Ermeni Devletinin ve Ermeni diasporasının mesnetsiz iddiaları

22 04 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Ermenistan’da ve başta Amerika olmak üzere Ermeni diasporasının etkin bir konuma sahip olduğu ülkelerde, Ermeniler, her yıl 24 Nisan gününde, sözde Ermeni soykırımını anarlar; bu münasebetle, söz konusu ülkelerde, Türkiye’yi, insanlığa karşı ağır suçla itham eden parlamento kararları çıkarmaya çalışırlar, gazete makaleleri yayımlatırlar, çeşitli eylemler düzenlerler. Ben, bu sorunu, Yüce Meclisin dikkatine getirmek ve sadece tarihimizi karalamayı değil, aynı zamanda, ulusal çıkarlarımızı ve toprak bütünlüğümüzü hedef alan dünya çapındaki bu sistematik kampanyayla mücadelede yararlanabileceğimiz iki öneride bulunmak için gündemdışı söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlarım.

Değerli arkadaşlarım, bu konuda önemle altını çizmek istediğim bir husus var: Konuşmamda kullanacağım “Ermeni” sıfatıyla, hiçbir şekilde, cumhuriyet Türkiyesinin sadık evlatları olan Ermeni vatandaşlarımızı kastetmiyorum. Onlar, bu devlete bağlı, kaderlerini bu devletin, bu ülkenin geleceğiyle özdeşleştirmiş, vatanlarına karşı her türlü yükümlülüklerini yerine getiren kardeşlerimiz, değer verdiğimiz yurttaşlarımızdır.

Değerli milletvekilleri, Ermenilerin 24 Nisanda geleneksel olarak en önemli çabalarından birini, Amerikan Kongresinden, Türkleri, 1915’te, Ermenilere karşı soykırımı uygulamakla suçlayan bir karar çıkarmak oluşturur. Amerika’ya öncelik verilmesinin iki nedeni vardır; bunlardan birincisi, Amerika’daki propaganda kampanyasında Ermeni tarafının kendini diğer ülkelere nazaran daha güçlü hissetmesidir. Bu güç, Ermenilerin, Amerika’da, bu ülkenin kamuoyunu, medyasını ve siyasal sistemini yönlendirmede yararlandıkları vasıtaların; yani, lobileri ile finansal kaynaklarının etkin ve zengin olmasından kaynaklanıyor. İkinci neden ise, dünyanın yegâne süper gücü olan Amerikan Kongresinden çıkarılacak bir kararın, diğer parlamentolara ve Birleşmiş Milletler ile diğer uluslararası örgütler bünyesindeki insan hakları kurullarına örnek olacağı ve bu şekilde, Ermeniler tarafından hedeflenen amaçlara daha kolay ulaşabileceği görüşünden kaynaklanıyor.

Değerli arkadaşlarım, ulus olarak belleğimiz çok zayıf olduğundan anımsatma ihtiyacını duyuyorum: ASALA terör örgütü, aralarında 5 büyükelçimiz ile 4 başkonsolosumuz ve 1 de askerî ataşemiz bulunan 36 diplomat ve dışgörevlimiz ile bunların aile efradı da dahil olmak üzere 42 vatandaşımızı alçakça katlettikten sonra, 1984 yılında eylemlerine son verdi. Bu tutum, Ermeni radikallerin üç aşamalı planlarının birinci aşaması olan terör eylemleriyle Ermeni sorununun dünya gündemine getirilmesi hedefinin gerçekleştirildiği inancından ileri geliyor ve terör yöntemine devam edilmesinin davaya zarar vereceği görüşüne dayanıyordu. Bunu izleyen ikinci aşamada, Ermeni soykırımının dünya tarafından fiilen ve hukuken bir gerçek olarak tanınmasını amaçlayan bir kamuoyu etkileme stratejisinin yürürlüğe konulması hedefleniyor. Halen uygulanan bu stratejinin hedefi, başta Amerikan Kongresi olmak üzere, mümkün olduğu kadar çok parlamentonun, soykırımı iddiasına destek vermesini sağlamak suretiyle, Türkiye’yi, baskı altında, soykırımını kabul etmek zorunda bırakmaktır.

Bundan sonra üçüncü aşamaya geçilecek ve önce, Ermenilerin Türkiye’den yüklü bir tazminat talebinde bulunmaları sağlanacak, sonra da, Ermenistan’ın toprak taleplerine hukukî bir zemin hazırlanmış olacaktır. Diasporanın, yani, Amerika’nın ve diğer ülkelerin Ermeni orijinli vatandaşlarının bu amaca yönelik faaliyetlerini, Ermenistan Hükümeti desteklemektedir, yönlendirmektedir.

Değerli arkadaşlarım, Ermeni davasını destekleyen Amerikan Temsilciler Meclisi üyeleri, bu yıl, yine, Kongreye bir soykırımı karar tasarısı sunmuşlardır. Doğrudan Türkiye’yi hedef almayan bu tasarı, Amerika’nın, onbeş yıl önce, Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesine imza atmasını anma vesilesiyle öneriliyor. Tasarıda, Holokost -yani, Yahudi- Kamboçya, Ruanda soykırımlarının yanı sıra, Ermeni soykırımından da gerekli derslerin alınması gereği savunuluyor. Bu tasarıyla güdülen amaç, metindeki “Ermeni soykırımı” ibaresini, Amerikan Kongresi tutanaklarına resmen geçirmektir.

Değerli arkadaşlarım, Amerika’daki Ermeni lobisinin geleneksel bir diğer çabası da, Amerika Başkanının, her yıl 24 Nisanda bir Ermeni soykırımı anma mesajı yayımlamasını sağlamaktır. Nitekim, geçen yıl, Yunan-Rum lobisinin desteğinden de yararlanan Ermeni lobisi, Başkan Bush’a, Türkiye’yi soykırımıyla suçlayan bir açıklama yaptırmaya çalışmıştı; ancak, Başkan Bush, açıklamasında “soykırım” yerine “katliam” sözcüğünü kullandı. Başkanın, geçen yıl 24 Nisanda yaptığı açıklama şöyleydi arkadaşlarım, aynen okuyorum: “Bugün, Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde, 20 nci Yüzyılın korkunç trajedilerinden biri olan 1 500 000 kadar Ermeninin göçe zorlanma ve öldürülmesiyle gerçekleşen katliamı anıyoruz.”

Değerli arkadaşlarım, esasında, bu açıklama, Ermenileri tatmin etmek için, tarihî gerçekleri çarpıtan ve Osmanlı İmparatorluğunu korkunç bir katliamla suçlayan bir nitelik taşıyordu, bu niteliğiyle Türk Ulusuna karşı haksız ve rencide edici bir tutum sergiliyordu; ama, yine de, Ermeni lobisi “soykırımı” sözcüğünü içermemesi nedeniyle, bu açıklamaya ateş püskürdü. Zira, kendi yarattıkları bir efsaneyi gerçek gibi gören radikal Ermenilerin, Türkiye, soykırımıyla suçlanmadıkça tatmin olmaları imkânsız. Bu yıl da, Amerikan Temsilciler Meclisinde, Başkan Bush’a hitaben hazırlanan 165 imzalı bir mektupla, Başkandan, Ermeni olayları konusunda yapacağı açıklamada, özellikle “soykırımı” sözcüğünü kullanması talep ediliyor. Başkanın, açıklamasında “soykırımı” sözcüğünü kullanarak veya Türkleri katliamla suçlayarak, Ermenilerin tarihimizi tahrif etme girişimlerine alet olmayacağını ümit ediyoruz. Zira, sırf Ermenileri tatmin etmek için, Türk tarihinin karalanması ve ülkemizin en ağır insanlık suçuyla itham edilmesi, milletimizi rencide edecek ve böylesine kritik bir ortamda, Türk-Amerikan ilişkilerinin derin bir yara almasına neden olacaktır. Aynı görüşle, Amerikan yönetiminin, Kongreye sunulmuş bulunan ve içerisinde “Ermeni soykırımı” ibaresi bulunan kararın kabulünü önlemesini de bekliyoruz. Amerikalı siyasetçiler şöyle derler: “Washington’da en etkin lobici, Amerikan yönetimidir.” Bu bakımdan, Bush yönetiminin, bu konuda gerekli çabayı göstererek Türk-Amerikan ilişkilerinin tehlikeli mecralara sapmasını önlemesi, ortak çıkarların korunması açısından büyük önem taşıyor.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, kısaca tarihî gerçeklere gireceğim.

Soykırımı iddiasına objektif bir şekilde ve belgelere dayanılarak yaklaşılırsa, şu gerçekler tartışılmaz bir şekilde ortaya çıkmaktadır: Dünyaya soykırımı olarak kabul ettirilmeye çalışılan olayın bu kavramla uzaktan yakından ilişkisi yoktur değerli arkadaşlarım. Zira, Osmanlı Hükümetinin Ermeni Milletine karşı sistematik bir kıyım uygulamak veya Ermenileri yok etmek gibi önceden veya sonradan alınmış bir kararı, planı veya niyeti hiçbir zaman olmamıştır. Ermeni ahalinin bir bölümünün zorunlu göçe; yani, tehcire tabi tutulmasının nedeni etnik kökenleri veya dinî inançları değildir. Bu kişiler, sırf savaş sırasında Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya’yla işbirliği yaptıkları, gönüllü birlikler oluşturarak düşmana yardım ettikleri, yer yer ayaklandıkları, Türk ve Müslüman ahalinin köylerine silahlı saldırılar düzenledikleri ve ülke savunmasını yapan cephedeki askerlerin hayatlarına kastettiklerinden dolayı yer değişimine; yani, tehcire mecbur edilmişlerdir.

Osmanlı Devletinin ölüm kalım savaşı verdiği bir dönemde, Ermenilerin düşmanla işbirliğinde bulunarak devlete ihanet etmelerinden, devletin güvenliğini ve ülke savunmasını büyük boyutlarda tehdit eden sabotaj ve silahlı eylemler yapmalarından dolayı tehcir olayı devletin varlığını koruma hakkı çerçevesinde meşru ve hukuken haklı bir önlemdir. Ermenilerin Doğu Anadoluda çarpışmalar ve tehcir sırasında kayıplar verdikleri doğrudur; ancak, savaşın başlamasıyla birlikte Doğu Anadolu’da ayaklanan Ermeni çetelerin Türk ve Müslüman ahaliye karşı büyük katliamlar yaptıklarını unutmamak lazımdır. Bu durumda, toplumlar arasında had safhaya varmış olan kin ve intikam duyguları ve savaş koşullarında hükümetin asayişi sağlamaktan aciz kalmış olması tehcir süresinde, sürecinde kafilelerin sevkiyatında ciddî düzensizliklere yol açmış ve Ermeni kafilelerin, uğradıkları saldırılardan zarar görmeleri sonucunu doğurmuştur. Ayrıca, araç, yakıt, gıda ve ilaç yetersizliği, ağır iklim koşulları ve tifüs gibi salgın hastalıklar Ermeniler üzerinde olduğu kadar Türkler üzerinde de çok ağır tahribat yapmıştır.

Bu gerçekler ışığında, Ermenilerin soykırımına uğradıkları yolundaki iddiaların geçersizliği, tartışılmaz bir şekilde ortaya çıkmaktadır; ancak, konuya hukukî açıdan bakıldığında, bu gerçek daha berrak bir nitelik kazanıyor değerli arkadaşlarım. Soykırımı kavramı, Birleşmiş Milletlerin, bu konuda, 1951’de yürürlüğe giren ve Türkiye’nin de imzalamış ve onaylamış olduğu Soykırımı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinde şöyle tarif edilmiştir: ” Soykırımı, ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun mensuplarının, yok etme niyet ve kastıyla, tamamen veya kısmen imha edilmesidir.” Oysa, buraya kadarki izahatımızdan, Osmanlı Hükümetinin, Ermeni Milletine karşı kıyım uygulamak ve Ermenileri kısmen veya tamamen imha etmek gibi bir planı hiçbir zaman olmadığı anlaşılacaktır.

Değerli arkadaşlarım, Ermeniler, seksensekiz yıldır, tüm çabalarına rağmen, böyle bir niyet ve planı ortaya koyan geçerli tek bir belgeyi dünya kamuoyuna sunamamışlardır. Nitekim, ünlü bilimadamı ve tarihçi Bernard Levy, bu konuda, 1993’te Le Monde Gazetesinde yayımlanan makalesinde şöyle diyordu: “Osmanlı Hükümetinin, Ermeni Ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur. Türklerin tehcire başvurmalarının meşru nedenleri vardır. Zira, Ermeniler, Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya’yla ittifak halinde, Türklere karşı çarpışıyorlardı.”

Değerli arkadaşlarım, bu gerçekler, Ermenilerin, soykırımına uğradıkları yolundaki iddialarını temelden çürütüyor.

Hemen belirteyim ki, savaş sonrasında Osmanlı İmparatorluğunu işgal eden müttefik kuvvetler, iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi yöneticilerini, Ermeni katliamı iddiasıyla yargılamak istemişler; ancak, bu kişileri suçlamak için belge, kanıt bulamamışlardır. Bu olay şöyle cereyan etmiştir: İstanbul’daki İngiliz işgal yönetimi, Ermeni Patrikhanesinin raporlarına dayanarak katliam ve değişik suçlarla suçladıkları, aralarında bakan, politikacı, vali, yüksek rütbeli asker ve bürokrat bulunan 144 Türkü tutuklayarak Malta’ya sürgün etmiştir; ancak, sonradan bu raporların propaganda niteliğinde olduğu ve mahkemede kanıt olarak kullanılamayacağı anlaşılmıştır. Bunun üzerine, İstanbul’da mutlak otorite konumunda olan İngiliz işgal yönetimi, Osmanlı Devletinin tüm arşivlerini bir uzmanlar kuruluyla elden geçirmiş, bunları inceden inceye tetkik etmiş ve ayrıca yoğun sorgulamalarda bulunmuştur; buna rağmen, katliam iddiasını doğrulayacak tek bir kanıt bulunamamıştır. İngilizler, bu durumda çaresizlik içinde kalmışlardır; çünkü, Türkleri, Malta’da iki yıldan fazla bir zamandır sürgünde tutuyorlar, yedirip, içiriyorlar, bunları muhafızlar bekliyor, bunun bir sebebi olması lazım.

İşte, İngilizler, bu durumda çaresizlik içinde Amerikan Hükümetine başvurmuşlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerika, Osmanlı İmparatorluğuna karşı savaşa girmemiş, bundan dolayı da ilişkiler kesilmemişti. Bu durumda, Türkiye’de  görevlerini sürdüren Amerikan diplomatik ve konsolosluk görevlileri ve misyonerleri, Ermeni tehcirini çok özel bir dikkatle izlemişlerdi, hatta, bilhassa misyonerler -ki, bunlar konsolosluğa bağlı olarak çalışıyorlar- tehcire uğrayan Ermenilere insanî yardımda bulunmuşlardı. Ermenilere karşı planlanmış toplu bir kıyım yapıldıysa, bunların kayıtlarının Amerikan arşivlerinde muhakkak bulunması gerekiyordu. Ne var ki, Amerika Dışişleri Bakanlığı, arşivlerinde yapılan araştırmalar sonucunda, Türkleri, Ermeni katliamıyla suçlayıcı nitelikte hiçbir belge bulunamadı. Bu durumda Malta sürgünleri temize çıktı ve serbest bırakıldı. Bununla birlikte, Ermeni soykırımı iddialarının mesnetsizliği de saptanmış oldu.

Değerli arkadaşlarım, kısa bir süre önce, Amerikalı tarihçi Prof. Justin McCarthy, İngiliz arşivlerinde müthiş bir belge buldu. Bu belge, Ermeni soykırımı iddiasının, İngiltere istihbarat örgütünün savaş propagandası gizli bürosu tarafından hazırlatılan asılsız belgelere dayanılarak uydurulan büyük bir yalan olduğunu koyuyordu. Bu propaganda bürosu, savaş sonuna kadar Londra’da Wellington House’de çalışmıştı. Savaş bitince İngiltere Hükümeti tüm belgeleri yaktırarak imha ettirmişti; ama, nasılsa, Prof. Justin McCarthy’nin bulduğu belge bu imhadan kurtulmuş ve bugüne kadar kimsenin el atmadığı bir arşiv kutusunda kalmıştı. O zaman İngiliz istihbaratına bağlı gizli propaganda bürosu Lord Bryce tarafından yönetiliyordu. Asılsız belgeleri yayıma hazırlayan da, sonradan dünya çapında üne kavuşan Tarihçi Arnold Toynbee idi. İngiltere’nin bu yalan belgeleri hazırlatmaktan amacı, Amerikan kamuoyunun Ermenilere acıma duygusunu sömürerek, Amerika’nın savaşa mümkün olduğu kadar erken girmesini sağlamaktı; diğer bir amaç da, Osmanlı İmparatorluğunun beklenen çöküşünden sonra, Doğu Anadolu’da İngiltere ve Fransa’nın himayesinde bir Ermeni devleti kurdurmak için zemin hazırlamaktı. İngiltere ve Fransa, Ermenileri kendi taraflarına çekerek, Rusya’nın işgal etmeyi planladığı Osmanlı toprakları yoluyla Akdenize çıkma stratejisinin önünü kesmeyi düşünüyorlardı.

Sözünü ettiğim uydurma belgeler, 1916’da İngiliz Hükümeti tarafından Avam Kamarasının onayı alınarak yayımlanan “Osmanlı İmparatorluğunda Ermenilere Yapılan Muamele, 1915-1916” adlı, gayet hacimli -500 sayfadan daha fazla- bir kitapta toplanmış ve tüm dünyaya dağıtılmıştı. Aynı zamanda “Mavi Kitap” adıyla anılan bu yayım, Türkleri, dünyaya, insanlıktan nasibini almamış, her türlü kötülüğe meyyal, kana susamış, onur, vicdan ve merhamet duyguları körlenmiş yaratıklar olarak tanıtıyor. Mavi Kitap, tehcirin Osmanlı Hükümeti tarafından tasarlanan bir etnik imha planı olduğunu ileri sürüyor ve bu plan çerçevesinde Ermenilere uygulanan vahşet, zulüm ve toplu katliamları anlatan sahte belgeler ve uydurma raporlar içeriyor.

Değerli arkadaşlarım, Mavi Kitap’ın savaşın gidişatı üzerine son derece etkili olduğu kesin. Nitekim, bu kitabın, Başkan Wilson’un Amerika’nın savaşa katılması hususundaki kararını almasında başta gelen bir etken olduğu, o dönemde İngiliz Hükümetinde görev yapan bakanların ifadelerine atfen saptanmış bulunuyor. İlgilenen arkadaşlarım olursa bu kitapların isimlerini, yayımlandıkları tarihleri verebilirim.

Ermeni soykırımı iddiasının altyapısını 1916’da yayımlanan bu menfur kitap oluşturmuştur arkadaşlarım. Türkiye’nin tarihinde hiçbir yayım, bu kitap kadar ülkemize, Türkiye’ye zarar vermemiştir. 1916’dan bugüne kadar Ermeni soykırımı hakkında yazılan onbinlerce kitap, onbinlerce makale, Mavi Kitap’ın gerçekleri yansıttığı varsayımıyla, Türklere karşı iftira ve karalama kampanyasının sürdürülmesini sağlamıştır. Sahteliğinin ortaya çıkmasına rağmen, 2000 yılı sonunda, Ermeni propaganda kuruluşları, İngiltere’de, Mavi Kitap’ı yeniden bastırdılar ve Lordlar Kamarası üyelerinin de katıldığı bir toplantıda medyaya tanıttılar. Bu durumdan çok rahatsız olan hayırsever ve milliyetçi bir işadamı olan Remzi Gür, Londra Büyükelçiliğimizin de onayıyla, 2001 yılı şubat ayında, İngiliz Lordlar Kamarası binasındaki bir lokalde, Lord Ahmet’in ev sahipliği yaptığı ikiyüzelli kişilik yemekli bir konferans düzenledi. Birçok Lordlar Kamarası üyesi ile Avam Kamarası üyesinin ve medya temsilcilerinin katıldığı bu toplantıya ben ve değerli arkadaşım Prof. Nevzat Yalçıntaş beraberce katıldık ve davetlilere hitap ettik. Prof. Yalçıntaş, tarihsel belge ve argümanlara dayanarak Ermeni iddialarının tutarsızlığını ortaya koyan açıklamalarda bulundu. Ben, konuşmamda, Mavi Kitap’ın tamamen sahte ve uydurma belgelerden oluştuğunun, artık, açık seçik ortaya çıkmış olduğunu, buna rağmen, bugün hâlâ İngiliz medyasının, Türkiye’yi soykırımı iddiasıyla suçlamak için sürekli olarak bu kitaba atıfta bulunduğunu belirttikten sonra, dinleyicilere, İngiltere’nin, 1920’de İstanbul’u işgali sırasında, Ermeni katliamıyla suçladığı Türkleri Malta’ya sürdüğünü; ancak, sanıkların aleyhlerinde hiçbir kanıt bulunmaması nedeniyle serbest bırakıldıklarını anımsattım ve şu soruyu sordum: “Malta sürgünlerini mahkûm etmek için, neden 1916’da yayımlanan Mavi Kitap kullanılmadı?”

Bundan sonra, konuşmama şöyle devam ettim: “Mavi Kitap kullanılamazdı; çünkü, tamamen sahte ve uydurma belgelerden oluşuyordu. Çünkü, İngiltere Kraliyet Savcısı, Mavi Kitap’taki iddia ve belgelerin bir İngiliz mahkemesinde kanıt olarak kabul edilemeyecek derecede mesnetsiz ve gerçekdışı olduğu kanısına varmıştı. İngiltere’nin, Parlamentosunun onayıyla 85 yıl önce, savaş sırasında, Türklere karşı bir iftira ve aşağılama kampanyası yürüttüğü ve bu amaçla, yalan belgelerle dolu Mavi Kitap’ı yayımlattığı, bugün, artık, tartışmasız kanıtlanmıştır. Buna rağmen, bugün hâlâ İngiliz medyası, Türkiye’yi soykırımıyla suçlamak için bu kitaba atıfta bulunuyor. O dönemin tarihi hakkında yazılan tezler, araştırmalar ve kitaplar Mavi Kitap’tan alıntılar yapıyor. Türkiye’yi soykırımıyla suçlayan bu kitap, bir ara terörü teşvik etti ve çok sayıda masum insanın ölümüne yol açtı, halen de halkları birbirine düşman ediyor, barış ve güveni dinamitliyor.”

Bu saptamalardan sonra dinleyicilere şu hususu belirttim: Dedim ki “milletlerin fikirlerini zehirlemek, onları birbirlerinin can düşmanı haline getirmek ve kin, nefret ve intikam saplantısının nesilden nesile geçmesine yol açmak bir insanlık suçudur, bir cinayettir. Bu bakımdan, İngiltere Parlamentosundan ve İngiliz Hükümetinden, Mavi Kitap’ın asılsızlığını ilan etmelerini ve Türkiye’den özür dilemelerini bekliyoruz.”

Değerli arkadaşlarım, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz istihbaratı, Almanların, savaş esirlerini kaynatıp, onlardan sabun yaptığı hakkında, düzinelerce görgü tanığının ifadesine ve gizlice çekilen fotoğraflara dayanan bir kitap yayımlamış ve bütün dünyayı da bunun gerçek olduğuna inandırmıştı. Savaş sonrasında bunun bir iftira ve yalan olduğu ortaya çıkınca, İngiliz Parlamentosu 1936 yılında yaptığı bir açıklamayla gerçeği kabul etti ve Almanya’dan özür diledi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi de bu davaya sahip çıkmalı ve İngiliz Parlamentosunun onayıyla yayımlanan Mavi Kitap’ın asılsızlığının tanınması ve açıklanması konusunun takipçisi olmalıdır. Hükümetimiz de, bu konuda İngiltere’den resmen talepte bulunmalıdır. İngiliz Parlamentosunun veya Hükümetinin bu yolda bir açıklama yapmasının, Ermeni soykırımı iddiasını temelden çürütecek bir gelişme olacağı bilinmelidir.

Değerli arkadaşlarım, Amerika’da yaşayan Ermeniler, Türkiye aleyhindeki propagandalarını güçlendirmek amacıyla, 2000 yılında bir Ermeni soykırım müzesi kurmaya karar verdiler. Bu maksatla, Amerika Ermeni Assamblesi, Beyaz Saraya 250 metre mesafede görkemli bir bina satın alarak, bunu restore etmeye başladı. Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan ile Ermeni Kilisesinin Başpiskoposu II. Karakin, inşaatı ziyaret ederek kutsadılar. Gelişmeler, müzenin açılmasıyla ilgili hazırlıkların son aşamasına geldiğini gösteriyor. Müzeyi tasarlayanlar, her yıl, en azından, 250 000 kişinin ziyaretini bekliyorlar. Bu açıdan, müze, Amerika’daki hasım lobilerin Türkiye’nin imajını karartma kampanyasında son derece etkin bir rol oynayacaktır ve bu müze, Amerikan kamuoyunu ülkemiz aleyhine sürekli zehirleyecek bir faktör oluşturacaktır.

Değerli arkadaşlarım, Amerika’da yapılmış olan bilimsel anketler, Türkiye ile Amerika arasındaki yarım asırlık ittifak ilişkisine rağmen, Amerikan kamuoyunun ülkemiz aleyhinde derin önyargılara sahip olduğunu ve bunun nedeninin de, çok büyük ölçüde, Yunan, Rum ve Ermenilerin 20 nci Asrın başından itibaren Türkiye aleyhinde yürüttükleri yoğun ve sistematik iftira kampanyasından kaynaklandığını ortaya koymuştur. Bu durum, Türk-Amerikan ilişkilerinin istikrarlı bir yörüngeye yerleşmesini engelleyen temel faktördür. Soykırım müzesinin kurulmasının, Türkiye’nin Amerika’daki imajının daha da bulanmasına yol açacağı ve dolayısıyla, ikili ilişkiler üzerinde olumsuz baskılar oluşturacağı muhakkaktır.

Yapılan hukukî araştırmalardan, Türkiye’nin, müzenin açılmasını engelleyecek hiçbir imkâna sahip olmadığı anlaşılmıştır. Bu durumda, Ermeni soykırım müzesinin zararlı etkilerini bertaraf etmek ve ülkemizin kültür, tarih ve uygarlığını tanıtmak amacıyla Washington’un mutena bir yerinde bir “Anadolu Kültür ve Medeniyetleri Müzesi” kurmanın en isabetli yol olacağı düşünülmektedir.

Anadolu Kültür ve Medeniyetleri Müzesinin önde gelen bir amacı Türkiye’nin tanıtımı olduğu kadar, Ermeni iddialarını da dolaylı bir şekilde çürütmek olacaktır. Müzenin esas teması, tarih boyunca, Anadolu’daki Türk sanatının, kültürünün ve uygarlığının teşhiridir. Bu bağlamda, müzenin, Türk’ün geleneksel hoşgörüsünü ortaya koymak amacıyla, Hıristiyan zulmünden ve engizisyondan kaçan Yahudilere Osmanlının vatanını açmasını, Anadolu topraklarında yüzyıllar boyunca Müslümanlar ile Hıristiyanların ve Yahudilerin kendi kültürel, meslekî, dinsel ve adalet geleneklerini sürdürmelerini ve barış içinde yaşamalarını sağlayan millet sisteminin işleyişini ve Osmanlının dinî inançlara karşı toleranslı tavrını, görsel bir biçimde teşhir etmesi sağlanabilir. Keza, müze, 72 millete bir gözle bakan ve onlara “ne olursan ol, yine de gel” diyen Yunus Emre ve Celalettin Rumi’nin hümanizmasını yansıtabilir.

Değerli arkadaşlarım, Ermeni propagandası, Osmanlı Türklerinin, tarih boyunca, gayrimüslimlere ve Ermenilere her zaman kötü muamele ettiğini iddia etmektedir. Bu yaklaşımla, konuyu, bir Hıristiyan-Müslüman çatışması zeminine oturtarak, Hıristiyanlık dünyasının desteğini peşinen elde etmeye çalışmaktadır. Oysa, gerçekler, Ermenilerin iddialarının tam tersi yöndedir. Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Bizans’ın zulmünden kurtarılan Ermeniler için, tarihlerinin hiçbir döneminde yaşamadıkları bir güven, özgürlük ve refah çağı başlamıştır. Ermeniler, millet adı altında örgütlenmiş; patrikleri, onların ruhanî ve cismanî liderleri olmuştur. İstanbul, Ermeniler için bir çekim merkezi haline gelmiştir.

Osmanlı, milleti sadıka olarak baktığı Ermenileri, bütün mülkî üst görevlere getirmiş, devletin en yüksek makamlarına atamıştır. Bunu, Salnamei Devleti Âliyei Osmaniyeye, yani, Osmanlı Devletinin devlet yıllıklarına baktığınız zaman görürsünüz. Burada, bakan, paşa, savcı, büyükelçi, vali, yargıç, müsteşar olarak yüzlerce, yüzlerce Ermeninin adı vardır. Bunlar, nişanlarıyla birlikte, bu belgelerde gösterilmiştir. Osmanlı Devletinin son döneminde Gabriel Noradunkyan Efendi Dışişleri Bakanı, Agop Paşa da Hazine Bakanıydı. Bütün bu hususların, Osmanlının gayrimüslimlere gösterdiği hoşgörü ve eşitlik anlayışı çerçevesinde, Washington’da kurulacak müzede görsel bir şekilde yer alması sağlanabilir.

Bağışlarla finanse edilmesi halinde, Anadolu Kültür ve Medeniyetleri Müzesinin kurulmasının daha kolay olacağı anlaşılıyor. Bu amaçla, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevî desteğiyle, müze projesinin gerçekleştirilmesi amacıyla Türkiye’de bir vakıf kurulması gerekecektir. Bu vakfın esas görevi, müze projesini ortaya çıkarmak, finansman imkânlarını oluşturmak, kuruluş safhasında denetimini yapmak ve kurulduktan sonra da, müzenin etkin biçimde çalışan ve kendini yenileyen bir kurum niteliğini kazanması için gerekli önlemleri almak olacaktır. Bu konuda, Washington’daki Türk-Amerikan Dernekleri Asamblesi ve New York’taki federasyonla istişarelerde bulunulması uygun olabilir. Bu kuruluşlarla işbirliği çerçevesinde, Amerika’yı ve Türk varlığının mevcut olduğu Almanya, Hollanda, Fransa ve Avustralya gibi ülkeleri de kapsamak üzere, bir bağış kampanyası başlatılabilir.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin, dünyaya, Ermenilere soykırımı uygulamış bir Müslüman ülke olarak tanıtılmasını öngören bir kampanya ile karşı karşıyayız. Uluslararası bir boyut kazanan bu kampanya giderek yaygınlaşıyor. Nitekim, son yıllarda, Rusya’da Dumadan sonra, Kanada ve Yunanistan Parlamentoları, Belçika Senatosu, İtalyan Parlamentosu, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve Avrupa Birliği Avrupa Parlamentosu, peş peşe, Ermeni soykırımını tanıdıkları yolunda kararlar aldılar; Arjantin ve Lübnan yasama organlarının da bu yolda kararları mevcut. Tarihsel perspektiften değerlendirildiği takdirde, bu gelişmeler kaygı verici çağrışımlara yol açıyor değerli arkadaşlarım. Şimdiden, pek çok devletin ve bazı uluslararası kuruluşların Türkiye’yi sıkıştırarak istediklerini elde etmek için yararlanmayı tasarladıkları bir koz haline dönüşmeye başlıyor Ermeni sorunu, Ermeni iddiaları.

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve Avrupa Birliği Avrupa Parlamentosu tarafından, Türkiye’yi Ermeni soykırımıyla suçlayan kararlar alınırken, bunun iyi niyetle ve tarihî gerçekleri ortaya çıkarmak amacıyla yapıldığını aklı başında kimse söyleyemez. Esas amacın, Türkiye’yi, hem Amerika’dan hem de Avrupa Birliğinden, daha doğrusu Batı’dan koparmak ve izole etmek olduğu açıktır; amaç budur.

Bu açıdan değerlendirildiği takdirde, yapmış olduğum önerilerin ülkemizin çıkarları açısından hayatî önem taşıdıkları takdir edilecektir.

Yüce Meclisimiz bu önerileri benimser, bunlara desteğini verirse, tarihin Türkiye için bir yük olmaktan ve ülkemize karşı bir siyasî malzeme olarak kullanılmaktan çıkarılması doğrultusunda somut adımlar atılmış olacaktır.

Teşekkür ediyor ve hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: