arasında bir güvenlik koordinasyon merkezi haline dönüşecektir. Birleşik Avrupa, NATO’dan ve Amerika’dan bağımsız olarak, barışı koruma ve kurma operasyonları yapabilecek bir konuma gelecektir. Değerli arkadaşlarım, kuzeyde Barents Denizi, batıda Atlantik Okyanusu, güney ve güneydoğuda Akdeniz ve Karadenizle çevrelenen merkezî bir coğrafyada yerleşik, geleceğin Birleşik Avrupasının oluşmasıyla birlikte, tarih nehrinin akışı değişecektir; Avrasya’nın tüm ekonomik, siyasal ve stratejik dengeleri temelinden sarsılacaktır ve bu dengeler, Birleşik Avrupa içerisinde yer almayacak bir Türkiye’nin çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecektir; çünkü, Avrupa Birliği, bugünkü durumunda, Türkiye için, önde gelen ve rakipsiz bir ticaret, yatırım, teknoloji ve turist kaynağıdır. Yarın da Birleşik Avrupa olarak, yine, bu önemini koruyacaktır. Gerçek şu ki, Türkiye için Avrupa Birliğine alternatif olacak başka bir kalkınma alanı veya ticarî blok mevcut değildir. Vereceğim şu örnek, kısa vadede dahi Avrupa Birliği dışında kalacak bir Türkiye’nin karşılaşacağı sorunlar hakkında fikir verebilecektir. Avrupa Birliğine üyelikleri karara bağlanmış olan 10 aday ülkeye ilaveten, kendileriyle müzakereye başlanmış olan Bulgaristan ve Romanya’nın Avrupa Birliğiyle bütünleşmeleri sonucunda, tüm eski komünist blok ülkeleri, güvenliklerini ve istikrarlarını Avrupa Birliği bünyesinde teminat altına almış olacaklardır. Buna karşılık, Avrupa Birliğiyle gümrük birliği ilişkisine rağmen, tam üyelik statüsünden yararlanamayan bir Türkiye’nin, Avrupa ekonomisiyle bağları zayıflayacaktır. Türkiye, ekonomik gelişme alanında, Yunanistan, Portekiz ve İspanya’yla yarışta uğramış olduğu ağır yenilginin bir benzerini, bu sefer de eski komünist blok ülkelerle yaşayacaktır. Avrupa Birliği kaynaklı yoğun sermaye, teknoloji ve bilgi akımından yararlanacak olan bu devletler, ekonomik alanda Türkiye’yi fersah fersah geçecekler ve ticarî rakiplerimiz olmaları nedeniyle, ülkemizin Avrupa Birliği içerisindeki pazar payını da ele geçirebileceklerdir. Oysa, Türkiye’nin, tüm dışticaretinin yarısına eşit olan Avrupa Birliği pazarındaki payını koruması ve genişletmesi, ülkemizin kalkınması ve sosyal dengelerini koruyabilmesi için yaşamsal önemdedir. Daha önemlisi, bu pazarı kaybettiği takdirde, Türkiye’nin bunu telafi edebilmesi son derece zor, hatta olanaksızdır. Nitekim, ünlü ekonomist Peter Drucker’ın, dünya ticaretindeki üç kutuplu bloklaşmaya ilişkin değerlendirmesi, bu görüşlerimi doğruluyor değerli arkadaşlarım. (Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı) BAŞKAN – Sayın Elekdağ, toparlar mısınız. Buyurun. ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Bir parantez açarak belirteyim; üç kutuplu bloklaşmayı, Amerika liderliğindeki NAFTA örgütü, Avrupa Birliği ve ASEAN ile Doğu Asya bloku oluşturuyor. Bu konuda Peter Drucker şu gerçeği ortaya koyuyor ve şunu söylüyor: “Uluslararası ticaret, gitgide serbest rekabet veya korumacılık olmaktan çıkarak, bu üç blok arasındaki karşılıklılık kavramına dayanıyor.” Yani, bu üç dev ticarî blok, ticaretlerinde, her şeyden önce dengeyi ve karşılıklılık esasını gözetiyorlar. “Bu nedenlerle, bu blokların dışında kalarak, bir ülkenin pazarını koruması veya genişletmesine artık olanak yok gibidir.” Söz konusu üç blok, dünyanın tüm gelirinin yüzde 84’ünü üretiyor ve dünya ticaretinin yüzde 82’sini yapıyor. Bloklar dışında kalacak bir Türkiye, dünyanın fakir ve iştira gücü düşük yüzde 18’lik kesimiyle ticaret yapmak durumunda kalacaktır. Bu bakımdan, Türkiye’nin, bu üç bloğun en büyüğü olan ve kendi coğrafyası alanında bulunan Avrupa Birliğine katılarak, bu pazardaki yerini pekiştirmesi yaşamsal bir önem taşıyor. Diğer taraftan, Avrupa bloğunun oluşturacağı güven, istikrar ve refah bölgesinin dışında kalması durumunda, Türkiye’nin, dış güvenlik risklerinin artması, iç sorunlarının derinleşmesi ve dünyada yalnızlığa itilmesi kaçınılmaz olacaktır. Keza, Avrupa Birliğine eklemlenmemiş bir Türkiye’nin, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar ve Ortaasya’daki siyasî ağırlığını kaybedeceği ve bu bölgelerle iktisadî ilişkilerinin de son derece zayıflayacağı bilinmelidir. Unutmayalım ki, Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü koruması, her türlü tehdide karşı koyabilmesi, ekonomisinin ve uluslararası saygınlığının güçlü olmasına bağlıdır. Türkiye, bunu, Avrupa Birliği üyeliğini gerçekleştirmekle sağlayabilir. Ayrıca, Avrupa Birliğine üyelik süreci, Türkiye’ye, çağdaşlaşmak, müzmin sosyal sorunlarının üstesinden gelmek, altkimlik sorunlarını üniter devlet ve ulusal bütünlük ilkeleri çerçevesinde çözümleyerek içbarışı sağlamak için en uygun ortam ve motivasyonu yaratmaktadır. Değerli arkadaşlarım, sözlerimi bitirmeden önce son bir noktaya daha değinmek istiyorum. Günümüz dünyasında saygın devlet olmanın ön koşulu, ülke içerisinde, vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini teminat altına alan bir demokratik ortamı sağlamaktan geçiyor. Bu nedenle, Türkiye, ancak Kopenhag Siyasal Kriterlerini gerçekleştirmek suretiyle, dünyada, birinci lig devletleri arasında yer alabilir; bu şekilde, tam bir saygınlık kazanabilir ve tarihsel misyonunu üstlenebilir. Nedir bu tarihsel misyon? 11 Eylül saldırılarından sonra, Batılı devlet adamları ve akademisyenler, Türkiye’nin tarihsel gelişmesi, konumu ve günümüzdeki kimliği nedeniyle, İslam âlemi ile Batı dünyası arasında uyumu ve uzlaşıyı sağlamakta önemli bir işlevi ve misyonu bulunduğunu vurguladılar. Bu şahsiyetler, İslam ile evrensel siyasî değerleri bağdaştıran özgün bir sisteme sahip bulunan Türkiye’yi, Ortadoğu’dan Ortaasya’ya kadar uzanan geniş bölgedeki devletlere model olarak gösterdiler. Gerçekten de, Türk modeli, İslam ile Batı’nın ahenk içinde yaşamasının tohumlarını, tomurcuklarını, daha doğrusu, mayasını içeriyor; ancak, unutmayalım, Türk modelinin dünyaca tartışmasız kabul edilmesi, Türkiye’nin demokrasi, insan hakları ve şeffaflık alanlarındaki eksikliklerini tamamlayarak, tam anlamıyla bir hukuk devleti olmasına ve birinci lig ülkeler arasında yer almasına bağlıdır. Bunun yolu da, Avrupa Birliğine üyelikten geçer; çünkü, Avrupa Birliğine üyelik süreci, Türkiye’ye muazzam ekonomik ve stratejik potansiyelini hayata geçirmesi, ekonomik ve sosyal sorunlarını çözmesi ve iç barışı sağlaması için en müsait koşulları ve ortamı yaratıyor. Değerli arkadaşlarım, bu nedenle, Avrupa Birliği kapıları kendine açılan ve birinci lige terfi eden bir Türkiye’nin, laik demokratik cumhuriyet modelinin dünyadaki yegâne temsilcisi olarak sesi gayet gür çıkacak, hem Doğu’da hem Batı’da saygı ve ilgi uyandıracaktır; fakat, bunun da ötesinde, Türkiye, uygarlıklar arasında bir köprü rolü oynayarak, onlar arasında yakınlaşma ve diyalogu sağlayarak, dünya barışına muazzam bir hizmet yapacaktır. Böyle bir Türkiye’nin elinde, model olma keyfiyeti, etkin bir siyasal ve stratejik kaldıraç olacaktır. Bu nedenle, Türkiye, ülkemizin yakaladığı bu olağanüstü siyasî konjonktürden azamî ölçüde yararlanmalıdır. Kuşkusuz, Avrupa Birliğine üyelik yolu, Türkiye için çok engebeli bir yoldur. Önümüzde dev boyutlu sorunlar vardır. Sorunlar, Yüce Meclise arz ettiğim uzun vadeli stratejik perspektiften ele alınırsa, bunların çözülmesi kolaylaşır. Ayrıca, sorunları aşmak için ülke çapında dayanışma şarttır. Bu dayanışmanın kaynağı da Türkiye Büyük Millet Meclisi olacaktır. Evet, Türkiye Büyük Millet Meclisi olacaktır. BAŞKAN – Sözlerinizi toparlar mısınız Sayın Elekdağ… ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkan. Bu hususta bir noktayı vurgulamak isterim. Cumhuriyet Halk Partisinin Avrupa Birliği konusundaki görüşleri bellidir; bunlar, parti programında, Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal’ın demeçlerinde ifadesini bulmuştur. Belki, bazı ayrıntılarda bunlar ile iktidar partisinin görüşleri karbon kopyası gibi örtüşmez; ama, ortak hedef aynıdır; Avrupa Birliğine tam üyelik. Sayın Onur Öymen’in belirttiği gibi, Avrupa Birliğine tam üyelik, bir millî davadır. Bu ifade, bu güvence, bir ortak bildiriye ihtiyaç göstermeyecek kadar net, açık ve kesin değil midir değerli arkadaşlarım!.. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: