Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesinin Onaylanması

17 04 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı hakkında, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak amacıyla söz almış bulunuyorum.

Avrupa Konseyi tarafından 1996 yılında başlatılan çalışmalar sonucunda oluşturulan Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesi, iş dünyasında ceza hukuku kapsamına girmeyen fiilleri düzenlemekte, yolsuzluk nedeniyle zarar gören kişilerin yararına olarak, iç hukukta etkin önlemler alınmasını öngörmektedir.

Değerli arkadaşlarım, sözleşmenin yürürlüğe girmesi, Avrupa Konseyine üye ülkeler açısından iki önemli gelişmeye yol açacaktır. Bunlardan birincisi, uluslararası alanda, yolsuzlukla mücadelede sıkı bir işbirliğinin gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır. İkincisi de, her üye ülke, bu mücadeleyi, kendi içhukukuna evrensel norm ve yaptırımlara uygun düzenlemeler kazandırarak sürdürecektir. Sözleşmenin dibacesinde yer alan şu ifadeler dikkat çekicidir: “Yolsuzluk olgusu, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan hakları, hakkaniyet ve sosyal adalet için ciddî bir tehdit oluşturmakta, ekonomik gelişmeyi engellemekte ve piyasa ekonomilerinin düzgün ve dürüst işlemelerini tehlikeye atmaktadır.”

Değerli arkadaşlarım, görüleceği üzere, sözleşme, temiz yönetim ve temiz toplum ile bir ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınması arasında birebir ilişki kuruyor. Bu açıdan, sözleşme, 2001 yılında açıklanan Türkiye hakkında Dünya Bankası raporundaki değerlendirmelerle tamamen örtüşüyor. Sözünü ettiğim Dünya Bankası raporunda, Türkiye’nin rüşvet ve yolsuzluk sıralamasında dünya ülkelerinin en başındaki grupta yer aldığı vurgulandıktan sonra, ülkemize proje kredileri verilmesi için, rüşvet ve yolsuzluğun üstesinden gelinmesi önkoşul olarak ileri sürülüyor. Bu raporda, yolsuzluğun ülkemiz üzerindeki olumsuz sosyal ve ekonomik etkileri ayrıntılı biçimde ortaya konuluyor. Bunlar Türkiye hakkında söyleniyor ve bellibaşlıları da şunlar değerli arkadaşlarım: “Yolsuzluk, Türk hukuk sistemini zedeleyerek ülkenin kuralsız bir toplum haline gelmesine yol açmaktadır. Türkiye’deki kamusal makamlar, çıkar karşılığı, belli gruplara hizmet veren mekânlara dönüşmüştür. Siyasetçi baskısı ve etkisiyle, Türkiye’de, bürokrasi, ahlakî değerlerini yitirme sürecine girmiştir. Yolsuzluk ortamına ayak uydurmayan dürüst ve onurlu memurlar elenmekte, bunun sonucunda, bürokrasi tam anlamıyla yozlaşmaktadır.” Raporda, aynı zamanda, Türkiye’nin içine düştüğü ekonomik krizlerin büyük ölçüde bu yozlaşmış ve çürük yapıdan kaynaklandığı vurgulanmaktadır ve nihayet, Türkiye’yi saran yolsuzluk ortamının yabancı yatırımların gelmesini engelleyen en önemli sebep olduğu belirtilmektedir.

(1) 71 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Değerli arkadaşlarım, gördüğünüz gibi, bu raporla Türkiye’ye çok önemli bir mesaj veriliyor. Bu da, ülkemizde yolsuzluğun kol gezmesine göz yumulursa, siyasetçi zümresi hem iktidarını sürdürmek hem de kendine çıkar sağlamak için devlet kaynaklarını sömürürse, keza, siyasetçi zümresi devlet kaynaklarını usulsüz ihalelerle, kredilerle, sübvansiyonlarla ve diğer karanlık yollarla yakınlarına ve yandaşlarına peşkeş çekerse, bu durumda, Türkiye, asla kalkınamaz ve geleceği karanlık bir üçüncü dünya ülkesi olmaya mahkûm olur.

Değerli arkadaşlarım, evet, raporda verilen mesaj bu. Nitekim, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği tarafından yaptırılan bir araştırmanın bulguları bu söylediklerimizi tam anlamıyla teyit ediyor. 1980-2000 yıllarını; yani, yirmi yıllık bir zaman dilimini kapsayan bu araştırma, bu dönemde yapılan gereksiz yatırım, rüşvet ve yolsuzluğun ekonomiye 190 milyar dolarlık bir fatura çıkarmış olduğunu ortaya koyuyor. Akla durgunluk veren bir rakam değil mi bu? Bu meblağ soygun düzeninin, rüşvetin ve yolsuzluğun -beni mazur görün; fakat, bu tabiri kullanmak mecburiyetindeyim- ülkemizi kanlı dizanteri gibi tükettiğini ortaya koyuyor.

Hemen belirteyim ki, biraz önce zikrettiğim Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği araştırmasının başlangıç tarihinin 1980 olması bir rastlantı değil değerli arkadaşlarım; çünkü, soygun ve sömürü düzeninin Türkiye’de kökleşmesi, daha doğrusu, yolsuzluk olgusunun ülkemizde kurumsal hale gelmesi 1980’de başlamıştır. Bu dönemde alınan bazı kararların temelinde kayıtdışı parayı ekonomiye kazandırmak vardı; ancak, bu yapılırken, siyasî iktidar, çetelerle, mafyalarla âdeta işbirliği yapmış ve bu kişileri, topluma saygın kişiler olarak tanıtmıştır.

Hayalî ihracat uygulamalarının yaygınlaştığı ve devlete bağlı bankalardaki usulsüzlükler yoluyla devletin ve milletin soyulduğu bu vurgun dönemini, ben “birinci dalga yolsuzluk dönemi” diye adlandıracağım. Bu, birinci dalga yolsuzluk döneminin göze çok çarpan bir niteliği vardır. Bu da, devletin zirvesinde oturan siyasî lider tarafından devlete bağlı bankaların başlarına getirilen sözde prenslerin, korkmadan, utanmadan devleti dolandırmış olduklarıdır. Bu sözde prensler, belli kişi ve şirketlere, yasalara aykırı şekilde kredi verdiler; sonra da, bu kredileri bilinçli şekilde geri almadılar. Bu prensler, yakınlarının taşınmazlarını yüksek bedelle bankalarına satın aldılar. Bu prensler, bankaları, bazı kişilerin batık şirketlerine ortak ettiler. Bu prensler, bankaların değerli varlıklarını düşük bedelle yakınlarına sattılar.

Değerli arkadaşlarım, bu prenslerin yuttukları lüpü fil yutsa çatlardı; ama, rahatça yuttular ve hazmettiler; sonra da, yakalarını, türlü desiselerle adaletin elinden kurtardılar; biri de Amerika’ya kaçıp izini kaybettirdi.

Bu birinci dalga yolsuzluk döneminde siyasî kirlenmenin, yolsuzluk ve rüşvetin boyutlarının çarpıcı biçimde artmasının esas sorumlusu, ahlakî değerlere itibar etmeyen devletin başındaki siyasî liderdir; çünkü, bir toplumun önderinin kötü örnek olması, o ülkede ahlaksızlığı kurumsallaştırır. Esasen, devletin zirvesinde oturan siyasî liderin “ben zengini severim”, “benim memurum işini bilir” yolundaki ifadeleri, kamu çalışanlarının tümünü rüşvete ve yolsuzluğa teşvik etmekten başka bir anlama gelebilir mi?!

Bu lider, hile ve devleti dolandırma gibi yollardan büyük vurgunlar vuranların toplumun en saygın kişileri haline geldiği bir çığırı açtı. Malı götürme ve köşeyi dönme, bu döneme damgasını vuran lüpçü görüşün temel ilkeleri haline geldi.

Değerli arkadaşlarım, rüşvetin hâkim olduğu kirli bir ortamda hukuk nefes alamaz. Bu nedenle, yabancı sermaye, böyle bir devletin semtine uğramaz; çünkü, ülke, uluslararası alanda kötü bir nam kazanmış ve saygınlığını kaybetmiştir. Bu hususta bir örnek vermek için dünya çapında ün yapmış ve ekonomi dalında Nobel ödülü kazanmış olan Chicago Üniversitesi ekonomi profesörü Morton Miller’in, ülkemizdeki bir diğer siyasî lider hakkında yapmış olduğu değerlendirmeyi sizlerle paylaşmak isterim. Bunu yaşadım.

Profesör Miller, 1997 Ekim ayında, Chicago’da toplanan ve Türkiye’nin Amerika’daki gönüllü lobi kuruluşu olan Türk-Amerikan Dernekleri Asamblesinin yıllık genel kurul toplantısı vesilesiyle düzenlenen bir öğle yemeğine misafir konuşmacı olarak davet edilmişti. Ülkemizi çok iyi tanıyan Morton Miller, konuşmasında, o sırada Güneydoğu Asya’da hüküm süren ekonomik krize de değinerek şunları söyledi: “Rüşvet ve yolsuzluk, bir ülkenin moral dokusunu kanser gibi kemirir, çürütür. Halkın, yöneticilere karşı olan güven duygusunu yitirmelerine yol açar. Böyle bir gelişmenin ekonomi üzerinde derin olumsuz etkileri olması kaçınılmazdır. Bir ara, ismi Asya Kaplanları arasında geçen Tayland ekonomisindeki çöküntünün en başta gelen bir nedeni de budur. Bir toplumun önderlerinin kötü örnek olması ve onların yaptıklarının yanlarına kalması, o ülkede ahlaksızlığı kurumsallaştırır.”

Profesör Miller, bundan sonra, Türkiye’nin durumuna temasla “her ülkede yolsuzluğa ve kirliliğe rastlandığını; ancak, bu ülkelerin çoğunda devlet sisteminin kirliliği temizleyecek etkin mekanizmalara sahip olduğunu” belirterek “Türkiye’de, maalesef, parlamenter sistem, bu temizlik görevini yapamıyor, bu nedenle de kirlilik birikip, kat kat artıyor, katmerleşiyor ve ülkenin ekonomik kalkınmasını engelleyen temel bir olgu olarak ortaya çıkıyor” dedi. Miller, konuşmasının bu noktasında, bir süre önce görev yapan Türkiye Başbakanı ile eşinin isimlerini telaffuz ettikten sonra, kendisini dinleyen yüzlerce Türkü ve Amerikalıyı bir anda şoke eden şu sözleri sarf etti: “ve onlar, hâlâ hapiste değiller.” (CHP sıralarından alkışlar)

Evet, tarih 3 Ekim 1997; Chicago’da Türk-Amerikan Dernekleri yıllık genel kurul toplantısı yapılıyor. Amerika’nın dört bir tarafından gelen 600 Amerikalı Türk bu toplantıya katılmış. Yemekli bir konferansta, Nobel ödülü almış olan bir Amerikalı profesör konuşuyor. Konuşmacı, bir Türk Başbakanının ve yönettiği bankayı batıran eşinin isimlerini zikrediyor, sonra da “bu kişiler ülkenizi soydular; ama, Türk Devleti bu kişileri yargılayamadı, hapse atamadı; başbakan ile eşinin yaptıkları yanlarına kaldı. Bunun sonucu, Türkiye’de yolsuzluğun kurumsallaşmasıdır” diyor.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, ben, bu olayı, Amerika’dan Türkiye’ye dönüşümde, Milliyet Gazetesindeki köşemde, 13 Ekim 1997 tarihinde yazdım. Bir kere yazdım, bir daha yazdım, bir daha yazdım; suçlanan başbakanın ve eşinin de isimlerini vererek, ayrıntılı biçimde yazdım; hiçbir tekzip gelmedi, bana karşı dava açılmadı. Nasıl açılsın ki, beni doğrulayacak yüzlerce tanığım varken!

Şimdi, bu anımı sizlerle paylaşmaktan maksadım, Türkiye’deki yolsuzluk olaylarının ayyuka çıkmasına ve ta okyanusların ötesine gitmesine, orada gündeme gelmesine rağmen, o dönemde Meclisin ve hükümetin bu gelişmelere kayıtsız kaldığını ve hiçbir önlem alınmadığını belirtmektir. Bu kayıtsızlığın yarattığı ortamda, siyasetçilerin desteğiyle yapılan yolsuzluk, çeteleşmeyi ve mafyalaşmayı besleyip büyüterek, organize suç boyutunu ve niteliğini kazanmış ve böylece, ikinci yolsuzluk dalgası dönemi başlamıştır.

Dünya Bankası raporunda söz konusu edilen ihalelere fesat karıştıran siyasetçi- bürokrat-işadamından oluşan şeytan üçgeni, işte, bu dönemde, bu ikinci dalga döneminde yaygınlaşmış ve etkinlik kazanmıştır. İkinci yolsuzluk dalgası döneminde, ülkemizde geliştirilen özgün bir soygun yöntemiyle, Türkiye, dünya medyasında kendisinden uzun uzun söz ettirmeyi başardı.

Değerli arkadaşlarım, bu yöntemde, özel bankalar, sahipleri tarafından bizzat soyuluyordu. Banka sahipleri, devlet garantisi altında topladıkları paraları yurt dışına veya yandaş şirketlere aktarıp, sonra da planlı bir şekilde bankalarını batırıyorlardı. 1997 Ekiminden 2002 Haziranına kadarki beş yıllık sürede 20 banka peş peşe batırıldı. Bunlardan sadece ikisinin patronu, kısa süreler için cezaevine girip çıktılar; ama, bütün banka patronlarının çalıp çırptıkları ve hortumladıkları paralar yanlarına kaldı. Buna karşılık, paraları çalınan vatandaşlar ortada kaldılar.

Değerli arkadaşlarım, 57 nci hükümetin Maliye Bakanı, bu kürsüden banka patronlarının hortumladıkları meblağın 40 milyar dolar olduğunu belirtmişti. Evet, verdiğim rakam Sayın Masum Türker’in bu konudaki açıklamasına dayanıyor; hata varsa onun. Bu hortumlanan 40 milyar ne oldu; bu hortumlanan 40 milyar, sonuçta, vatandaşa vergi ve enflasyon olarak fatura edildi; ancak, devlet, bu çalınan parayı çalanlardan tahsil etmedi.

Değerli arkadaşlarım, böyle bir durumun, ancak, her alanda kuralları çiğnemeyi ilke edinmiş, ahlaken çökmüş, vatan sevgisini yitirmiş, tüm değerlerini kaybetmiş, sahipsiz bir ülkede vuku bulabileceğini kabul edersiniz.

Değerli arkadaşlarım, bu şaibeyi, bu ülkenin, bu devletin üstünden kaldırma görevini, milletimiz, Türkiye Büyük Millet Meclisine vermiştir; bu bizim görevimiz. Türk kamuoyu, suçlulardan hesap sorulmasını ve milletten çaldıkları bu kaynakların onlardan mutlaka geri alınmasını, tahsil edilmesini istemektedir. (Alkışlar) Bu bakımdan, Sayın Azmi Ateş başkanlığındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi Yolsuzlukları Araştırma Komisyonuna bu konuda çok önemli bir görev düşmektedir. Bu komisyon, bu konudaki icraatıyla “yapanın yanına kâr kalır” anlayışını çürütürse bu ülkeye çok büyük bir hizmet yapacaktır. Bu yoldaki icraat, bu Meclisin fazilet göstergesi olacaktır değerli arkadaşlarım. Bütün bunlar, Türkiye’nin kaynaklarının nasıl bir soygun ve talan düzeniyle çarçur edildiğini ortaya koyuyor.

Değerli arkadaşlarım, ülkemizde siyaset ve siyasetçi hakkında yerleşmiş derin ve olumsuz önyargılar var. Biraz önce sözünü ettiğim siyaset-bürokrat-işadamı şeytan üçgeni yöntemiyle yapılan soygunlar bu önyargının daha da pekişmesine yol açtı. Kanımca, Beyaz Enerji davası, tipik bir şeytan üçgeni soygunu. Anımsayacaksınız, bu davadan ağır mahkûmiyet kararları çıktı; Enerji Bakanlığının üst düzey bürokratları ağır hapis cezalarına mahkûm edildiler. Ayrıca, bürokratlara rüşvet veren işadamları da ağır para cezasına çarptırıldı. Bürokrat sanıklar, ifadelerinde, yasal olmayan talimatları dönemin Enerji Bakanından aldıklarını ileri sürdüler. Ayrıca, iddianamede, Bakanın görevini kötüye kullandığı belirtiliyordu. İddianameyi okudum; 60 sayfa; 50 yerinde Bakanın adı geçiyor. Buna rağmen, hakkında çok ağır töhmet ve iddialar varken, bakan, dokunulmazlık zırhından yararlanarak adalet önüne çıkarılmadı ve sonuçta, kirli bir pazarlık bağlamında siyasî liderler tarafından aklandı. Böylece, dünya yolsuzluk literatürüne geçmiş olan Meclisteki aklama skandallarına bir tanesi daha eklendi. Ama, biz bunu hep yapıyoruz. İşte, bundan dolayı da iflah olmuyoruz. İnşallah, bundan sonra olmaz. Fakat, bakan ve başbakana ilişkin yolsuzluk iddiaları Türkiye’de araştırılamıyor; Anayasanın 100 üncü maddesine göre kurulan soruşturma komisyonlarında, sonra da Genel Kurulda, sorumlular türlü dalaverelerle aklanıyorlar. Bunları belirtmekten maksadım, Anayasanın 83 üncü maddesindeki milletvekili dokunulmazlığının kapsamı daraltılmadan ve Anayasanın 100 üncü maddesi sorumluların kesenkes yargı önüne çıkmalarını sağlayacak şekilde değiştirilmeden, siyasetin Türkiye’de kirlenmesini önlemenin mümkün olmayacağıdır. (Alkışlar)

Şimdiye kadar, değerli arkadaşlarım, dokunulmazlık, genelde, yargıdan kaçmak  için kalkan olarak kullanıldı; hatta, bazı kişiler, haklarında davalar sürmekteyken milletvekili seçilmek için özel gayretlere girdiler ve sonuçta yargıdan kurtuldular. Sayın Başbakan Erdoğan, seçim kampanyası sırasında, defalarca televizyonlarda milletvekili dokunulmazlığı hakkında konuştu; Anayasa maddelerini, kesinlikle, dokunulmazlığı daraltacak şekilde değiştireceklerini ve kimsenin milletvekiliyim diye adaletten kaçmasına izin vermeyeceklerini söyledi.

Değerli arkadaşlarım, halkımız, siyasetin bir kamu hizmeti olmaktan çıktığına, çıkar kapısı haline dönüştüğüne, servet kazanımına ve devleti soymanın aracı haline geldiğine inanıyor.

Ayrıca, Türkiye’nin Batıda çok bulanık bir imajı var. Türkiye, siyasal avantacılığın kol gezdiği ve politikacıları tarafından soyulup soğana çevrilen bir ülke olarak görülüyor. Bu imaj, emin olun, dış ilişkilerimize ve dış politikamıza çok büyük zararlar veriyor.

Bu Meclis çatısı altında yer alan hepimiz, seçim meydanlarında açıklık, şeffaflık ve hesap verebilirliği savunduk. Hepimiz, yolsuzlukları önleyeceğimiz ve kirli siyasetin çanına ot tıkayacağımız hususunda onur ve namus sözü verdik. Verdiğimiz söze sadık kalarak, dokunulmazlığı kısıtlayalım değerli arkadaşlarım. Anayasanın 100 üncü maddesini, yargı yolunu açacak şekilde değiştirelim. Böylece, yolsuzluğa açık tüm kapıları kapayarak hem halkımızın önyargılarını kıralım hem de Türkiye’nin dünyadaki olumsuz ve bulanık imajını değiştirip parlatalım.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Elekdağ.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, eğer, büyük geçmişimize layık olmak istiyorsak, kaderimizin efendisi olmak istiyorsak, onurumuza, kimliğimize sahip çıkmak istiyorsak, hakka, hukuka, vicdana ve meşruiyete kulak asmayanların dayatmalarına başımız dik ve ezilmeden “hayır” demek istiyorsak, silik, çaresiz ve ürkek olmak istemiyorsak, millî irademizin satılık olmadığını, parayla satın alınamayacağını dünyaya haykırmak istiyorsak, Türkiye’de yolsuzluğun kökünü kazımamız lazım. (Alkışlar) Başka türlü büyük Türkiye’yi kuramayız.

Türkiye’nin çevresindeki ateş çemberi, tartıştığımız bu konuya, bugün olağanüstü bir anlam kazandırıyor. Karşılaştığımız dayatmacı ve baskıcı durumlardan ders almalıyız. Sorunlarımızı, kendi aklımıza, ülkemizin kendi iç dinamiklerine, kendi gayretimize ve kendi irademize dayanarak, ama, gerçekçi bir bakışla, global dengeleri göz ardı etmeden ve dünyadan  kopmadan çözme çabasına girmeliyiz. Unutmayalım, güçlü Türkiye’nin yolu, yolsuzluğun kökünün kazınmasından geçer. Zira, bir ülkede yolsuzluk önlenmeden, ekonomik kaynakların verimli dağılımını sağlamak, kamu hizmetlerinin kalitesini ve etkinliğini artırmak, ekonomik büyümeyi hızlandırmak, rekabet ve istihdamı artırmak mümkün olmaz. Bu gerçek ışığında, bu Meclisin öncelikli hedefi, temiz bir toplum yaratılmasına azamî katkıda bulunmaktır.

Bu sınavdaki başarımız, hepimizin başarısı; Meclis olarak, bizim, Tevfik Fikret’in şu mısralarındaki felsefeyi ülkemizde egemen kılmak isteyenlere atacağımız tarihî bir şamar olacaktır: “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin / Doyuncaya, tiksininceye, çatlayıncaya kadar yiyin / Bu harmanın gelir sonu, kapışın giderayak / Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak.”

Bu görüşlerle, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Yolsuzluğa Karşı Özel Hukuk Sözleşmesinin onaylanmasını desteklediğimizi bildirir, Yüce Meclise saygılar sunarım.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: