Kuzeyden Keşif Harekâtının görev süresinin 31.12.2002 tarihinden itibaren altı ay süreyle uzatılmasına ilişkin Başbakanlık tezkeresi (3/134)

25 12 2002

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de sözlerime, Millî Şef, büyük devlet adamı ve Lozan kahramanı Sayın İsmet İnönü’nün aziz hatırası önünde eğilerek başlıyorum.

Değerli milletvekilleri, Kuzeyden Keşif Harekâtının görev süresinin 31 Aralık 2002 tarihinden itibaren altı ay süreyle uzatılmasını öngören Başbakanlık tezkeresi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunuyorum; şahsım ve Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına Yüce Heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (Alkışlar)

Değerli milletvekilleri, Kuzeyden Keşif Harekâtı, 1991’de insanî yardım amacıyla sadece otuz günlük bir süre için başlatılan Huzur Harekâtının devamıdır. Başlangıçta geçici bir süre için planlanan, ancak, günümüze kadar, uzatıla uzatıla kanserojen hale ve Türkiye’nin dışgüvenliği ve siyaseti açısından son derece zararlı bir sorun niteliği kazanarak gelen Kuzeyden Keşif Harekâtıyla ilgili gelişmeler, dışpolitikada sığ düşünmenin, ataklığın ve geleceği analiz zafiyetinin bir ülkenin başına ne denli vahim sorunlar açabileceğinin ibret verici bir öyküsüdür.

Körfez savaşının sona erdiği günlerde, Amerika’nın kışkırtmalarının etkisiyle, Irak’ın güneyinde Şiîler, kuzeyinde ise Kürtler merkezî hükümete karşı geniş bir isyan hareketine başladılar. İslamcılar, Amerika’nın kendilerine yardım edeceğine inanıyorlardı; ama, bu yardım gelmedi ve ayaklanma, Saddam ordusu tarafından aşırı şiddet kullanılarak bastırıldı. Saddam kuvvetleri tarafından başlatılan yıldırma ve sindirme harekâtı sonucunda, 1991 Nisan ayı başlarında Kuzey Irak’tan Türkiye’ye doğru kitlesel bir göç hareketi şekillenmeye başladı. Bu durumu gören Türk askerî makamları, hükümete şu önerilerde bulundular: “Sığınmacıların Türk topraklarına geçmelerini önleyelim. Türk sınırı boyunca Irak topraklarında bir güvenlik kuşağı oluşturalım. Göç dalgası Irak topraklarında durdurulsun ve sığınmacılara gerekli insanî yardım, bu güvenlik kuşağı içerisinde kurulacak kamplarda sağlansın.”

Bu öneriler sağlam gerekçelere dayanıyordu. Birincisi, sığınmacıların Türk topraklarına alınmaları halinde, sınırların fizikî güvenliğini sağlamak mümkün olmayacaktı. Bu durumun ciddî güvenlik riskleri doğurması ve kamu düzenini tehlikeye düşürmesi kaçınılmazdı.

İkincisi, sığınmacıların Türk topraklarına alınması, göçün ekonomik ve sosyal etkilerinin daha kuvvetle hissedilmesine yol açacaktı ve nihayet en büyük tehlike de, göç karmaşasından yararlanacak olan geniş PKK gruplarının silahlarıyla birlikte Türkiye’ye sızmalarından doğacaktı.

Ancak, rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal, askerlerin bu önerilerini dikkate almadı ve sığınmacılar, büyük dalgalar halinde, Türk topraklarına girdiler. Ne var ki, rahmetli Özal’ın kararının olumsuz sonuçları derhal ortaya çıktı. Zira, Saddam’ın zulmünden can havliyle kaçan takriben 500 000 Kürt, Türkmen ve Süryani -Irak vatandaşı tabiatıyla bunların hepsi- sel gibi topraklarımıza akınca hükümet ne yapacağını şaşırdı.

Burada bir parantez açarak, söz konusu yarım milyon sığınmacı arasına karışan çok sayıda PKK’lı teröristin, savaş stoklarıyla, silahlarıyla ve cephaneleriyle Türkiye’ye geldiklerini belirteyim. Bunun çok ciddî sonuçları oldu. Bu gelişme, 1990’lı yılların ortalarına kadar uzanan dönemde, PKK terörünün gemi azıya almasına yol açtı. Bu yüzden çok kan döküldü, güvenlik güçlerimiz bu yıllarda ağır zayiat verdi ve binlerce masum sivil de telef oldu.

Şimdi, tekrar, Saddam’ın şiddetinden kaçan sığınmacılara dönelim. Hükümet, bu boyutta bir göçün yarattığı sorunların üstesinden gelemeyeceğini anlayınca, 2 Nisan 1991 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyini toplantıya çağırdı ve meşhur 688 sayılı Kararın alınmasına önayak oldu. Birleşmiş Milletler, bu kararıyla, Irak yönetimine çağrıda bulunarak, ondan, kendi halkına uyguladığı şiddet ve yıldırma harekâtını durdurmasını istedi. Irak, göçmenlerinin evlerine dönmelerini sağlayacak koşulları yaratmalıydı ve Bağdat, uluslararası toplumun Irak’ta mültecilere yardım faaliyetlerini de engellememeliydi.

Birleşmiş Milletler, ayrıca, üye devletleri, göçe zorlanan kitleye yardıma davet etti; fakat, yardım malzemesinin ihtiyaç noktalarına ulaştırılması çabaları yetersiz kaldı. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Özal ve Başkan Bush arasında yapılan bir telefon görüşmesinde varılan mutabakat uyarınca, Huzur Harekâtı başlatıldı.

Konuşmamın başında da belirtmiş olduğum üzere, Huzur Harekâtı sadece otuz günlük bir süre için öngörülmüştü. Harekâtta ilk aşamada şu üç temel hedef gözetilmişti: Sığınmacıların gıda, su, ilaç gibi acil ihtiyaçlarının karşılanması, güvenli bir şekilde barınmalarının sağlanması ve sığınmacıların Kuzey Irak’ta güvenlik kuşağı içerisindeki esas yerleşim yerlerine dönmeleri.

Bakınız, bu son nokta ilginç; yani, gördüğünüz gibi, Türk askerî makamlarının önerisine benzer şekilde, Irak topraklarında sonradan bir güvenlik kuşağı kuruldu. Ne var ki, bu arada, menfur terör örgütü PKK’nın elemanları da Türkiye’ye büyük ölçülerde sızdı. Ortaya çıkan ve dünya TV’lerine de yansıyan acıklı manzaralar ve kaos, eminim hâlâ hafızalarınızdan silinmemiştir.

Harekâtın süresi mayıs ve haziran aylarında iki kere otuzar günlük süreyle uzatıldıktan sonra, 1991 Temmuz ayı başında amaçlanan hedefe varıldı ve sığınmacıların tamamına yakını Kuzey Irak’a geri döndü. Böylece Huzur Harekâtının birinci fazı sona erdi; ancak, Amerika ve Batılı devletler Kuzey Irak’tan ellerini çekmeye pek hazır değildiler. Kuzey Irak’ta güvenli bir bölge oluşturmak, bu bölgeye Batı yardımlarını ulaştırmak, Saddam’a karşı da uluslararası bir caydırıcılık yaratmak istiyorlardı; fakat, bu amaçlarını Türkiye’nin yardımı olmadan gerçekleştirmek mümkün değildi. Baba Bush’la sürekli dirsek temasında bulunan Cumhurbaşkanı Özal, işte bu amaçla Huzur Harekâtının ikinci fazının başlatılmasına öncülük yaparak, bence, ikinci büyük hatasını işledi ve Türkiye’nin çıkarlarını tehdit edecek bir oluşuma yol açmış oldu. Sayın Özal’ın isteği doğrultusunda Bakanlar Kurulu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 17 Ocak 1991 tarih ve 126 sayılı kararına dayanarak 12 Temmuz 1991 tarihinde aldığı yabancı silahlı kuvvetlerin ülkemizde bulundurulmasına dair kararıyla, Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya ve Hollanda birliklerinden oluşan ve bir Türk birliğinin de katıldığı çokuluslu bir gücün ülkemizde konuşlanmasına izin verdi. Bu gücün hava unsuruna “Çekiç Güç” dendiği hatırlanacaktır.

Bunu takiben, Amerika’nın önderliğini yaptığı ve Türkiye’nin de dahil bulunduğu koalisyon, Irak hükümetine ültimatom niteliğinde bir bildiride bulundu. Bu uyarı gereğince, hiçbir Irak uçağı veya güvenlik kuvveti 36 ncı paralelin kuzeyine girmeyecekti; koalisyon kuvvetleri anılan bölgede keşif faaliyeti sürdürecekti ve Irak hükümetinin barışı ihlal eden herhangi bir hareketine kuvvetle karşılık verilecekti.

Görevi bu şekilde tanımlanan ve Çekiç Güç olarak adlandırılan bu güçte, 5 ülke ve Türkiye’den toplam 5 000 personel o zaman görev aldı.

Değerli milletvekilleri, 36 ncı paralelin kuzeyinde güvenli bölge yaratılması ve bunu koruyan havagücünün Türkiye’de konuşlandırılması suretiyle, Türkiye için tehlikeli bir senaryo aşama aşama sahneye konulmuş oldu. Kuzey Irak bölgesinde merkezî hükümetin hiçbir etkisinin kalmaması ve iktidar boşluğunun doğması, Kürtlerin yaşadığı bölgedeki otonom yönetimin, bu boşluğu doldurarak ve dışarıdan aldığı destekle de her gün biraz daha güçlenerek, devletleşme sürecine girmesine yol açtı.

Eski Cumhurbaşkanı Sayın Demirel, Cumhuriyet Gazetesine yansıyan bir demecinde, bu tehlikeli gidişat hakkındaki görüşlerini şöyle belirtmişti: “Bizim müsaade ettiğimiz şemsiyenin altından yılanlar çıktı. Bu yılanların varlıkları, neticede, Körfez Savaşından ve Çekiç Güç’e izin vermemizden ileri geliyor.” Bunlar Sayın Demirel’in sözleri ve değerli milletvekilleri, bu durum, giderek öyle bir vahamet kazandı ki ve Türkiye için öylesine öncelikli bir güvenlik tehdidi haline geldi ki, eski Başbakan Sayın Ecevit, bundan kısa bir süre önce “Kürt devletini kurma girişimi Türkiye için bir savaş nedenidir” demek ihtiyacını duydu.

Ne var ki, bu tehdide yol açan ağır ve affedilmez hatayı 1991 yılında Türk Hükümeti kendi elleriyle yaratmıştı. Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal, askerî makamlara danışma lüzumunu görmeden, Kuzey Irak Kürtlerini Saddam’ın muhtemel saldırılarından korumak için, Çekiç Güç adlı kuvvetin Türkiye’ye gelmesini ve Irak’ta 36 ncı paralelin kuzeyinde bir güvenlik bölgesi kurulmasını Başkan Bush’a önermişti. Bu, Sayın Özal’ın ifadeleriyle sabittir. Oysa, o tarihte, Körfez Savaşında kolu kanadı kırılmış olan Irak’ın, bölgede konuşlanmış 8 tümeni ve 600 tankı vardı, savaş kabiliyeti olan hava kuvveti yoktu. Türkiye ise, bundan kat kat üstün bir vurucu güce sahipti. Bu durumda Türkiye, hesapsız riskler altına girmeden, bir yandan Bağdat’a, Kürt halkına karşı kuvvete başvurmaması için kesin uyarılarda bulunabilir, öte yandan da, Kürt aşiretlere güvenliklerinin Türkiye tarafından sağlanacağı hususunda gerekli güvenceleri verebilirdi. Türkiye, bu hedefe yönelik caydırıcı bir politikayı uygulayabilirdi. Böylece, Huzur Harekâtının ikinci fazının uygulanmasına ve Çekiç Güç’ün Türkiye’ye gelmesine ihtiyaç kalmaz ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurulmasına zemin hazırlayan tezgahın yaratılması da önlenirdi. Bu durumda Türkiye, Irak’ın toprak bütünlüğüne tam saygı içinde, Kuzey Irak’ta olumlu, yapıcı ve etkin bir rol oynamak imkânını bulurdu; ancak, bu yola gidilmedi ve basiretleri bağlanan o dönemin yöneticileri, yapılabilecek en yanlış şeyi yaparak, Çekiç Güç’ü Türkiye’nin başına bela ettiler.

Şimdi, yine esas konumuza dönelim: 1996’da Huzur Harekâtı, Amerika ve İngiltere hava unsurlarının katılımıyla, sadece keşif ve önleme uçuşlarında bulunmak amacıyla, Kuzeyden Keşif Harekâtına dönüştürüldü. Gerçekte bu, isim değişiminden başka bir şey ifade etmiyor. Bu gelişmeden sonra da birbirini izleyen Türk hükümetleri, Kuzey Irak’ta istikrar ve sükûnetin tam olarak tesis edilemediği gerekçesiyle harekâtın süresini periyodik aralıklarla uzatma yoluna gittiler. Konunun Türkiye Büyük Millet Meclisinde her ele alınışında muhalefet partileri, 1991 tarihli ve 688 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararının, bu nitelikte bir harekâta meşruiyet sağlamadığını, harekâtın uluslararası hukuk açısından kötü bir emsal teşkil ettiğini ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin şekillenmesine zemin hazırladığını dile getirdiler. Ne var ki, bu görüş ve ikazların hiçbir etkisi olmadı, değişen hükümetler, rutin bir yenileme olayı gibi Kuzeyden Keşif Harekâtının süresini uzatmaya devam ettiler. Daha da ilginci, kendileri muhalefetteyken Kuzeyden Keşif Harekâtına zehir zemberek eleştiriler yönelten siyasî partiler, iktidara gelince, harekâtın baş savunuculuğunu yaptılar.

İlginç bir nokta da, Türk hükümetlerinin, Kuzeyden Keşif Harekâtına bakışlarında bir çelişki içerdiğidir. Nitekim, hükümetler, bir taraftan uçuşların Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet oluşmasına yönelik yapıyı güçlendirdiğinden yakınırken, diğer taraftan da Kuzeyden Keşif Harekâtının devamını, Türkiye’ye, Kuzey Irak’ta PKK’yla mücadelede hareket serbestisi sağlayan bir faktör olarak görmüşlerdir. Ankara’nın, Kuzeyden Keşif Harekâtına müsaade etmesi karşılığında, Batılı devletlerin, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta PKK teröristlerine karşı giriştiği sıcak takip operasyonlarına anlayışla yaklaştıkları izlenimi mevcuttur.

Değerli milletvekilleri, Cumhuriyet Halk Partisi, bugüne kadar, gerek Huzur Harekâtını gerekse Kuzeyden Keşif Harekâtını sakıncalı görmüş ve Meclis kürsüsünden bu tutumunu dile getirmiştir. Bugün de bu tutumunu korumaktadır; ancak, özellikle, Amerika’nın, Irak’a askerî bir operasyon hazırlığı içinde bulunduğu şu çok kritik dönemde bölgede olağanüstü koşulların hâkim olduğu takdir edilecektir. Bu durumda, gereğinde, ulusal çıkarlarını korumak için, bölgesinde hareket serbestisine sahip olmak Türkiye açısından hayatî bir önem taşımaktadır. Bundan dolayı, bugünün koşullarında ve istisnaî olarak, Kuzeyden Keşif Harekâtının süresinin uzatılması makul olacaktır.

Teşekkür ediyorum.

Reklamlar

İşlemler

Information




%d blogcu bunu beğendi: