Avrupa Birliği ile İlişkiler Komisyonu Kanunu

15 04 2003

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Avrupa Birliği ile İlişkiler Komisyonu Kanun Teklifi üzerinde Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini bildirmek üzere huzurunuzda bulunuyorum.

Değerli milletvekilleri, biz, Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bu kanun teklifini destekliyoruz. Komisyonun, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine olumlu katkılarda bulunacağına inanıyoruz.

Sayın milletvekilleri, bu konudaki görüşlerimi açıklamadan önce, kanun gerekçesindeki bir ifadeye değinmek istiyorum. Gerekçenin 5 inci paragrafı aynen şöyle: “Kopenhag Zirvesinde Türkiye ile ilgili olarak Avrupa Birliği, 2004 Aralık ayında, Komisyonun hazırlayacağı rapor ve önerileri doğrultusunda Türkiye’nin Kopenhag siyasî kriterlerini yerine getirdiğine kanaat getirdiği takdirde, gecikmesiz olarak üyelik müzakerelerini başlatmayı taahhüt etmiştir.”

Değerli milletvekilleri, bu ifadeden, Türkiye’nin, üstüne düşen mükellefiyetleri yerine getirdiği takdirde, üyelik müzakerelerinin başlamasının önünde hiçbir engel kalmayacağı; Türkiye’nin, 2004 yılı aralık ayında tam üyelik müzakerelerine başlayabileceği anlamı çıkıyor.

Değerli arkadaşlarım, oysa, gerçek, böyle değil; çünkü, 2004 yılı mayıs ayında, Güney Kıbrıs Rum kesimi, hukuken Avrupa Birliğine tam üyelik vasfını kazanacak ve veto hakkını elde edecektir. Bu durumda, Türkiye’nin, üyelik müzakerelerine başlaması, Kıbrıs Rumlarının kapris ve iradelerine bırakılmıştır; gerçek budur. Kopenhag Zirvesine başkanlık yapan Danimarka Başbakanı Rasmussen “artık, Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin üyelik müzakerelerine bağlanmıyor” demişti; ancak, maalesef, bu ifade, gayri samimî bir ifadedir; bir müttefik ülkenin başbakanı hakkında başka bir tabir kullanmak istemiyorum; fakat, bu ifade, tamamen samimiyetten uzaktır; çünkü, Avrupa Birliği, Türkiye ile üyelik müzakereleri hakkında karar vermeyi 2004 yılı sonuna bırakarak, bu kararı, Kıbrıs Rumlarının siyasî iradesine teslim etmiştir.

Değerli arkadaşlarım, sorunlar bununla bitmiyor; 2004 yılı sonunda, Helsinki Zirvesi kararları uyarınca, Türk-Yunan sorunları da gündeme gelecektir. Şimdi bunları söylemekten maksadım, eleştiride bulunmak veya cesaret kırıcı olmak değildir; önümüzdeki çetin mücadeleyi belirtmektir, ortaya koymaktır; bunu, böyle anlayalım.

Değerli arkadaşlarım, ben, Avrupa Birliğinin, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gelişmesine ilişkin olarak bu kürsüde ifade edilen görüşlere, zannediyorum, pek önemli bir katkıda bulunamayacağım; çünkü, ekonomik ve sosyal açıdan Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesinin ülkemize yapacağı katkılar, bu çatı altında etraflı olarak tartışıldı ve zannediyorum, ekonomik ve sosyal açıdan bu konuda pek söylenecek bir husus yok.

Yalnız, ben, bugün, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine, Irak savaşı nedeniyle ortaya çıkan yeni stratejik boyut açısından yaklaşacağım. İzninizle, bundan önce de, Türkiye’nin Avrupa Birliğine katılmasının önemli bir gerekçesine, burada pek dile getirilmeyen bir gerekçesine daha değineceğim.

Değerli arkadaşlarım, dünyada, üç ticarî ve ekonomik blok vardır:

Birincisi, NAFTA; yani, Amerika Birleşik Devletleri önderliğinde, Kuzey Amerika Ekonomik Birliğidir; Amerika, Meksika ve Kanada’yı kapsıyor.

İkincisi, Avrupa Birliğidir.

Üçüncüsü de ASEAN; Japonya’nın ortaya çıkardığı Uzakdoğu’daki ticarî bloktur.

Değerli arkadaşlarım, bu üç blok, beraberce, dünya gayri safî millî hâsılasının yüzde 82’sini üretiyor; yine, bu üç blok, beraberce, dünya ticaretinin yüzde 80’ini yapıyor. Bloklar, kendi içlerinde liberasyona gidiyorlar ve bu şekilde ekonomik verimliliği devamlı olarak artırıyorlar, ekonomik verimlilikle birlikte refah da artıyor; fakat, bloklar, kendi aralarında tam bir rekabet içindeler ve ticaret, karşılıklılık üzerine yapılıyor; yani, sen benden ne kadar alırsan ben de senden o kadar alırım; sistem bu. Şimdi, böyle olunca, Türkiyemiz, eğer, bu üç bloğun dışında kalırsa, dünya ticaretinin yüzde 20’sini yapan ve dünya gayri safî millî hâsılasının yüzde 18’ini üreten ülkelerle ticaret yapma durumunda kalacak. Türkiye, eğer, Avrupa Birliği içindeki pazar payını koruyamazsa, geliştiremezse de kalkınması büyük ölçüde aksayacak.

Değerli arkadaşlarım, bu bakımdan, Türkiye’nin, muhakkak, coğrafî açıdan kendisine en yakın olan Avrupa Birliği içinde yerini alması lazım. Güzel olan bir şey, şu çatı altındaki 550 milletvekilinin de bu kararlılıkta olması ve bu inancı paylaşması. Bu, zannediyorum ki, bugüne kadar Türkiye’de pek görülmemiş bir durumu yansıtıyor.

Şimdi, bir diğer konuya giriyorum. Türkiye’nin yanı başında bir savaş oluyor ve bu savaşın, Türkiye üzerinde, son derece önemli etkileri var. Bunlar arasında, en önemli gelişme, Amerika’nın Ortadoğu’da yeni bir siyasal yapılanma planıdır. Amerika, böyle bir yaklaşımı olduğunu gizlemiyor. Ortadoğu ve büyük Ortadoğu’da, Amerika’nın, bir yeniden siyasal yapılanma ve rejimleri, gerekirse değiştirme tasarımı, dizaynı, dünya basınında tartışılıyor. Bu plan, Amerika’ya ölümcül tehdidin, Arap ve İslam coğrafyasından, Arap ve İslam coğrafyasında türeyen ve üreyen radikal İslamdan kaynaklandığı yolundaki tespite ve bu nedenle, radikal İslama karşı topyekûn savaş ilanından kaynaklanıyor.

Bildiğiniz gibi, 11 Eylül saldırılarından sonra, Amerika, bir durum değerlendirmesi yaptı. New York’taki ikiz kuleleri ve Pentagon’u vuran teröristlerin hepsinin Arap ve İslam coğrafyasından kaynaklanan kişiler olması, Amerika’yı düşündürdü. Son on sene içinde de, Amerika’ya karşı yönelen tehditler, suikastlar, terör eylemleri, yine, hep Arap-İslam coğrafyasından kaynaklanmıştı. Bu durum, Amerika’da, sadece siyasîlerin değil, aynı zaman da akademisyenlerin de, duruma şöyle bakmalarına yol açtı: Amerika’ya ölümcül tehdit, bu coğrafyadan kaynaklanıyor; bunun altında, kökten dinci, radikal İslam var.

CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Nereden biliyor böyle bir şeyi?!.

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Binaenaleyh, Amerika’nın, buna karşı, tam anlamıyla, topyekûn bir mücadeleye girmesi lazım.

CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Amerika’nın iddiasından başka bir şey değil…

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Yani, Amerika, Ortadoğu’yu, köktenci terörden sterilize etmek amacıyla, bölgedeki ülkelerin rejimlerini demokratikleştirmeyi ve bu süreçte, jeopolitik haritayı değiştirmeyi öngörüyor.

Değerli arkadaşlarım, bunlar, yorumlar değil…

SERACETTİN KARAYAĞIZ (Muş) – Tespit edilen bir şey değil, Amerika iddia ediyor…

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Bunlar, yetkili ağızlardan çıkan hususlar.

CAVİT TORUN (Diyarbakır) – Aynı tehdidi Suriye’ye yapıyor…

ŞÜKRÜ MUSTAFA ELEKDAĞ (Devamla) – Gördüğünüz gibi, birkaç gün önce, son günlerde, Suriye’ye karşı, İran’a karşı tehditler devam ediyor.

Değerli arkadaşlarım, bu, son derece tehlikeli bir girişim; çünkü, o bölgedeki halklar, despotik rejimlerini sevmeseler, krallardan, emirlerden, şeyhlerden hoşlanmasalar bile, herhangi bir şekilde, yukarıdan dayatmacı olarak gelecek bu şekildeki değişimlere, muhakkak ki, karşı koyacaklar. Her halükârda, kendilerine danışılmadan, kendileri hakkında bu şekilde birtakım projelerin yapılması, bu ülke halklarını hiçbir şekilde memnun etmeyecek. İnsanlar, koyun yerine konulmaktan, hiçbir şekilde hoşlanmazlar. Her halükârda, böyle yaklaşımlar, Avrupa, Amerikan düşmanlığını büsbütün körükler; yani, Amerika, esas itibariyle, çözmek istediği sorunları, bu şekilde, daha vahim, daha zor bir duruma getirir. Bu durumda radikalizm kuvvetlenir ve Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in söylediği gibi, 100 tane yeni Bin Ladin türer.

Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu durumda, Türkiye açısından da durumun analizinin yapılması gerekiyor. Türkiye, muhakkak ki, Amerika ile ilişkilerini, mümkün olduğunca geliştirmek istiyor, bu ilişkilerin, karşılıklı yarar ve çıkar dengesine oturtulmasını istiyor; fakat, bir başka sorun şu oluyor: Türkiye, Amerika yanında yer alarak, tüm Ortadoğu halklarına ve İslam dünyasına karşı sürdürülecek bir mücadeleye ve çatışmaya taraf olabilir mi?..

Değerli arkadaşlarım, Başkan Bush’un, 2002 yılındaki ulusa sesleniş konuşmasını hepimiz dinledik. Başkan Bush, bu konuşmasında, yeni dünya düzeni hakkında son derece önemli ipuçları veriyor. Bunlardan biri de şudur, diyor ki: “Amerikanın yanında olan dostudur, yanında olmayan düşmanıdır.” Yani, Amerika, maalesef, bu dönemde, dünya sorunlarına böyle bir yaklaşımla bakıyor.

Aynı şekilde, Dışişleri eski Bakanımız Sayın Yaşar Yakış’la görüşmesinde de, söyledikleri son derece ilginç. Emperyal bir azamet ve kibirle “bizim, Birleşmiş Milletlere ihtiyacımız yok, ihtiyaç görmüyoruz” diyebiliyor. Onun yanında “Avrupa Birliğini, biz, ikiye, üçe böldük” şeklinde sözler sarf edebiliyor.

Değerli arkadaşlarım, gördüğünüz gibi, Irak savaşı ve ondan sonra gelişecek durum, bölgemizdeki jeopolitik durumu depremsel ölçülerde değiştiriyor. Irak’taki durum, yeni dünya düzeni hususunda bir ilk adımı yansıtıyor. Bu durumda, tabiatıyla, Türkiye’nin de, bu yeni dünya düzenindeki konumunu tespit etmesi, saptaması lazım.

Bir süre önce, Türkiye’de bazı yetkililer, birtakım görüşler ifade ettiler, dediler ki: “Türkiye’nin yeri Avrupa Birliği değildir, olamaz -ya neresidir- Amerika tarafından desteklenen Rusya ve İran’ın oluşturduğu bir birliktir.” Bugün, bunun ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkıyor.

Yine, bazı çevreler de “Türkiye için en iyi yer NAFTA’dır; yani, Amerika, Meksika ve Kanada’nın oluşturmuş olduğu ekonomik bloktur” dediler. Bunun da, bugün geçerli olmadığı, bunları desteklemek imkânı olmadığı açıkça ortaya çıkıyor.

Değerli arkadaşlarım, en bariz şekilde bugün gündeme gelen konu, tek kutuplu düzenin dünya için o kadar huzurlu, o kadar güvenli olmayacağıdır. Tabiatıyla, bu durumda, global düzende, istikrarın, Amerika’yı dengeleyici yeni oluşumlarla sağlanabileceği görüşü, yine, esasında, bugünlerde, önümüzdeki günlerde dünya gündeminde önplana gelecek.

Eskiden, tabiatıyla, böyle durumlar yoktu; Atlantik’in iki yakası arasında, Avrupa ile Amerika arasında gayet iyi bir anlayış vardı ve Avrupa’da, o zaman, herhangi bir şekilde global strateji açısından pek görüş üretilmiyordu; o konu, Amerika’ya bırakılıyordu. Avrupa, güvenlik ve savunma konularında daha çok kendi içine bakıyordu ve yaklaşımları daha ziyade bölgesel oluyordu. Bugün ise, zannediyorum ki, bu yeni gelişmeler karşısında, Avrupa Birliği de daha global bir stratejik yaklaşım benimsemek durumunda kalacaktır.

Evet, bugünlerde, Avrupa Birliği içinden bölünmüş durumda; ama, Almanya ile Fransa’nın bu konuda başı çekeceklerini tahmin ediyorum ve bu şekildeki görüşlere öncülük yapacaklarını, Avrupa Birliği içerisinde bir nüve kuracaklarını ve bu nüvenin dünyaya, global bir şekilde, böyle bir stratejiyle yaklaşacağını tahmin ediyorum; bu, büyük olasılık. Esas itibariyle, Almanya ve Fransa açısından yapılan bazı beyanlar da bu görüşleri destekliyor.

Değerli arkadaşlarım, bu bağlamda, öyle zannediyorum ki, Türkiye’nin stratejik değeri de, Türkiye’nin stratejik konumu da Avrupa Birliği açısından, eskisinden çok daha fazla dikkate alınacak ve değerlendirilecek bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Bu açıdan, zannediyorum, son olaylardan sonra, Türkiye’nin de içerisinde yer alacağı bir Avrupa’nın siyasî birliğe doğru ilerlemesi ve dünyada bir denge unsuru olarak yerini alması aciliyet kazanıyor. Bundan böyle, Türkiye’nin, Avrupa Birliğiyle ilişkilerine bir de bu boyutuyla bakması lazımdır.

Bu ifadelerle, kurulacak komisyonun çalışmalarında başarılar diliyorum ve CHP olarak, bu komisyonun kurulmasını desteklediğimizi, buradan tekrar ifade ediyorum.

Teşekkürler ediyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: